Kendi Kitaplarım

Kimsesiz 3.Bölüm “Kaçmak”


Okyanus’un arabasına bineli yarım saati çoktan geçmişti ve ben konuşmaya korkuyordum. Okyanus, hala burnundan soluyordu. Nereye gittiğimiz hakkında hiçbir fikrim yoktu ve radyodan saate baktığımda gece yarısını geçmişti. İlerlediğimiz yol neredeyse bomboştu. Okyanus, bir diğer yola saparken gözüm levhaya takıldı; Aydın’a gidiyorduk.

Uyumamaya alışıktım fakat acıdan mıdır bilinmez, gözlerim kapanmak için isyan ediyordu. Kırık kolumun acısı, sırtımdaki yaraların acısını bastırıyordu. Daha ne kadar dayanabileceğimden emin değildim. Sanki adamın kalın parmakları hala boğazımdaydı. Ağlamamak için sıktığım çenemi artık hissedemez haldeydim. Kolumun acısı, her saniye daha da derinleşiyormuş gibiydi ve sırtımdakiler de derin olmalıydı çünkü arkama yaslandığım an canım yanıyordu. Şuan tam anlamıyla şehri hiç bilmediğim biriyle terk ediyordum ama, acım bu şoku yaşamama izin vermiyordu. Ne olacaktı? Aileme ne diyecektim? İzmir’e bir daha dönemezsem, diye düşündüm. Benim tüm yaralarım, çocukluğum, sevinçlerim, hüzünlerim bu şehirdeydi ve ben ona bağlanmıştım. İzmir’i arkamızda bırakırken, çok sevdiğim ve ayrılmayı her zaman reddettiğim bu şehirde yaşadıklarım ve öğrendiklerim aklıma geldi. Babam ve üç ya da dört yaşlarındaki, yüzüne bile hatırlayamadığım oğlu. Ya o kadın? Sadece saçlarını görmüştüm, arkası dönüktü. Onlara karşı nefret besleyemiyordum. Bu huyumu cidden sevmiyordum. İnsanlar ne yaparsa yapsın kin tutamıyordum. Onlara karşı sadece hissizleşiyordum, tıpkı babama karşı hissizleştiğim gibi. İçimde bir yerlerde sürekli affetmekle ilgili bir konuşma geçiyordu. Dedim ya, hissizleşiyordum. İçimdeki boşluğu ve yaraları affedip affetmemek iyileştirmeyecekti. Bunlar daima bizimle kalacaktı. En berbat şeylerin affedildiğine şahit olmuştum fakat affedilen şeylerde asla unutulmazdı. Hem fiziksel, hem de ruhsal acılarım birleşince çok ağır geldi ve nefesim kesildi.

”Dayanamıyorum.”diye, fısıldadım kolumu tutarak.

Dikiz aynasından, Okyanus’la göz göze geldik. Hiçbir şey söylemedi ve yola bakmaya devam etti.

Gözlerine ne zaman baksam, harfler kelimeye dönüşüp ağzımdan dökülecekken, boğazımdan aşağı söyleyemeden geri gidiyordu. İçimde sürekli tezat düşen taraflarım, sineye çekilmişler ve ne olacağını merakla bekliyorlardı, benim de beklediğim gibi. Çok soru vardı. Milyonlarca soru. Ne zaman ağzımı açmaya yeltensem, sanki bunu hissediyormuş gibi bana bakıyordu ve soracaklarım, onun kocaman sis bulutunda yok oluyordu. Dakikalar saatleri kovaladı, bu döngü devam etti ve Aydın’a vardığımızda bir yerin önünde durduk.

Okyanus arabayı durdurdu ve aşağı inerken başıyla benimde inmemi emretti. Gözlerimi devirdim ve kırık olmayan kolumla kapıyı açtım. Yavaş hareketlerle, daha fazla canım yanmayacak şekilde arabadan iniyordum ki;

” Hadi.”diye, sabırsızca tısladı Okyanus.

”Canım yanıyor.”diye aynı şekilde ben de tısladım. Yanıma geldi ve kırık olmayan kolumdan tutup beni sürüklemeye başladı. Buz gibi ellerini, ceketimin ve kazağımın üzerinden hissediyordum. Hava hala karanlıktı. Bir polikinliğe doğru ilerliyorduk. Şaşkınlıktan biraz sendeledim fakat aldırmadı.

İçeri girdiğimizde, Okyanus kolumu sertçe bıraktı ve ela gözlü, esmer, genç bir adamla karşılaştık.

”Hoş geldiniz.”dedi, gülümseyerek. Sonra gözleri benimkini buldu genç adamın.

”Hoş bulduk Onur.”dedi Okyanus, kuru bir sesle. Bende başımı sallamakla yetindim.

”Neler oldu?”diye sordu, Onur.

”Bu hafta sonu buradayız.”dedi bana yan gözle bakarak. Gözlerimi kaçırdım. Onur, bir bana bir de Okyanus’a baktı,

”Gel bir koluna bakalım.”dedi bana ve yavaşça odaya doğru ilerledik. Odaya girdiğimde, klasik olarak her yer beyazdı. Sedye tarzı şeyin üzerine oturdum.

”Hera?”dedi, Onur.

”Aslında Yankı.”diye geveledim.

”Peki Yankı. Ceketini çıkarır mısın?” Başımı salladım ve kolumun acısını es geçerek ceketimi çıkarmaya çalıştım. Okyanus, kapıda dikilmiş bizi izliyordu. Sırtımdaki yaralar kendini belli etmişti. Cidden çok acıyordu. Ceketimi yere bıraktığımda, Onur sırtımı gördü.

”Sırtına ne oldu? Kazağın kan içinde. Ben sadece kolunda sorun olduğunu ve hasta olduğunu biliyordum.”dedi, Okyanus’a bakarak.

”Sırtım defalarca duvara sert bir şekilde çarpıldı. Kolumun acısından pek onu fark edemedim.”dedim.

”Kazağını çıkar.”dediğinde, yüzümün rengi attığına emindim. Utana sıkıla çıkardım ve beyaz atletimle kaldım. Kazağımı elime aldığımda, arka tarafı cidden kandan gözükmüyordu. Okyanus’a bakamaz haldeydim. Beni ikinci kez atletle görüyordu. Onur, Okyanus’a,

”Teyzen burada değil mi?”diye sordu. Okyanus onaylarcasına başını salladı.

”Kazak ve atlet getirse çok iyi olacak.”

”Ben teyzemi almaya gidecektim zaten. Sen o sırada koluna gerekenleri yaparsın. Sırtına bakma. Orayla teyzem ilgilenir.”dedi, sinirle. Onur, ona inanamıyormuş gibi baktı. Bende onlara bakarak anlam vermeye çalıştım. Okyanus çok sinirliydi. Kapıdan çıkmadan önce,

”Nelerle uğraşıyorum”diye söylenerek çıktı.

Hiç mi insan tarafı kalmamıştı yahu? İnsan tanımadığı birinden nefret edemezdi, ama Okyanus benden cidden nefret ediyordu. Aslında etmekte haklıydı. Söylediğine göre işlerini berbat hale sokmuştum ve şehri benimle birlikte terk etmek zorunda kalmıştı. Fakat her seferinde yüzüme vuruyordu. Sırtımın ne halde olduğunu bilmiyordum. Okyanus, bakılmasını bile istemiyordu. Sadece kırık olan bölgeye müdahale edilecekti. Belki de utandığımı anlamıştı ve bana iyilik yapıyor olabilirdi. Güldüm. O asla böyle bir şey yapmazdı.

Onur, kolumu alçıya alırken konuşmaya başladı,

”Çok sinirli, değil mi?”

”Sanırım.”diye yanıtladım.

”Korkuyor musun?”dedi bu kez gözlerime bakarak. Gözlerimi kaçırdım.

”Hayır.”diye yalan söyledim. Onur güldü.

”Sana karşı iyi bile.”dedi.

”Bu iyi halimi?” dedim bende gülümseyerek.

”Evet. Sebebi var, sana karşı böyle olmasının.”dedi. Gülümsemem yüzümde dondu.”Nedir?” dedim kekelememeye çalışarak.

”Aramızda kalsın.”dediğinde,

”Söz.”dedim.

”Okyanus’un annesinin adı da Hera. Beş yıl önce öldü.” Duyduklarımla titredim. Annesi ölmüştü ve aynı ismi taşıyorduk.

”Ben üzüldüm.”dedim bu şeyin etkisini atmaya çalışarak. ”Zor olmalı.”

”Öyle.”dedi. Annesi ölmüştü. Ne kadar da güçlü duruyordu Okyanus.

”Ya babası?” dediğimde Onur,

”Çok soru soruyorsun. Yeter bu kadarı sana.”dedi ve Okyanus içeri girdi. Arkasında da teyzesi olduğunu düşündüğüm gri gözlü, beyaz tenli, siyah uzun saçlı kadın. Gözler genetikti herhalde. Otuzlarının sonlarındaydı muhtemelen. Fazla güzel bir yüzü vardı. Bana uzunca baktı kadın.

”Merhaba.”dedi, gülümsemeye çalışarak. Ben de,

”Merhaba.”diyerek karşılık verdim. Okyanus gibi soğuk durmuyordu.

”Ben Meira.”dedi, elindeki poşetten eşyaları çıkartırken.

”Hera.” Dudaklarımdan dökülüverdi. Kadın donakaldı. Bir bana baktı, bir de Okyanus’a. O an kendimi yumruklamak istedim. Kız kardeşini hatırlamıştı işte, ölen kız kardeşini. Gülümsemeye çalıştı tekrar,

”Memnun oldum canım.”dedi. Gerçekten bir yumruğu hak ediyordum.

Okyanus, Onur’a dışarıyı işaret etti ve çıktılar.

”Ben de doktorum, korkmana gerek yok. İyi olacaksın.”dedi Meira gülümseyerek. Ben de aynı şekilde karşılık verdim.

”Atletini çıkaralım. Bakalım sırtın ne durumda.” Atletimi çıkarmaya çalıştım fakat başarısızdım. Meira gülümsedi. Sorun değil dermiş gibi ellerini önde tuttu ve atletimi çıkardı. Saçlarımı yanıma doğru aldım.

”Bayağı kötü olmuş. Ben gereken malzemeleri alayım, sen üzerine ceketini giy sadece. Evde duş almana yardımcı olurum. Daha sonra sırtını tedavi ederiz tatlım.”dediğinde, gözlerine baktım. Aynı duman etkisi, onda geçersizdi.

”Teşekkür ederim.” Ceketimi yerden aldı ve onu da giymeme yardım etti.

”Ablanmışım ya da teyzenmişim gibi düşün.”dedi gülümseyerek.

”Sen dışarı çık ben gerekenleri alıp geliyorum canım.”dedi. Ben de odadan dışarı çıktım. Okyanus ve Onur kapıda bekliyorlardı. Onur;

”İyi misin? Yürümene yardım edeyim.” Dediğinde tam ağzımı gerek yok demek için açmıştım ki Okyanus;

”Kendi halleder.”dedi yüzüme bile bakmadan.

”Teşekkür ederim Onur. Ben halledebilirim.”dedim gülümsemeye çalışarak.

Meira abla-ya da teyze- geldi.

”Eve gidelim Okyanus.”

Biz Meira ablayla ilerlerken, Okyanus geride kaldı. Arabaya bindik. Arka koltukta ben oturuyordum. Meira abla sürücü koltuğunun yanına oturdu. Okyanus’ta arabaya bindiğinde, sessizlik içinde yola koyulduk.

Sessizliği Meira abla bozdu;

”Ne kadar kalacaksınız?” Okyanus’a baktı.

”Pazartesiye kadar İzmir temizlenmiş olur. Sen de o zaman dönecektin sanırım.”dedi teyzesine bakarak.

”Evet, ama bana belli olmaz. Ares, burayı seviyor biliyorsun.”dedi gülümseyerek. Onlar konuşurken ben de sadece onları dinliyordum. Kolumun acısı artık o kadar da belli değildi. Sırtım yanıyordu. Ares eşi olmalıydı ya da oğlu. İsimlerinin bu kadar yaygın olmaması güzel geliyordu, tıpkı benim ismim gibi. Babamın bana bu ismi vermesinin sebebi Yunan mitolojisine olan hayranlığıydı. Ve ben şuan bir mitin içindeymiş gibi hissediyordum. Saçmaydı. Başımı iki yanıma doğru salladım. İdil’in de dediği gibi kitapların içinde boğuluyordum ve düşüncelerimi ele geçirmişlerdi. Arabanın motoru durdu, sabah olmak üzereydi. Dışarı çıktığımda havanın en soğuk olduğu saatlerde olduğumuzu anladım. Rüzgar saçlarımın arasından geçerek, onları geriye doğru savurdu. Meira abla, koluma girerek bana yardımcı oldu. Okyanus ise çoktan eve girmişti. Büyük, villaya benzer bir evdi. Bembeyaz duvarları ve bodrum mavisi pencereleri vardı. Kapıdan içeri girdik. Bizi büyük bir salon karşılıyordu. Burası da bembeyazdı. Sadece koltuklar sütlü kahve rengindeydi. Bunun dışında televizyon bile beyazdı. Okyanus, kendini geniş koltuklardan birine attı. Rahat gözüküyorlardı.

Meria ablayla birlikte merdivenleri tırmanmaya başladık. Simsiyah merdivenler çok temiz gözüküyordu ve yazlık ev olduğu belliydi. Merdivenleri tırmanmamız sona erdiğinde, beyaz kapılı bir odaya girdik. Buraya da beyaz ve gri hakimdi. Yatak, yatak örtüsü, tavan, dolaplar griydi. Duvarlar beyazdı. Odanın sol tarafında, duvarı göstermeyecek şekilde büyük bir kitaplık yer alıyordu. Yatağın hemen önünde büyük çalışma masası, yatağın iki yanında gri tek kişilik koltuklar. Odanın içinde bir kapı daha vardı. Meira abla beni oraya yönlendirdi.

”Burası bizim yazlığımız. Ares, oğlum, dört yaşında ve burayı çok seviyor. Sabah onunla tanışırsın. Her cuma buraya geliriz. Hafta sonlarını burada geçiririz kışın.”dedi. Ne kadar sıcakkanlıydı. Gerçek bir şekilde gülümsedim ona.

Banyoya girdiğimizde, büyük bir küvet bulunuyordu. Büyük, poşet tarzı bir şeyi alçılı koluma bağladı,

”Islanmaması gerekiyor.”

Meira abla, üzerimdekilerden kurtulmama yardım etti ve küvetin içine yavaşça oturdum. Yüzümün kızarıklığını gördüğünde gülümsedi. Omuzlarımı sıvazlayarak,

”Rahatla canım.”dedi. Başımı salladım. Saçlarımı sırtımdan çekip sol yanıma doğru attı ve sıcak suyu, dikkat ederek sırtımdan aşağı dökmeye başladı. Muhtemelen kurumuş kanlardan kurtulmaya çalışıyordu. Elleri çok narindi.

”Canın yanmıyor, değil mi?”diye sordu. O an içten içe yeşermekte olan tüm korkularım gitti. Bu kadın bana zarar vermezdi.

”Hayır ama ben çok aciz hissediyorum. Özür dilerim.”dedim gözlerim küvetin tabanındaki delikten suyun gittiği yeri incelerken. Gülümsediğini hissedebiliyordum.

”Özür dilenecek bir şey yapmadın tatlım. Sen takma bunları kafana, rahatla.”dedi ve bu defa başımdan aşağı suyu döktü. Birkaç dakika sessiz kaldık, bu sırada saçlarımda yıkanmıştı. Meira abla, derin bir nefes aldı.

”Ablamın adı da Heraydı.” Yutkundum. Hiç bilmek istemeyeceğim bir şeydi ve ismimden bir kez daha nefret ettim. Bu kötü bir tesadüftü. Öldüğünü, onlara her saniye hatırlatmaktan başka bir işe yaramıyordum.

”Okyanus’un annesi yaklaşık beş yıl önce öldü.”diyerek devam ettirdi sözlerini.

”Üzgünüm.”dedim. Suyu kapatıp, sırtıma bir şeyler sürmeye başladı.

”Peki ya babası?”diye sordum. Eli, sırtımda donup kaldı.

”Ablamın katili. Başından beri ablam için yanlış kişiydi, kötü bir adamdı. Pis işler yapardı,” Okyanus gibi, diye geçirdim içimden.

”ama birbirlerine delicesine aşıklardı. Çok sinirliydi Ahmet. Kendi uyuşturucu satardı, en pis şeyleri yapardı. Aslında her şey benim yüzümden oldu.”dedi tek bir solukta. Dikkatle öğreneceğim şeyleri dinliyordum.

”Ben, evli değilim. Hiç evlenmedim. Hamile kaldım. Bu Ahmet’in kulağına bir şekilde gitti fakat yanlış olarak; Ahmet’e söylenilen Hera’nın bir başkasından hamile olduğuydu.”

Şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. Meira abla devam etti,

”Hiç kimseyi dinlemedi. Evde yalnızca ben, ablam ve Ahmet vardık. Okyanus, o sırada üniversiteye hazırlanıyordu, evde değildi. Ahmet çılgına döndü. Gözü hiçbir şeyi görmedi. Ve Ahmet ateş etti. Ablamı orada kaybettim. Ahmet evi terk etti ve bir daha kimse onu bulamadı. Okyanus hala onu arıyor. Okyanus’un halini tahmin ediyorsundur zaten.” Bunları bana anlatırken sesi titriyordu. Bunlar buz dağının görünen kısmıydı. Kim bilir daha neler olmuştu. Sırtıma sıcak suyu yavaşça boşalttı. Geçmişin hüzün kokan satırları kavislerimden aşağı yuvarlandı; yandım. Sudan değil de ağır geliyordu, acı veriyordu. Yutkunamıyordum. Okyanus için çok üzgün hissediyordum. Oysa hiç ağlamamış gibi kötü gözüküyordu.

”Bunları sana anlatıyorum, çünkü bana ablamı hatırlatıyorsun. Sadece isim olarak değil, fiziksel olarak da.” Ağzımın içi kurudu.

”Okyanus normalde bu tür şeyler asla yapmaz ama beni buraya geleceğini haber vermek için aradığında, bir şeyler olduğunu anlamıştım. Ona, bana hatırlattığın gibi annesini hatırlatıyorsun.” Hiçbir kelime ağzımdan çıkamadı. Birkaç dakika ne diyeceğimi düşündüm. Bu iyi bir şey miydi, kötü müydü? Anlam veremiyordum. Konuyu değiştirmeye karar verdim.

”Peki, Ares’in babası?”diye sordum. Arkamda olduğu için ne tepki verdiğini göremiyordum.

”Okyanus onun kim olduğunu bilmiyor, bilmeyecekte. Annesinin onun yüzünden öldüğünü ve Ares’in onun yüzünden babasız büyüdüğünü düşünüyor. Okyanus, kimsesiz. Elinde kalan tek aile biziz. Eğer onu bulursa, sadece o adamı değil tüm ailesini öldüreceğine yemin etti.” Elimle ağzımı kapadım. Kendimi Okyanus’un yerine koymaya çalıştım. Ben olsam, bende aynını yapardım. Yaşadığı şeyi düşününce, benimkinin ne kadar sönük kaldığını fark ettim. Okyanus yanıyordu, ben sadece alev alıyordum. Kaç misliydi? Tüylerim diken diken oldu ve ağlamamak için tekrar dişlerimi sıktım. Sessizlik tekrar oluştu. İçimdeki tezatlıklar saatlerdir konuşmuyorlardı. Bu bizim beklediğimiz bir şey değildi. Tüm bu yaşadıklarımı, öğrendiklerimi ne Hera ne de Yankı taşıyabiliyordu. Meira abla, bana iç çamaşırı, giymem için kazak ve eşofman getirdi. Yardım etmek için yeltendiğinde,

”Ben halledeyim zaten yeterince zahmet ettiniz.”dedim.

”Emin misin?”diye sordu. O da kötü gözüküyordu.

”Evet siz de dinlenin yoruldunuz benim yüzümden. İyi geceler.”dedim.

”İyi geceler tatlım. Bir şey olursa, alt katta sağdan ikinci oda benim.”dedi göz kırparak. Ve banyodan çıktı. Bende yavaş hareketlerle giyinmeye çalıştım.

Giyindikten sonra, saçlarımı tarayıp kuruttum. Tek elle başarılı sayılmazdım. Nihayet banyodan çıktım. Oda karanlıktı. Pencereden dışarı baktığımda havanın yine arafta kaldığını gördüm. Arkamı döndüm ve yatağa ilerlerken onu gördüm. Okyanus, tekli koltuklardan birine oturmuş, elinde bir şişe, bana bakıyordu. İçki içiyordu. Kokusu odayı sarmıştı. Gözlerimiz buluştu ve o an anladım. Siyah gözbebeğine dikkatli bir şekilde baktığımda, ruhunun yandığını görebiliyordum. Kendi cehenneminde ruhunun yangını hiç bitmiyor, aksine alevler çoğalıyor, gri külleri irisine renk veriyordu. Kalan dumanlar ise gözlerine yayılıyor ve ben ona her baktığımda ciğerlerime oksijen gitmiyordu. O dumanla birlikte benim hayatıma da gerçekler yayılıyordu. Terk edilmişti. Kimsesizdi. O yanmaya devam ediyor, ben kül oluyordum. Gözlerimi ondan çektim ve yatağa girdim. Yokmuş gibi davranacaktım, iki gün sonra tüm bunlar sona erecekti. Gözlerimi kapattığım anda,

”Hera?” dedi. Sesinin tınısı farklıydı; sert değildi. Gözlerimi açtım.

”Efendim?”dedim, gözlerine tekrar bakarak.

Konuşmadı. Sadece bana bakmaya devam etti.

”Ben üzgünüm, olanlar için.”dedim, o bir şey söylemeyince. Uzunca gözlerime bakmayı sürdürdü.

”Buradan gittiğinde, inatçılığı bırakırsın.”dedi, şişenin etrafına daireler çizerken. Bu defa o gözlerini kaçırdı. İçimde bir yerlerde bir şeyler kırılmıştı, gitmek sözcüğünü duyduğumda. İlk defa tezatlarım aynı tepkiyi verdiler; elleriyle ağızlarını kapatıp, susmaya devam ettiler. Aldırmadım. Birkaç dakika daha yüzüne bakmaya devam ettikten sonra gözlerimi kapattım. Uyumadım, ilk defa uyumamak için direniyordum. Bedenimin yorgunluğu buna izin vermiyordu. Kendimi uykuya teslim etmeden önce bildiğim tek şey; Okyanus’un hala yanı başımdaki koltukta oturduğuydu.

Arada uyanmıştım. İlk uyandığımda Okyanus, balkona çıkmıştı. Yaklaşık on dakika onu izledim, yattığım yataktan kalkmadan. Balkon kapısı saydamdı. Okyanus, yere oturmuş, duvara sırtını vermiş karşıya bakıyordu. Çok sonradan elinde sigara olduğunu fark ettim. Sigaradan bir nefes çekerken başını yatağıma doğru çevirdi ve gözlerimiz buluştu. Gözlerini kaçırmadı. Arkamı döndüm ve tekrar gözlerimi kapattım. Bir daha uyandığımda, yağmur yağıyordu. Gözlerimi açmadım. Alnıma bir el vardı ve soğuktu. Okyanus olduğunu anlamam uzun sürmedi. Üşüyordum, ateşim vardı fakat uyuduğumu düşünmesi için kıpırdayamadım. Elini yavaşça çekti, sanki üşüdüğümü anlamış gibi üzerimi örttü. Adım seslerini duydum. Kapı açıldı, teyzesine seslendi. Çok geçmeden o da geldi. Okyanus fısıldayarak;

”Ateşi hala var.”dedi.

”Uyansın, ben gereken ilaçları veririm ona. Sen başında kal. Ares’in yanına gitmem lazım.”dedi, Meira abla ve kapının kapanma sesi geldi. Okyanus’un sıkıldığını derin nefes alışından anladım. Elinde kalan tek ailesi; teyzesi ve kuzeniydi. Bu yüzden teyzesinin sözlerine karşı gelmediğini, düşünüyordum. Dünyaya karşı gelebilecek adam, burada, tam bu kısımda takılıyordu. Bu birilerine sahip olmanın son çırpınışıydı. Bunları düşünürken tekrar uykuya daldım.

Sıcacık, minik bir eli yüzümde hissederek uyandım. Gözlerimi açtığımda, karşımda beyaz tenli, dalgalı uzun saçlı, benimki gibi göz rengi olan, koca yanaklı bir çocukla karşılaştım.

”Uyandı.”dedi, arkasına bakarak. Baktığı yeri takip ettiğimde, Okyanus bomboş bize bakıyordu. Ares, diye düşündüm. Okyanus bir şey söylemedi. Yavaşça doğruldum, sırtımın acısıyla yüzüm buruşmuştu. Ares, yatağa tırmanmaya başladı. Kırık olmayan kolumla elini tuttum ve yanıma gelmesine yardım ettim. Sırtı Okyanus’a dönük bir şekilde yanıma oturdu. Yüzümü incelemeye başladı. Sonra bakışları koluma kaydı.

”Koluna noldu?”diye sordu.

”Düştüm.”dedim, gülümsemeye çalışarak. Okyanus’un hala bizi izlediğini fark edebiliyordum. Ares, tekrar yüzüme baktı. Çok tatlı bir yüzü vardı. Ona gülümsedim. Ares, Okyanus’a döndü;

”Hep bizimle mi kalacak?”diye sordu. Okyanus,

”Yarın gidiyor.”dedi, bomboş bakışlarını sürdürerek. Bakışlarımı Ares’e çevirdim. Dizlerinin üzerinde doğruldu ve minik elleriyle yüzümü okşadı. Sonra bana sarıldı. Ben de ona karşılık verdim. Ares bana sarılmasını bitirdikten sonra yataktan indi;

”Hadi kahvaltı edelim.”dedi ve elimi tuttu. Gülümsedim,

”Biraz yavaş hareket ediyorum. İstersen sen önden git, bende yavaş yavaş gelirim.”dedim.

”Ben sana yardım ederim, ben çok güçlüyüm.”dedi, bu dediğine güldüm. Yavaş hareketlerle yataktan çıktım, Ares elimi bırakmıyordu. Kapıyı açmaya çalıştı fakat boyu yetişmiyordu. Kapıyı açmak için, elini bırakmaya yeltendiğimde,

”Ben açabilirim.”dedi, kendinden emin bir şekilde. Fakat açamıyordu. Okyanus, yanıma geldi ve kapıyı açtı. Sonrada çıkıp gitti.

Yavaşça merdivenlerden inmemiz bittiğinde, hala Ares elimi tutuyordu. Mutfağa girdiğimizde,

”Anne bak, ona ben yardım ettim.”dedi, Meira abla, ocakta bir şeylerle uğraşıyordu, bize döndü. Derince baktı,

”Aferin oğluma.” Sonra bana döndü,

”Günaydın canım, daha iyi misin?”diye sordu, her zaman olduğu gibi sıcakkanlılığıyla.

”Günaydın, daha iyi hissediyorum.”dedikten sonra, gözüm Okyanus’a takıldı, yemeye başlamıştı bile. Sonra birden ayağı fırladı ve ceketini giyip evden çıktı.

O gün akşama kadar Okyanus dönmedi. Meira abla, ben ve Ares oyunlar oynadık. Bir ara Ares, çizgi film izleyeceğini söyleyip odasına gitti. Meira abla, ateşimi ölçtü ve bana ilaçlar verdi. Biraz sohbet ettik, fakat Okyanus’un nereye gittiğini söylemedi. Muhtemelen o da bilmiyordu. Akşam yemeği yedik. Okyanus hala yoktu. Dayanamadım;

”Okyanus, gelmeyecek mi?”diye sordum. Ne diye sorduysam. Meira abla bana baktı ve,

”Geç gelir.”dedi. Başımı salladım.

Uyumak için herkes odalara dağıldığında, ben de mecburen gitmek zorunda kalmıştım.

Gece yarısını bir iki saat geçtiğinde, dış kapı açıldı. Hala yatakta oturuyordum. Yaklaşık on dakika sonra, odanın kapısı açıldı ve içeri Okyanus girdi. Girer girmez göz göze geldik. Oda karanlıktı. Ceketini çıkarıp, kapının yanındaki tekli koltuğa attı. Sonra tekli koltuğa oturup ayaklarını yatağa uzattı. Başını geriye yaslayıp gözlerini kapattı. Tüm gece hiç uyumadığını biliyordum. Yorgun olmalıydı.

”Ne zaman yola çıkacağız?”diye sordum, sırf konuşmak için. Gözlerini açmadan cevap verdi,

”Akşamüstü.”diye kestirip attı. Sonra oturduğu yerden ayağa kalkıp balkona doğru ilerledi,

”Uyumayacak mısın?”diye sordum. Omzunun üzerinden bana baktı,

”Ben uyumam.”dedi. Ona sadece bomboş baktım.

”Ben aşağı ineyim sen burada uyu.”dedim, kalkmaya çalışarak.

”İyi olur.”dedikten sonra balkona çıktı. Tam ben de odadan çıkıyordum ki telefonum çaldı. Masanın üzerinde duruyordu. Hızlı olmaya çalışarak, telefona bakmaya gittim. Okyanus, saydam kapının ardından bana bakıyordu ve içeri girdi. Telefonu elime aldığımda arayanı İdil olduğunu gördüm.

”Efendim İdil?”diyerek açtım telefonu.

”Yankı sen neredesin?”diyerek bana bağırdı.

”Sakin ol. Yarın geliyorum.”

”Annen sana ulaşamamış, ben de Antalya’da olduğunu düşünüyordum. Benim yanımda diye yalan söyledim. Yankı Hera Yılmaz. Bana hemen nerede olduğunu söylüyorsun!”diye tek nefeste konuştu. Okyanus tek kaşını kaldırarak olanları izliyordu.

”İdil sakin ol. Ben iyiyim. Yarın akşam evime git tamam mı? Beni orada bekle. İzmir’de değilim.”

”Yarın akşam.”dedi.

”Yarın akşam.”diye, tekrar ettikten sonra suratıma kapattı telefonu.

Okyanus balkona döndü ve bende salona indim. Ev sıcaktı. Geniş koltuğun birine uzandım. Ben İdil’e nasıl anlatacaktım tüm bu olanları. Anlatsam kötü, anlatmasam daha da kötü olacaktı. Bir yolu bulunur, diye düşündüm. Hem İdil’i ben daha fazla kurtarmıştım bu tür durumlardan. Bana borçluydu.

O gece hiç uyanmadım.

Dört duvar arasında bir yerdeydim. Her şey siyah beyazdı ve ben her hareket ettiğimde duvarlar beni sıkıştırıyorlardı. Nasıl kurtulacağımı düşünürken, kolumu kıran adam belirdi önümde. Yavaş yavaş bana yaklaşırken, arkamdaki duvara sindim. Bu defa duvarlar üzerime gelmiyordu.

”Bu defa kolunun kırılması için yalvaracaksın.”dedi, adam. Elleri boğazımı sardı. Tam o sırada, bulunduğumuz ortam suyla dolmaya başladı. Adamın elleri gevşedi ve yüzeye doğru yüzmeye çalıştım. Adam arkamda kalmıştı. Tam yüzeye ulaşacakken, sarmaşık tarzı bir bitki ayaklarıma dolandı ve ben ondan kurtulamadım. Ayağımı her hareket ettirdiğimde, bitki tüm vücudumu sarıyordu. Adam yaklaştı ve her şey karanlığa büründü. Soğuk rüzgar ıslak tenimi yaladı ve ben suyun üzerinde sırt üstü yatar vaziyette uyandım. Beyaz elbisem üzerime yapışmıştı. Başımı hafif yana çevirdim ve Okyanus’u gördüm. O da bana baktı ve dudaklarından şu kelimeler döküldü,

”Ben hem o kimsesiz sarmaşığım, hem de seni kurtaran adam.”

Uyandığımda rüyanın etkisinden birkaç dakika çıkamadım. Tezat taraflarım konuşmamalarının cezasını rüyalarımda kesiyorlardı herhalde. Tavana bakıp kalmıştım ve gözlerim yanımdaki tekli koltukta oturan Okyanus’a ilişti. Onu görünce, rüyamın da etkisiyle nefesim kesildi. Saat sabahın altısıydı. Yaklaşık üç saattir uyuyordum, onun uyuduğundan şüpheliydim. İki gün içinde ne zaman gözlerimi açsam, ilk gördüğüm o oluyordu. O yokmuş gibi davranarak, mutfağa doğru ilerledim. Ağzım kurumuştu. Büyük bir bardağa suyu doldurdum ve kafama diktim. Sonra alt kattaki banyolardan birine girip yüzümü yıkadım. Tek kol kullanmak gerçekten zordu. Banyodan çıktığımda, Okyanus’la karşılaşmamak için mutfağa geçtim fakat mutfakta oturmuş kahve içiyordu. Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. Tam arkamı döndüm gidiyordum ki,

”Ben giderim.”dedi ve kahve kupasını masanın üzerinde bıraktı. Temas etmemeye çalışarak yanımdan geçti. Birkaç dakika sonra da dış kapının sesini duydum.

İkimizde birbirimizin olduğu ortamlarda bulunmak istemiyorduk. Kaçıyorduk. Bu benim işime geliyordu. Şimdi akşama kadar yine gelmezdi. Oturduğu sandalyeye doğru ilerledim ve oturdum. Kahvesini yarım bırakmıştı ve üzerinden hala duman çıkıyordu. Hiç düşünmeden, kahveyi içmeye başladım. Akşam gelecekti, birkaç saat sürecek olan yolculuktan sonra da bir daha birbirimizi görmeyecektik. Yine aynı kırılma hissini yaşadım. Tekrar aldırmadım ve kahveyi içmeye devam ettim.

Öğlene doğru Meira abla ve Ares uyandı. Kahvaltı ettiler. Bugün canım hiçbir şey yemek istemiyordu. Ben de salonda oturdum ve bir kahve daha içtim. Kahvaltıdan sonra Ares’le biraz oyun oynadık ve o yine çizgi film izlemeye odasına doğru koştu. Meira abla, iki kahve kupasıyla yanıma geldi ve birini bana uzattı. Oturduktan sonra biraz sessizlik oldu.

”Gidiyorsun ha?”diye sordu, iç çekerek. Başımı sallamakla yetindim.

”Her şey için tekrar teşekkür ederim. Sizi çok sevmiştim ve tabii Ares’i.”dedim gülümsemeye çalışarak ama başarısızdım.

”Bizde seni tatlım.”dedikten sonra bir sessizlik daha oluştu. Bu sessizlikte, Meira abla birkaç kez konuşmaya çalıştı fakat konuşamadı. Toparlayamadı herhalde. En sonunda;

”Korkuyor musun?”diye sordu tekrar. Dün zaten ona her şeyi anlatmıştım. Bakışlarımı elimden çekerek, ona doğru baktım.

”Sadece o adamlarla nasıl baş edeceğimi bilmiyorum.”dedim, ”Büyük dert aldım başıma.” Elimi sıktı.

”Korkma.”dedikten sonra ayağı kalktı ve gitti.

Üçüncü kahvemi de bitirdikten sonra, saat akşam beşe geliyordu. Kış ayında olduğumuzdan dolayı, hava kararmaya başlamıştı bile. Saatlerdir oturduğum koltuktan kalktığım sırada, Okyanus içeri girdi. Kapıyı kapattıktan sonra,

”Hazırlan.”dedi ve Ares’in odasına doğru ilerledi. Bende merdivenleri çıkıp, telefonumu aldım. Eşyalarımı bir poşetin içine yerleştirdim. Merdivenlerden iniyordum ki, Meira ablanın söylediklerine kulak misafiri oldum.

”Okyanus.”dedi Meira abla. ”Hera’yı evine mi bırakacaksın?”

”Başka nereye bırakabilirim?”diye, sinirle söylendi.

”Henüz on sekiz yaşına girmemiş bir kız ve o adamlar. Neler olacağını biliyorsun. Bu iş ölüme kadar gider.” Meira ablanın dedikleriyle kaskatı kesildim.

”Ee yani?”diye, sordu Okyanus.

”Yani, onu bırakma. Koru. Korkmadığını söylüyor ama korkuyor.”dedi, Meira abla.

”Beni ilgilendirmiyor.”dedi, Okyanus.

Kalbime, mideme bıçaklar saplanmış gibi hissettim. Yutkunamadım. Nefesim yarım kaldı.

”Okyanus.”dedi, Meira abla,” benim için yap bunu.” artık yalvarıyordu.

”Ne hali varsa görsün teyze. Sen çok iyisin. Bu kadar iyi olma.”dedikten sonra, daha fazla yara almak istemediğim için merdivenlerden inmeye başladım. Onlar da hemen sessizliğe büründüler. Okyanus, çıkıp gitti.

Poşeti bir kenara bırakıp, kırık bir şekilde gülümsedim. Duyduğumu biliyordu Meira abla. Gelip bana sıkıca sarıldı.

”Her şey yoluna girecek canım.”dedi. Daha sonra Ares gelip boynuma atladı.

”Ben seni korurum Hera.” Dediğinde burukça gülümsedim ve ona sıkıca sarıldım.

”Elbette. Sen çok güçlüsün.”dedim. Poşeti yerden aldıktan sonra, kapıdan çıkıyordum ki Meira abla;

”Olduğun kişiden vazgeçme Hera. Sen üstesinden gelirsin.”dedi. Ona gülümsedim ve arabada bekleyen Okyanus’a baktım. Arka koltuğa bindikten sonra, Ares ve Meira ablaya el salladım.

Yolculuk bir türlü bitmiyordu ve bu sessizlik sinirimi bozuyordu. İdil’e yolda olduğumu bildiren bir mesaj yolladım. O da evimde olduğunu söyledi. Sinir bozucu sessizliği, Okyanus’un telefon zili böldü.

”Bir saate oradayım.”dedikten sonra karşı tarafı dinlemeden, yüzüne kapattı. Sonra her zaman olduğu gibi dikiz aynasından göz göze geldik. Bu sefer ne boş, ne de sert bakıyordu. Anlayamadım.

Yaklaşık bir saat sonra, tam evimin önünde durdurdu arabayı. Salonun ışığı yanıyordu. İdil çoktan gelmişti anlaşılan. Bir şeyler söylemesini bekledim ama söylemedi. İçimdeki kırılma ve acı daha da şiddetlenirken, kapıyı açtım ve kendimi dışarı attım. Arabanın önünden geçerken, birbirimize baktık. O,yutkundu. Ben derince nefes aldım. Arabayı çalıştırdı ve hızla gitti. 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: