Kimsesiz 4.Bölüm “Siren”

Soğuk rüzgar benim kendime gelmem için esmişti sanki. Hızlı adımlarla evime girdim. Ceketimi çıkardım. Salona ilerledim. İdil’in gözleri kolumu buldu.”Ne oldu sana? Hani iyiydin?” diyerek yanıma geldi ve bana kocaman sarıldı. İdil sarılmayı sevmezdi. Sarıldığına göre çok endişelenmişti. İdil, sakinleştikten sonra ona her şeyi anlatmak zorunda kaldım. Güldü, inanmıyordu. Sonra yüz ifademi gördü, iri mavi gözleri tekrar alçılı kolumla yüzleşti.”Sen ciddisin.”dedi, salonda bir ileri, bir geri gelip gitmeye başladı.”Ne olacak şimdi? Babama söylesek bu daha da tehlikeli anlattığına göre. Hera, ne yapacağız?” Omuz silktim.”Hiçbir fikrim yok.” Meira ablanın son sözleri aklıma geldi.”Birkaç gün Defne’nin evinde kalayım. Evime uzak hem?”diye sordum. İdil, bana baktı.”Bu olabilir aslında. Senin kolundaki ne zaman çıkacak?”diye sordu.”İki hafta sonra.”diye, yanıtladım.”Ve sen iki hafta boyunca Antalya’ya gitmeyeceksin.”dedi,İdil. Ailemin yanına bu şekilde gidemezdim.”Aynen.”O gece İdil benle kaldı. Sürekli fikirler yürüttük fakat Defne’de kalmamın en doğrusu olduğuna karar verdik. Defne’ye de haber verdim ve evdeki tadilatı bahane ettim. Yine yalan söyledim. Defne onayladı.Sabah erkenden kalktık ve okulun yolunu tuttuk. Defne kolumu sorduğunda, düştüğümü söyledim. İrdelemedi zaten fazla. Okulda İdil, yanımdan bir kez olsun ayrılmadı. Defne, okul çıkışı bir işi olduğunu söyledi ve bana evinin anahtarını verdi. Ailesi birkaç günlüğüne yurt dışına çıkmıştı. Okuldan çıktım. İdil, her ne kadar ısrar etse de kendimin gidebileceğini söyledim.Yolda yürümeye başladım. O eve gidip sadece ders çalışmam gerekiyordu. Beynim o kadar doluydu ki bunu nasıl yapacağımı düşünmeye başladım.Yaklaşık on gündür Defne’nin evinde kalıyordum ve hiç bir olay yaşanmadı. Sırtımdaki yaralar artık hiç acımıyordu. Kabuk çoktan bağlamıştı ve kabuklarda soyuluyordu. Kolumun alçısı dört gün sonra çıkacaktı.On gün içerisinde her gece Okyanus’u rüyamda gördüm. Fiziksel olarak toparlanmıştım fakat ruhsal olarak ne kadar iyi olduğumdan emin olamıyordum.Okyanus’un üzerimde bıraktığı etkilerden biri ise; artık Hera diye hitap edenlere, hayır Yankı, diye düzeltmiyordum. Bu durumdan en çok hoşnut olan biri varsa bu kesinlikle İdil’di. Her gece uyandığımda, gözlerim istemsizce tekli koltuklara gidiyordu. Bu da böyle bir alışkanlıktı, zamanla üstesinden gelirdim.İki saatte bir uyanıyordum. Her uyandığımda, kendime atlatabileceğimi söylüyordum.

Küçük Prens Kitabını Geceyim’in oluşturduğu Sesli Kitaptan Dinleyin

On gün içinde İdil’in yakın arkadaşı Yağız ile tanışmıştım.Gerçekten komik biriydi. Eğleniyorduk, her zaman bir espirisi hazırdı. Bu akşam ben, İdil ve Yağız akşam yemeği yiyecektik.Eşyalarımı Defne’nin evinden toplamaya başladım. Çantama koyarken, Meira ablanın bana getirdiği kazak, tişört ve eşofmanı gördüm.Gözlerimi kıstım ve gülümsemeye çalıştım. Sadece bir hafta sonu hayatımı altüst etmişti. Sadece bir inat uğruna şuan buradaydım. Okyanus haklıydı belki de.Benim bu inatçılıktan vazgeçmem gerekiyordu. Elimde bakakaldığım kazak, tişört ve eşofman altını çantama koydum.Tezat taraflarım, Yankı ve Hera, tekrar canlanmıştı. Hera sürekli, her şeyin iyi olması için savaşacağımızı, asla pes etmeyeceğimizi bağırıyordu. Yankı, kendi köşesine çekilmiş, başını iki yana sallıyor, ilk defa uzun cümleler kurarak, bunun bizim sonumuz olacağını söylüyordu.Ve yine bir iç savaş içindeydim.Onları duymazdan gelerek Defne’nin evinden çıktım. Bir taksiye atlayıp kendi evimin yolunu tuttum. Yaklaşık on beş dakika sonra evimin önünde durdu taksici. Ücretini ödeyip, aşağıya indim. Eve girip hemen eşyalarımı yerleştirdim. İdil ve Yağız neredeyse gelirdi. Lacivert bir örgü kazak ve siyah bir pantolon giydikten sonra gelmelerini bekledim. Çok geçmeden İdil kapımı çalmıştı. Pembe bir kazak ve pudra rengi bir pantolon giymişti. Uzun kabanını da giymişti.” Yağız nerede?” diye sorduğumda, kaşlarıyla bahçe kapısını gösterdi.”Arabayla gidiyoruz.”Kafamı yavaşça ve ağzım aralık şekilde, bahçe kapısının önüne doğru çevirdim. Hadi ama henüz on sekize girmemiştik. Lacivert bir spor arabanın kaputuna kalçalarını yaslamış bana el sallıyordu Yağız gülümsemesiyle. Kalçalarında emanet gibi duran buz mavisi bir kot ve beyaz bir tişörtün üzerine, siyah deri ceketini geçirmişti. Gülümsemeye çalıştım hemen, İdil’in kolunu tutup,”Ehliyeti yok farkındasın, değil mi?” diye sordum ve devam ettim, ”Tam bir polis kızı gibi davranıyorsun.” dedim gülerek.” Biz konuşurken aklın neredeydi senin? Yağız bir yıl sınıfta kaldı. Ehliyeti var.” Kaşlarımı kaldırdım ve ağzımı kapattım.”Hadi.”Yağız’ın sesiyle birlikte arabaya doğru ilerledik.Masalara yerleştiğimizde, İdil yanımda, İdil’in karşısında da Yağız oturuyordu. İdil ve Yağız bir şeyler konuşmaya başlamışlardı bile fakat benim kafam duman altıydı. Okyanus’un dumanları… Tam on gün olmuştu.Böyle bir şeyin etkisinden çıkmam mümkün değildi sanırım. Bazen bir yerlerde onu görür gibi oluyordum fakat bir daha baktığımda kimse orada olmuyordu. Bu sırada, kalbim göğüskafesimle kavga ediyor, dışarı çıkmaya yer arıyordu.Nefesim kesiliyordu fakat onun yerinde kimse olmayınca oksijen tekrar içeriye akın ediyordu. Bazen birilerini ona benzetiyordum. Sonra yaklaştıkça o olmadığını anlıyordum. İçimde birileri buruklaşıyordu fakat inatçı tarafım onu toparlıyordu. İşte on gün bu şekilde geçmişti bile. Hala biraz korkuyordum. Arkamı kontrol ederek yürümeye başlamıştım. Çünkü biliyordum, eğer o adamlardan biri bana bir zarar verirse, kurtarılma şansım yoktu. Okyanus’un da teyzesine söylediği sözler canımı yakmıştı. Yakalanırsam, kurtuluş yoktu. Okyanus’un beni kurtarma ihtimali, kurtulma ihtimalimden de azdı.”Hera?” Yağız’ın sesiyle kendime geldim ve gülümsedim.”Atakan, diye bir arkadaşım var. Buraya yakınmış. Gelse sorun olur mu?” diye sordu. Eliyle telefonu örterken. Gelmesin diyemezdim tabii ki. Sorun yok dermiş gibi ellerimi salladım. Yağız,”Ben kapıya karşılamaya çıkayım, sonra hep birlikte yemekleri söyleriz.”dedi ayağı kalktığında. İdil’le ikimiz aynı anda,”Tamam.”dedik.Gözlerim karşıdaki şömineye takıldı

.”İyi misin?”diye sordu İdil, koluma dokundu.

”İyiyim.”dedim gülümseyerek, ”Neden iyi olmayayım?” 

”Canını sıkma. Bir şey olsaydı çoktan olurdu. On gün geçti.Bak,” dedi kolumu göstererek,”Bu aptal alçıdan da, kalan izlerden de kurtulacaksın dört gün sonra.” Gözlerimi cayır cayır yanan ateşe çevirdim.Alçılı kolumu tuttum.”Evet,” dedim ”kurtulacağım.”

Birkaç dakika sonra Yağız ve Atakan olduğunu düşündüğüm kişi geliyordu. Asker tıraşı, sarıya dönük saçları vardı. Burnu biçimliydi ve çapraz bir gülümsemeyle bize doğru yaklaşıyordu. Gözleri masmaviydi. Dudakları son derece dolgundu. Dümdüz dişlere sahipti ve gülüşünde bir şey vardı;Tehlike.Açık renk bir tişört, elinde deri ceketi ve koyu renk pantolonu vardı. Yakışıklı bir yüze sahipti fakat bir şey beni ondan itiyordu. Atakan’ın bizden birkaç yaş büyük olduğu belliydi. Mavi gözleriyle, ela gözlerim çarpıştı ve gülümsemesi yayıldı. Ona bomboş bakmayı sürdürdüm. Masaya geldiklerinde, İdil ayağı kalktı ve beni de kalkmam için dürttü. Kalkmadım.”İşte,” dedi Yağız, ”Atakan.”Atakan, İdil’e elini uzattı. İdil, kendi ismini söyledikten sonra yerine oturdu. Daha sonra tekrar gözlerime baktı. Bana doğru elini uzattı, ilk olarak eline sonra da yüzüne baktım. Elimi uzatıp uzatmamakta kararsız kalsam da sonunda eliyle elim birleşti. Yumuşak ve sıcaktı elleri.”Hera.” dedim ve elimi anında çektim.Karşıma oturdu. Gözleri hala üzerimdeydi.”Adın, çok farklı.” dedi iki elini çenesinin altına alırken.”Öyle.” kestirip attım.”Hera’nın kim olduğunu biliyor musun?”diye sordu. Sol kaşı havalanırken.”Elbette. Yunan mitolojisinde, evliliğin tanrıçasıdır.Aslında Zeus’un kardeşi fakat daha sonra karısı olmuş. Zeus’un sadakatsizliğine karşı aldığı öçler anlatılır genelde. Afrodit’ten sonra, en güzel tanrıça olduğu da söylenir fakat bunu asla kabullenememiş. Troyalılara büyük bir kin ivar, onu en güzel tanrıça seçmedikleri için.”Atakan dikkatle beni dinlerken, gözleri tüm yüzümü taramıştı. Daha sonra iki kaşını da kaldırıp, masanın üzerinden bana yaklaştı.Tam gözlerime bakarak,”Hakkını yemişler.”diye, fısıldadı. Sonra geri çekilip,ellerini başının arkasında birleştirdi. Gözleri hala üzerimdeydi.Ne demeye çalıştığını idrak edemesem de lafın bir şekilde bana değdiğini hissedebiliyordum. Görevli geldi ve siparişlerimizi aldı. Orada durduğumuz süre boyunca, gözleriyle beni kafeslemişti. Bunun ne İdil, ne de Yağız farkındaydı. Sohbet sırasında Dokuz Eylül Üniversitesi’nde mühendislik okuduğunu ve üçüncü sınıf öğrencisi olduğunu öğrenmiştim. Yani, yirmi bir yaşındaydı. O kadar çok dikkatle yüzümü inceliyordu ki, fazlaca rahatsız olmuştum. Yağız ve İdil’in yaptığı espirilere gülerken birkaç defa göz göze gelmiştik. Artık rahatsız olduğumdan gülemiyordum bile. Daha sonra bende ona bakmaya başladım. Savaşsa,savaş.Birkaç dakika aralıksız bakıştık. Daha sonra kaşlarım çatıldı. O sırada İdil ve Yağız telefonlarından bir şeyler arıyorlardı.Atakan’la bakışmaya devam ederken bana gülümsemesini yolladı. Dudaklarım sağa doğru kıvrıldı,”Ne var?”dedim,”Bu bir ateşkesti.”dediğinde, gerçekten güldüm. Gözleri birkaç dakika gülüşümde oyalandı. Sonra, donakalmamı sağlayan kelimeler ağzından döküldü,

”Hakkını yediklerini söylemiştim.”

Hiçbir şey söyleyememiştim. Alışkın değildim. Başımı eğdim ve iflah olmaz saç tutamlarım yüzümü kapattı. Kendimi toparladığımda, saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Mavi gözlerini, yüzümde hissediyordum.Aldırmadım ve Yağız’ın gösterdiği fotoğrafa odaklandım.Hesabı ödeyene kadar, ondan tarafa bakmadım. Hesabı ödedikten sonra hep birlikte, Yağız’ın arabasına doğru ilerledik. Arka koltuğa İdil’le yerleştiğimizde, Yağız anahtarları Atakan’a doğru fırlattı.”Sen sürsene. Sırtıma fena ağrı girdi.”dediğini duydum Yağız’ın. Atakan, anahtarları havada yakaladı ve başını onaylarcasına salladı.Sürücü koltuğunun tam arkasında oturuyordum ve dikiz aynasında gözlerimiz birleşti. Bir an aklıma Okyanus geldi. Sanki, o buradaydı.Ürperdim, yine aynı his. Derince bir nefes aldım ve gözlerimi kapattım. Başımı cama yaslayıp yoldaki beyaz şeritleri indirdim bakışlarımı.Zihnimi yine duman kavramıştı. Hera elleriyle, sanki yok edebilirmiş gibi kışkışlıyordu. Yankı, teslimiyetini çoktan dile getirmişti ve yerde cenin pozisyonundaydı. Uzun işaret parmağı dışındaki tüm tırnakları kırılmıştı ve zemini, tek kalan uzun tırnağıyla kazıyordu.Arabanın duran motoruyla kendime geldim. İlk olarak İdil’i evine bırakmıştık. Daha sonra, İdil’in evine çokta uzak olmayan benim evimin önünde durmuştu motor. Yağız ön koltukta sızıp kalmıştı. Mecburen, başımı kaldırıp Atakan’la göz göze geldim.”Teşekkür ederim, bıraktığın için.”dedikten sonra,arabadan indim. Arkama bile bakmadan eve doğru yürüyordum ki, arabanın kapısının açıldığını duydum; başlıyoruz.”Hera”diye seslendi, Atakan. Duymazlıktan gelsem süper olurdu. Ben de öyle yaptım ve kapıya geldim. Cebimden anahtarı çıkarmak üzereydim ki, Atakan beni tutup, yavaşça kendine çevirdi. O kadar yakındı ki nefesimi tuttum.”Hera”dedi tekrardan. Nefesi yüzüme yayıldı. Uzaklaşmak için başımı kapıya yasladım.”Efendim?”dedikten sonra başımı eğdim ve o da benden bir adım daha uzaklaştı. Sonra bir adım daha ve elini başının üzerine koydu.”Kolun alçıda kapıyı açamazsın diye, düşündüm.”dedi.Gülümsemeye çalıştım.”Ben açabilirim yine de sağ ol.”dedikten sonra o da gülümsedi. Anahtarı çıkarıp kapıyı açtım. İçeri girmeden önce, omzumun üzerinden ona baktım.”İyi geceler, görüşürüz.”dedikten sonra tam içeri giriyordum ki,”İyi geceler. Görüşelim.”dedi, üzerine basa basa.Aldırmadan içeri girdim, kapıyı kapatmak üzereyken hala oradaydı.”Muhakkak görüşelim.”dedi bana o tehlikeli gülümsemesini yollayarak.”Aynı arkadaş grubundayız.”dedim, hiçbir şey olmamış gibi.Gülümsemesi yayıldı ve suratına kapıyı kapattım.Kendimi direkt olarak odama attım. Atakan’ın davranışları,bakışları, bir şekilde midemi bulandırıyordu. Sebebini bilmiyordum. Aslında sebebi alışık olmadığımdan kaynaklanıyor olabilirdi, emin değildim. Düşünmemeye çalışarak, dolabımın yanındaki koltuğa oturdum ve alçıda olmayan elimi saçlarımın arasından geçirdim. Sonra bu koltuğa en son oturan kişi geldi aklıma, Okyanus. Midem altüst oldu fakat bu, bambaşkaydı. Ürkütücüydü. Bir an koltuktan kalkma dürtüsüyle doldum taştım. Düşüncelerime balta saplamak istiyordum. Lanet olası on gün geçmişti ve bitip gitmişti. Bu etki de nesiydi? Sanırım her tekli koltuk ve yatak ikilisi bana yaşadıklarımı tazeletecekti. Bir süre daha oturduktan sonra, üzerimdekileri çıkarttım.Altıma siyah eşofman altı ve Meira ablanın bana Aydın’da verdiği büyük, siyah düz tişörtü giydim. Kimin olduğu hakkında bir fikrim yoktu ama iyi hissediyordum. Çünkü deniz ve soğuk kokuyordu.Ve ben, atletle uyumayı bırakıp bu tişörtle uyumaya başlamıştım. 

Pencerenin kapanma sesiyle uyandım. Yerimden kalkmadım hatta gözlerimi bile açmadım. Bedenimi öyle büyük bir korku sarmıştı ki, titremeye başladım. Aklıma gelen tek şey, kolumu kıran adamdan başkası değildi.Bitmiştim. Dolabıma doğru dönük yatıyordum. Pencere arkamda kalıyordu. Adım sesleri, zemine yumuşak izler bırakıyordu. Sanki, uyanmamam için zorluyordu.Adım sesleri gittikçe yaklaştı. Yumruk mu atmalıydım? Ben sağ elini kullanan biriydim, yapamazdım. Tekme atabilirdim. Ben bunları düşünürken, adım sesleri yatağımdan uzaklaşıp dolabımın yakınlarında olduğunu tahmin ettiğim bir yerde durdu ve tekli koltuğa oturduğunu kumaş seslerinden anladım.Kalbim korkudan kasıldı.Kendimi titrememek için sıkarken, saniyeler akrep ve yelkovanla yakalamaca oynamaya başladı ve dakikalar geçti. Gözlerimi açmaya korkuyordum. Tezat taraflarımdan biri olan Yankı, yattığı zeminden elinden destek alarak kalktı.Elini ağzının yanına koyarak,”İşte şimdi bittik.”diye fısıldadı. Yüzünde acı bir gülümseme oluştu. Elini yavaşça ağzının kenarından indirdi ve işaret parmağındaki pislikleri temizlemeye başladı. Hera, çatık kaşları ve solgun yüzüyle, koşarak karanlık bir odaya girdi, kaçmıştı.Telefon çalmaya başladı. Çalan benim telefonum değildi.Telefonun sesi kesildi ve,”Ne var?” Bu Okyanus’un sesiydi. Belimden enseme doğru bir esinti yayıldı. Kalbim mümkünmüş gibi daha da kasıldı.”Samet, saat gecenin dördü ne istiyorsun?”dedi, her zamanki sinir dolup taşan sesiyle. Sessizlik oldu. Gri gözlerinin taşınmaz yükünü yüzümde hissedebiliyordum.”Bir yerdeyim işte.”dedi, bu kez sesi daha az sinirliydi.”Yarın.”dedi üzerine basa basa ve sessizlik. Sanırım telefonu kapatmıştı.Ayağı kalktı ve bu kez adım sesleri tok bir iz bırakıyordu.Yaklaştı. Ellerinin soğukluğunu buradan hissedebiliyordum. Ağır bir yutkunma isteği oluştu fakat kendimi tuttum. Cenin pozisyonundaydım. Dizlerim yatağın kenarına geliyordu.Başımda yastığımla birlikte kenarında duruyordu. Karnım, kıvrıldığımdan dolayı daha çok yatağın iç kısmındaydı. Yatağın ucuyla, karnımın arasında kalan boşluğa ağırlık çöktü. Deri ceketinin soğuk derisini karnımda hissediyordum. Bu nedenle olsa gerek, karnım kasılmaya başladı. Okyanus derin bir nefes aldı. Gri gözlerinin ağırlığı üzerimdeydi. Kaşlarımı çattım ve bu oyuna son vererek gözlerimi açtım. Soğuk eli ağzımı örttü, elleri saatlerce kartopunu elinde tutmuş kadar soğuktu. Elleri, bir süre durunca hissizleştiren kar kadar soğuktu. Sıcak nefesim eline çarpıyordu. Gri, duman rengi gözleriyle gözlerim buluştu. Pencereyle kavga ederek giren beyaz sokak lambası yüzünü aydınlatıyordu. Kaşları çatıktı ve kirpiklerinin gölgeleri, göz altlarına doğru, siyah bir ok gibi yayılıyordu. Elleri soğuktu fakat bu soğuk beni yakıyordu. Elimle elini çekmeye çalıştım, bu defa da boşta duran eliyle elimi tuttu. Daha sonra bileğimden yastığa sabitledi. O kadar çok sıkıyordu ki canım fena yanıyordu. Soğuk vücudumu sararken, kaşlarım daha derin çatıldı.”Sen cidden ölmek istiyorsun.”dedi, ruhsuz sesiyle. Daha sonra yavaşça ellerini benden uzaklaştırdı.

”Neden geldin?”diye, sordum kızgın bir ses tonuyla. Ne demeye çalıştığını anlamamıştım. Zaten onun da açık konuştuğu söylenemezdi. Hem ölsem bile bu onu ilgilendirmezdi. Asıl soru; neden burada olduğuydu.

Sorumu es geçerek, ”Ondan uzak dur.”dedi, ona tuhaf gözlerle baktım.”Kimden?”diye, sorduğumda kaşlarını iyice çattı ve üzerime eğildi. Deniz ve soğuk kokusu. Bu ona aitti. Bu tişört ona aitti. Okyanus Alazhan, deniz ve soğuk kokuyordu. Gri gözleri yüzümde oyalanırken, ”Atakan denen şerefsizden.”dedi, tükürürcesine Gözleri yüzümü bırakıp gözlerime odaklandı.

”Sen,”dedim şaşkınlık kokan nefesimle.”On gündür etrafımdaydın.” İfadesini bozmadı. Ne bunu onaylayacak bir ses çıkardı ne de başını salladı. Kendimi şaşkınlık çukurundan çıkardım ve doğrulmaya çalıştım.Sağlam olan bileğimi tuttuğunda öyle çok sıkmıştı ki, doğrulamıyordum. Ona,sinirli bakışlarımı yolladım. Kolumdan tutup, doğrulmama yardımcı oldu. Yatağın içinde oturmaya başladığımda, gözleri tişörtüme ya da onun tişörtüne takıldı.Sonra, tekrar gözlerimi buldu bakışları.”Onlardan biri mi? Bana zarar vereceklerden biri mi?”diye,fısıldadım.

”Kolunu kırdırtan adamlardan değil. Her nasıl olduysa bir şekilde, beni düşmanı olarak gören herkes Aydın’a seni götürdüğümü öğrenmişler.” Ona anlamaz gözlerle baktım.”Seni, bana ulaşmak için yem olarak görüyorlar.”dediğinde gerçekten kıkırdadım.”Beni mi? Düşsem bir tekme de sen vurursun.” Tek kaşınıkaldırdı. Bir şey söylemedi.

”Neden buradasın?”diye, sordum otoriter bir sesle.

 ”Atakan denen şerefsiz, seni öldürmez yaralı bırakır. Demek istediğimi anlamışsındır. En tehlikeliyi yanına çekmişsin.”dediğinde, ifademi bozmadım.”Bunun seni ilgilendiren kısmı?”diye, sordum. Aydın’da,teyzesine söylediklerini hatırlayarak. İçindeki cehennem alev aldı ve alevler gözlerine sıçradı. Çenesini sıvazladı ve hışımla ayağı kalktı. Tekrar gözlerimiz buluştu,

”Düşsen bir tekme de ben atarım.”dedi, beni taklit ederek. Yıkım gülleleri kalbimi patlatmış gibi hissettim.Pencereye doğru ilerledi. Sonra gözleri tişörtüme takıldı, bu defa sinirli değil de bomboş bakıyordu. Tişörtün yakasını tutarak,”Bu senin, sanırım.”dedim, fısıltıya dönen sesimle.

Yutkundu. Yüzümün her milimini inceledikten sonra gözlerimiz tekrar buluştu. Çıkarmak için tişörtün eteklerini tuttuğumda,”İstemez.”dedi. Boğazımdan aşağı, kalbime doğru yakacak türden sıcaklık gitti. Daha sonra pencereyi, sinirle açtı ve pencerenin sapı duvara çarptı. Ani gelen sesle yerimden sıçradım. Atletik bir şekilde pencereden atladı, sokak lambası arkasından aydınlatıyordu ve o beni gözleriyle etkisi altına almıştı. Bir anda arkasını dönüp gitti.Yavaşça yataktan kalktım ve pencerenin önüne geçip, pencereyi kapattım. Bu kadar ufak şeyi yaparken bile sıktığı bileğim acımıştı.Bileğimi, sokak lambasının aydınlattığı tarafa doğru tuttum. Kızarmıştı.Yüzümü buruşturarak ve tişörtü çekiştirerek yatağa uzandım.Söyledikleriyle yaptıklarının alakası yoktu. Söyledikleri buz, yaptıkları huzurlu ateşti. Ne yapacağıma, Atakan’la nasıl baş edeceğime karar vermeye çalışıyordum. Okyanus’un sözleri kulaklarımı uğuldatıyordu.”Seni öldürmez, yaralı bırakır.”Ucu açık bir cümleydi bu. Yani, her şeyi yapabilirdi o adam.Ağlama isteğimi, boğazımda oluşan koca bir taşla aşağı   indirdim. Gözyaşlarım gözüme kadar ulaşıyor, düşmeden kirpiklerim onlara bir tokat atıp, içimdeki okyanusa akıtıyordu. Onları dışıma değil de içime akıtmayı tercih ediyordum her zaman. Çünkü alev gibi çıkan gözyaşı yanaklarımdan süzülürken soğuyordu ve yalnızlık üflüyordu. İçime akıttığım da, ısısı daha da artıyor, güçlü durmam için bizi ısıtıyordu. Yankı’nın köşeye oturup ağladığını biliyordum. Hera, burnunu çekerek kalbimi patlatan yıkım güllelerini küfür savuruyor, her zamanki gibi dağılan bizi topluyordu.Yorganı boğazıma kadar çekip gözlerimi sıkıca yumup,bunların geçeceğini kendime inandırmaya çalıştım. Beni hiçbir şey sakin kılamıyordu şuan. Gözyaşlarımın sinire ve kendimi yumruklama isteğine dönüştüğü anlardaydım. Tişörtü, burnumun üzerine çektim. Aldığım koku, afallamamı sağladı. Aldığım Okyanus’un kokusuydu. Deniz kokusu ve soğuğun en sert haliydi bu koku. Nefesimi düzene sokmamı sağladı. Çok geçmeden kendimi uykunun kurtarıcı kollarında buldum.

Saat yedide uyandığımda, beynim jöle kıvamındaydı. Gözlerimi açmakta zorlansam da açtım. Yatakta biraz gerildikten sonra doğruldum.Doğrulurken sağlam olan elimden destek almıştım fakat Okyanus’un dün sıktığı yer bileklik gibi morarmıştı. Tüm gücünü üzerimde denemişti. Şuan ona tüm küfürleri savurmak istiyordum ama çenemi kapatıp okul için hazırlanmaya başladım. Daha büyük sorunlarım vardı.Yataktan kalkıp, banyoya ilerledim yüzümü yıkadım ve saçlarımı tarayıp ördüm. Örgüyü sol omzuma attım. Bugün okulda fazla durmayacaktım, alçımı kontrole gidecektim. Altıma siyah pantolonumu giydim. Bu tişörtü çıkarmak istemiyordum. Bugün hava güneşliydi, üzerime siyah polar bir ceket aldıktan sonra evden ayrıldım.Okula yakın bir kafeye kahvaltı için girdim. Şu on gündür kendimi yemeye vermiştim ve hızlı kilo alan biriydim. Üç kilo aldığıma emindim fakat şuan bu ipleyeceğim son şeydi çünkü canımın derdindeydim. Neler olacağını kestiremiyordum. Masaya oturup bir şeyler yemeye başladığımda düşündüğüm tek şey buydu. Karşımdaki sandalyenin, mermer zeminde bıraktığı tiz sesiyle önüme döndüm. Önüme dönmemle, ağzım kurumaya başladı. Atakan karşıma oturmuş o tehlikeli gülümsemesini bana yolluyordu.”Günaydın Hera.”dedi, adımın üzerine basa basa.

 Bulunduğum ortam sıcak olduğu için ceketimi çıkarmıştım. Ağzım kurumaya devam ederken,yutkundum. Ağzıma metalik bir tat geldi ve hiçbir şey olmamış gibi davranmaya karar verdim.”Günaydın.”dedim, kalbim korkudan ve şoktan patlamak üzereymiş gibiydi. Gözleri yüzümde oyalandıktan sonra, çatal tutmaya çalışan sol elime baktı ve gözleri morluklara takıldı. Kaşları çatılır gibi oldu. Bana baktığında gözlerindeki ifade de istediğini almış görünüyordu. İşaret parmağını bir morluğun üzerine dokunduracakken elimi masadan çektim. Ona kaşlarımı çatarak baktım. Tehlike kokan gülümsemesi yüzünde soldu fakat aldırmadı.

”Nasıl oldu?”diye, sordu.

 Aklıma gelen ilk yalanı söyledim.”Bilekliği biraz fazla sıkmışım ve üzerine birkaç kez demire çarptım.”dedim, yüzümü buruşturarak soğuk çıkan sesimle. 

”Öyle olsun bakalım.”dedi, bende cüzdanımdan para çıkarıp masaya koydum. Ayağa kalkıp ceketimi giydim; ondan uzak kalmam gerekiyordu.Karşımda duran adam her şeyi yapabilirdi, her şeyi.

”Nereye gidiyorsun?”diye, sordu. Keyfi yerindeydi. Ona istediği kanıtı aptal gibi sunmuştum.

”Okula.”dedikten sonra, hızlı adımlarla orayı terk ettim.Öğle arasına kadar okulda kaldım, bu süre zarfında ne İdil’ine Yağız’ı ne de Defne’yi görebilmiştim. Tam okuldan çıkacakken, sıcak ve narin bir el morarmış olan bileğimi yakaladı. Yüzümü buruşturarak ona doğru döndüm.Bu elin sahibi İdil’den başkası değildi. Yüzümü buruşturduğumu görünce, elime baktı ve bileğimdeki morlukla ağzı açıldı.”Ne oldu?”diye sordu.”Demire çarptım.”diye, yalan söyledim. Buna onu karıştırmak istemiyordum. Gözlerinden inandığını anladım.”Ayy, ya özür dilerim. Kontrole mi gidiyorsun?”diye sordu.Onaylarcasına başımı salladım.”Ben pazartesiye kadar okula gelmeyeceğim, Antalya’ya gidebilirim.”dedim, hayır gitmeyecektim. Atakan’la buluşacaklarını ve beni de sürükleyeceklerini biliyordum bu yüzden böyle söylemek zorunda kalmıştım.Pazartesiye kadar ne yapacağımı da düşünebilirdim. İdil,”Tamam kendine dikkat et.”dediğinde,”Sende.”diyerek karşılık verdim ve hastanenin yolunu tutum.Üç gündür evden dışarı çıkmıyordum ve çözüm yolları üretmeye çalışıyordum. Sonuç; koca bir boşluktan ibaretti.Bugün alçıdan kurtuluşumun günüydü ve evden hastaneye doğru yürümeye başladım. Hastaneye vardığımda, direk doktorun yanına çıktım. Kapıyı tıklatarak içeri girdiğimde, beni gülümseyen bir kadın karşıladı.”Merhaba.”dedim, o da bana karşılık olarak aynı kelimeyi sundu.Sedye tarzı şeye oturduğumda, doktor alçıyı çıkarmaya başlamıştı. Gözlerim alçıya takıldı. Ondan kurtulmak istemiyordum. Burada benim anılarım vardı ve ben iyi kötü hiç birini terk etmek istemiyordum. Kolumu biranda çekince kadın şaşırdı,”Çıkarmak istemiyorum.”dediğimde, kaşları daha da havalandı. Muhtemelen, delirdiğimi düşünüyordu. Sonra elini dizime koydu,”Çıkarmamız gerekiyor.” Kalbimdeki acıyı saf bir şekilde hissediyordum artık.

”Lütfen,” dedim, güçsüz çıkan sesimle, ”çıkarmayın.”Kadının bakışları bir anda yumuşadı ve gözlerinde anlayışı gördüm. 

Buruk bir şekilde bana gülümsedi,”Ne yaşadın bilmiyorum ama anıların hep burada kalacak.”dedi, başımı göstererek. İşaret parmağını başımdan çekip kalbime koydu, ”Ya da burada.” Yutkundum. Başımı eğerek, çıkarması için ona teslim oldum. Alçı çıktığında ona baktım. ”Teşekkür ederim.”diye,fısıldayarak.Hastaneden çıktığımda, içimde kocaman bir boşluk hissi vardı. Kolum hafiflemişti ve artık onu kullanabiliyordum. Birkaç kez avucumu sıkıp açtım. Neden bilmiyorum ama tam da şimdi ağlamak istiyordum. Zaten ben hep ağlamak istiyordum fakat ağlamayı kendime yasaklamıştım.Ve yasak olan şeyler, tüm tutkusuyla istenirdi.İçim o kadar dağınıktı ki, nereden başlayacağımıza karar veremiyorduk. Yankı, köşesine geçmiş bomboş etrafa bakıyordu. Hera hala,dağılmış parçaları yerleştirmeye çalışıyordu. Bir şey aradığına emindim. Bunu şimdilik bana fısıldamıyordu fakat yakında öğreneceğimden emindim ya da bulunca beni şok edecekti. Tüm tuğla parçalarını, duvar gibi yerleştiriyordu. Şimdiden kocaman bir duvar örmüştü kalbimin çevresine. Konuşmuyordu fakat sinirli ve tükenmiş durumda olduğu her halinden belliydi. Burayı her zaman çevreleyen o olmuştu. Her seferinde daha kalın, yüksek duvarlarını örüyordu. Bir an durdu,bir inşa ettiği duvara baktı, bir Yankı’ya, bir de bana. Umursamadan kendini yere attı ve dizlerini karnına kadar çekti. O da sessizliği seçmişti.Bir süre kadar yürüdükten sonra kendimi, deniz kenarında buldum. Boş olan banka oturdum, Karşıyaka’ya geçen gemileri seyrettim.Saatlerdir aynı bankta oturuyordum. Hava kararmış, insanlar dağılmaya başladı. Sadece iki bank yanımda hamile bir kadın ve omzuna başına yasladığı bir adam vardı. Çok huzurlu gözüküyorlardı. Kendimi hiçbir zaman böyle bir resme yerleştirememiştim, yapamıyordum. Aşk vardı fakat bana yoktu.Başkaları için, en güzel halini sergileyeceğini biliyordum ama bana yüzünü göstermesini istemiyordum ve onun da göstermeyeceğini biliyordum. Çünkü emindim. Ben aşkın bile kaldıramayacağı türden severdim, acıtarak.  Acıyarak. Kabuk bağlayan yaraları tekrar kanatarak yapardım bunu. Ve bana aşk bile acırdı. 

Ensemde hissettiğim soğuk metalle ürperdim. Bir el omzumu sıktı.”Hera’da buradaymış.”dedi, bir ses. Bu sesin sahibini tanıyordum; Atakan.

”Pis ellerini çek.”diye, emir verdim. Ensemdeki, soğuk metalin silah olduğunu ayırt etmekte zorlanmamıştım. İçimi korku sararken,Hera, bizi öldüremeyeceğinden emindi ve içimde çığlık atarak konuştu.”Aptal, senin ruhuna zarar verecek. Fiziksel olarak olsa bile seni öldürmeyecek. Ruhun parçalanacak.” Yutkundum.

”Eğer,”dedi, rüzgara karışan sesiyle,”şimdi ayağa kalkıp benimle gelmezsen, seni burada öldürürüm.”Nefes aldım. 

”Beni öldürmeyeceğini biliyorum. Sen beni öldüremezsin.”dedim, tıslayarak. Sinirden gerildiğini buradan hissedebiliyordum. Hera gururla gözlerime baktı.

”Çok iyi öğrenmişsin. Elimdeki tek yemimi bu şekilde harcamamalıyım.”dedi, gerçekten yoksun bir şekilde sırıttığını hissedebiliyordum. Dişlerimi sıktım.

”Ben yem falan değilim, yanılıyorsun.” 

”Bu gece bunu anlayacağız.”dedi, tehlike saçan sesiyle.Korkmuyordum artık. Onu tek başıma alt edecektim. ”Seni öldüremem ama yandaki güzel tabloyu bozabilirim.”dedi, pisçe sırıttığını duydum.İçimi endişe kapladı. 

”Yapamazsın.”dedim.

”Deneyelim mi?”diye sorduğunda ayağa kalktım.Ela gözlerim, elindeki gümüş metale takıldı, silaha.”Yürü.”dedi ve beni arabaya doğru sürüklemeye başladı. 

Depo gibi bir yere geldiğimizde, kollarımı tutup beni eskimiş bir yatağın üzerine fırlattı. Ellerimden destek alarak dizlerimin üzerine kalktım. Saç örgümden çıkan asi saçlarım, önümü kapatıyordu.”Böyle çok daha vahşi duruyorsun.”dedi, Atakan. Ayağı kalkıp yumruğumu ona doğru salladığımda, yumruğumu tuttu ve beni tekrar yatağa sürüklemeye başladı. Ona dirensem de, beni sürükledi. Yatağın başında duran iple bileklerimi birleştirip yukarıdan sarkan ipe sıkıca bağladı. Bunu yapmadan önce üzerimdeki ceketi çıkarmış, delici soğuk tenimi yalamıştı. Birkaç adım gerileyip beni süzdü. Yüzünde yine tehlikeli gülümseme yer alıyordu tek bir farkla; bu gülümsemenin intikam koktuğunu adım gibi biliyordum.Okyanus’un yaptıklarının bedelini ben ödeyecektim hem de bedenimle. Bunu bana yaklaştığında anladım. İçimi bu sefer korku sarmıştı.  Atakan, yaklaştı. Sol omzumda olan saçı çekti ve burnunu boynuma yaklaştırdı.”Ne güzel kokuyorsun sen öyle.”dediği gibi, karnına tekmemi indirdim. Acıyla eğildi ve benden üç dört adım uzaklaştı. Tüm vücudumu korku kaplamıştı. Bu korku beynime darbeler indiriyordu. Her darbede, Hera’nın topladıkları bir bir dağılıyor parçaları saplanıyordu; kalbime.Sinirle gülümsedi, depoyu cılız bir beyaz ışık aydınlatıyordu. Tehlikeyi bu defa gözlerinde gördüm ve dilim damağıma yapışıp,tüm ıslaklığını yitirdi. Yanıma tekrar geldiğinde, dizlerini bacaklarıma yasladı. Hareket etmeye çalışsam da başarısızdım. Sıcak ellerini yüzümde gezdirdi, yüzümü çekmeye çalışınca suratıma sert bir tokat yedim. Bana kimse bir fiske bile vuramamıştı. Yüzüm sol tarafıma düşerken, hızlıca ona doğru baktım. Artık gülümsemiyordu. Suratını tükürdüm. Bunu beklemediği belliydi.Yüzünü koluyla silerken yanıma geldi ve tişörtümün eteklerinden tutup çıkarmaya çalıştı. Ona direndim. Pes etmeyecektim.Bir anda ellerimi çözdü ve tişörtü çıkardı. Sonra tekrar bileklerimi bağladı. Siyah bir atletle kalmıştım. Soğuk tenimi ısırdı. Bu sefer gelip, daha fazla yaklaşınca tekmemi tekrar savurdum. Bana dokunamazdı.”Bu kadar zorlaştırma.”dedi. Daha sonra gözden kayboldu, elinde büyük bir kovayla geldi. İçi buz dolu kovayı başımdan aşağı boşalttı. Vücudum sarsılırken, titremeye başladım. Çenem dişlerime vuruyor su vücudumdan damlıyordu.”Eğer Okyanus buraya gelmezse, seni gerçekten ortadan kaldırmam gerekecek.”dedi.Ölecektim.Yutkundum, derince nefes almaya çalıştım ama titremekten nefesim yarım kalmıştı.”O halde silahını çıkar çünkü o adam buraya gelmeyecek.”Sesim güçlü çıkmıştı fakat çaresizliğin kokusunu, tenime işleyen buzlu su kadar hissettim.”Yazık olacak çok güzelsin.”dediğinde, hiçbir şey demedim.Şuan tek ihtiyacım olan Okyanus’un ruhunda kalan merhamet kırıntılarıydı. Ve buna ulaşmak imkansızdı.Ölecektim.Kenara atılan tişörtüme baktım. Onun tişörtüne. Soğuk beni öylesine etkilemişti ki, gözlerim karardı. Kulaklarım uğuldamaya başladı ve yere düşmeden önce son duyduğum son şey sirenin çığlık atan sesiydi.

Şimdi Oyla!
[ Toplam: 0 Ortalama: 0]

Bir Cevap Yazın