Kendi Kitaplarım

Kimsesiz 5.Bölüm “Soğuk”

Siren sesleri hala kulaklarımda uğulduyordu. O pis yatağın üzerinde yatmış, gözlerimi açmaya zorluyordum. Bayılmak üzereydim, bunun bilincindeydim fakat kendimi sıkıyordum. Gözlerim açılmıyordu. Kendimi bayılmamak için sıkmaktan başka bir şeye odaklanamıyordum. Atakan’ın sesini duyuyordum fakat boğuktu ve kelimeleri kafamda birleştiremiyordum. Siren sesleri uzaklaştı. Bilincimi açık tutmaya çalışıyordum. Deponun kapısının gürültülü bir şekilde açıldığını duydum. Gürültü, kulaklarıma arsız pençelerini geçirdi. Atakan’ın dışında biri daha vardı ve kavga ettikleri ses tonlarından belli oluyordu. Sesin kime ait olduğunu anlayamayacak kadar derinlerdeydim. Söyledikleri kelimeler beynime kadar ulaşıyor, onları okuyamadan kafamın içindeki deprem onları deviriyordu. Seçemiyordum, anlayamıyordum. İçime akıttığım gözyaşları artık büyük bir okyanustu ve bu okyanus gittikçe bulanıklaşıyordu. Kontrolü kaybetmekteydim. Sıcağa ihtiyacım vardı. Kontrole ihtiyacım vardı. Hera’nın beni bulmasına ve vazgeçmememi söylemesine ihtiyacım vardı. Çünkü tam da şimdi kendimi bırakıyordum; vazgeçmenin asi, yüksek uçurumunda sallanıyordum. Aşağıda dipsiz, geçmiş kokan terk ettiklerim vardı. Ben o kızları oraya kendi ellerimle atmıştım. Zamanı geldiğinde hepsini tek tek gömecektim fakat bunu yapacak cesaret henüz bende yoktu. Anıları terk etmek kolay değildi.

Soğuk ve deprem, beni sarsıyor, son tutunduğum kontrol damarları beni düşmekten son anda alıkoyuyordu. Başım dönüyordu. Ağzıma kadar gelen safra kusma isteğimi daha da arttırıyordu. Soğuğu o kadar çok hissetmeye başlamıştım ki; soğuk bir çift el olup boğazımı sıkıyor, boğumlu parmaklarını şahdamarıma bastırıyordu. Kendimi teslim etmemek için, kontrolün siyah ve petrol mavisi damarlarına, kalan son gücümle tutunuyordum.

İzmir geceleri, gündüzlere nazaran daha soğuk olurdu. Soğuk, buzlu suyla ıslanmış tenimi teslim olmamı istercesine yaladı. Hala kendimi sıkıyordum. Ağzımdan kelimeler dökülüyordu fakat ne söylediğimi ben bile bilmiyordum. Ağzım kurumuştu. İhtiyaç listeme su ekleniyordu. Hızlı adımlar uzaklaştı. Sanırım Atakan gitmişti. Gözlerimi ne kadar istersem isteyim açamıyordum. Kirpiklerim birbirine yapışmış, göz kapaklarım açılmıyordu. Gözlerim, odağını bulmak istercesine göz kapaklarıma tekmeyi savuruyordu. Faydasızdı. Göz kapaklarım açılmamaya karar vermişlerdi.

Hera dehşet dolu gözleriyle beni kendime getirmeye çalışıyor, az önce yaşamak üzere olduğum şeyi atlatacağımızı söylüyordu. Bunları sadece duyuyordum çünkü enkaz beni yok ediyordu. Kimsenin bilmediği uçurumdan atlamak üzereydim. Yankı, elleriyle kulaklarını kapatmış, eğer o siren sesleri olmasa neler olacağını kafasında kuruyordu. Yankı’nın sıcak nefesi, dehşet kokuyordu. Artık etrafımdaki hiçbir şeyi duyamıyordum. Ellerimin ipten çözüldüğünü hissettim ve ellerim hemen iki yanıma düştüler. Yatakta bir ağırlık hissettim. Atakan gitmemiş miydi? Korku bilincime sert bir tokat attığında, sayıkladığım kelime beynimde yankılandı.

”Acıyor.”diye, fısıldıyordum. Bunu kaç kez tekrar ettiğimden emin değildim. Büyük bir el, ellerimi tuttu ve donmuş parmaklarıma masaj yapmaya başladı. Bunun Atakan olmadığına emindim. Gözlerim hala kapalıydı ve kendimi sıkıyordum. Hala aynı kelimeyi tekrarlıyordum,

”Acıyor.”

Sanki tüm acı parmaklarıma toplanmıştı. Soğuk, parmaklarımı ilk önce etkisiz hale getirmiş, daha sonra da parmak uçlarımın her bir kısmını bıçakla kesiyor gibi hissettirmeye başlamıştı. Yara iyileşirken daha çok acırdı. Yara soğukta kendini belli ederdi. Sanırım, geçiyordu. Parmaklarıma hala masaj yapılıyordu. Çok acıyordu. Bu eller, beni kimsenin bilmediği uçurumdan çekti ve kurtardı. Bilincim yerine gelmeye başlamıştı fakat karanlıktaydım, gözlerimi aralamaya çalıştım bu kez başarılıydım.

Gördüğüm şey, merhametin son kırıntısıydı.

Okyanus, parmaklarımın uçlarına masaj yapıyordu. Daha sonra, ellerinin aksine sıcacık nefesini parmaklarıma üfledi. Acı, şaşırma duygumu bile ele geçirmişti. Okyanus, dizlerinin üzerine oturmuş, bir bilinçsizce bakan gözlerime, bir de ellerime bakıyordu. Gözlerini gözlerimden ayırmadan, sıcak dalgasını parmaklarımla buluşturdu. Bedenim titremeye devam ediyordu ama ellerimin acısı geçmeye başlamış, titremesi durmuştu.

Kendimi sıkmaktan sırtımı büyük bir ağrı kapladı. Okyanus bana baktı.

”Kendini serbest bırak. Bu şekilde daha çok canın acır.” Denedim ama yapamıyordum. Acı tüm bedenimi kaplamıştı.

”Sıkma kendini.”dedi, sert sesiyle.

Ruhum çekiliyor sandım. Hiçbir şeyi düşünemeyecek kadar beynim bulanıktı. Okyanus ellerimi bıraktı ve tişörtümün fırlatıldığı yere doğru ilerledi. Parmak uçlarıma tekrar acı salgılanırken, nefesine ihtiyacım vardı. Boşluğa düşmüş gibiydim. İçimde şuana kadar dikilen tüm tuğlalar üzerime düştü. Kaybolmuştum. Hera’nın ve Yankı’nın korku dolu çığlıklarını duyuyordum fakat onlara ulaşamıyordum, onlarda bana.

Tişörtü alıp yanıma geldi.

”Şimdi,”dedi, gri gözlerini titreyen çeneme dikerek. ”ben gözlerimi kapayacağım, ıslak atletini çıkaracağım. Daha sonra da sen beni yönlendireceksin ve bunu, sana giydirip buradan gideceğiz.” Yutkundum ve başımı onaylarcasına sallamaya çalıştım. Ne kadar becerebildiğimi bilmiyordum. Fakat o anlamıştı.

Koltuk altlarımdan tutup beni doğrulttu. Soğuk beni o kadar etkisi altında tutuyordu ki, Okyanus’un ellerini daha yeni hissediyordum. Dizlerimin üzerine doğrulmaya çalıştım. Ceset gibi durduğuma emindim. Bomboş, bulanık bakan gözlerimle yüzünü daha net görmeye çalıştım. Yaşadığıma dair tek belirti titreyen çenemdi. Okyanus gelmeseydi, neler olacaktı. Düşünmeye çalışmam bile daha da dibe itiyordu beni. Başım geriye doğru giderken, Okyanus eliyle başımı tuttu.

”Ayık kal.”

Birkaç dakika kendime gelmemi bekledi. Bu süre zarfında yüzümü, gri gözler esir almıştı. Soğuk beni kendime getirmiyordu fakat artık bayılmayacağımı da biliyordum Gözlerimin odağı tamamen açıldı ve net bir şekilde gözlerini gördüm. Gözlerim uyku arıyordu. Yarı baygın bir şekilde bakıyordum gri küllere. Biraz da olsa kendime geldiğimi anladı ve mor ve mavi damarlı göz kapakları, gri gözlerini örttü. Elleri atletime doğru uzandı. Teni yapışmış atletimi bulduğunda durdu ve kasığımın iki yanından işaret ve orta parmağını içeri soktu. Başparmağıyla atletin dış tarafını tutuyordu. Soğuk elleri tenime dokununca, ani bir refleksle karnımı iki kez içime doğru çektim. İki nefesimde yarım kalmıştı. Çenesi kasıldı, kaşları çatıldı. Hızla atleti üzerimden çıkardı ve dizlerinde duran tişörtü alıp bana doğru tuttu. Gözleri hala kapalıydı. Göz kapaklarındaki mavi ve mor damarlar dikkatimi dağıtıyordu.

”Şuan düz mü tutuyorum?”diye, sordu tişörtü bana göstererek. Sesi çok daha soğuk çıkmıştı.

Kaybolan sesimi buldum. ”Evet.”dedim, fakat sesim pürüzlü çıkmıştı.

Tişörtü eteklerinden tutup, başın girmesi için olan kısma parmaklarını geçirdi. Başımı yavaşça ona doğru uzattım ve tişörtü kafamdan geçirdim. Daha sonra hareket etmeye çalışarak kollarımı zorla kaldırdım. Soğuk tekrar kendini hissettirmeye başlamıştı ve ben artık teslim olmak üzereydim. Titremem hala devam ediyor, içimdeki enkazda eziliyordum. Vücudum çürükler içindeydi. Beni artık ne Hera, ne de Yankı bulabilirdi. Az önce tecavüze uğrayacak olmam, sırtımdaki tuğlalarla birleşmiş beni eziyordu. Tüm yaşadıklarım beni alt etmeye çalışıyordu. Okyanus’a baktım, gözleri kapalı bir şekilde, büyük bir sabırla giymemi bekliyordu. İlk önce sağ, sonra da sol kolumu geçirdim.

”Tamam mı?”diye, sordu. Gözleri kapalıyken bile kaşlarını çatmaktan çekinmemişti. Onaylarcasına bir ses çıkardığımda gri dünya aralandı.

Gözlerimi artık sabit tutamıyordum. Göz kapaklarım ben onları ayakta tutmaya çalıştıkça düşüyordu; tıpkı şimdi içimde düşen tuğla parçaları gibi.

Gözlerim kapandığında yavaşça yatağa düştüm. Okyanus, bir kolunu başımın altından, diğer kolunu da dizlerimin altından geçirerek beni kucağına aldı. Başım geriye düşmüş, ıslak saçlarım kolundan aşağı sarkıyordu. Titriyordum.

Yaklaşık on adım sonra dışarı çıktık. Kendimi artık hiç sıkmıyordum. Kendimi sıkmayı tamamen bıraktığım için hem titriyordum hem de vücudum ağrıyordu. Bayılmaya teslim oldum. Titremem arttı ve bilincim, yokuş aşağı yuvarlanıp karanlığa gömüldü.

Kontrol damarlarım, beni geçmiş kokan dibe göndermeden son anda tuttu ve kirpiklerimin arasındaki gerçek dünya aralandı. Arabanın içindeydim ve ısıtıcı çalıştığı için vücudum sıcağa tepki göstermişti. Arka koltukta yatıyordum. Saatin kaç olduğunu bilmiyordum fakat camdan dışarısı zifiri karanlıktı. Bulanmış beynim berraklaşmaya başladı. Yolda hızla ilerlerken, sokak lambaları yüzüme çarpıyor, daha sonra da beni karanlığa tekrar gömüyordu. Birkaç dakika öylece kaldım. Pantolonumun ıslaklığı rahatsız ediciydi. İç çamaşırlarımda feci ıslaktı. Gözlerimi yavaşça sürücü koltuğuna çevirdim. Ayıldığımı fark etmemiş, direksiyonu sıkarak gazı köklüyordu. Saçları dağılmıştı. Üzerimdekine benzer siyah bir tişört giymişti. Neler yaşadığım fotoğraf karesi gibi gözümün önüne düşerken, ona olan sinirim arttı. Onun yüzünden bu haldeydim. Konuşacak halim dahi yoktu. Kendimi çok yorgun hissediyordum. Ağzım kurumuştu. Yutkundum, boğazım acıyordu. Derin bir nefes aldım. Aldığım nefesi duyunca yüzünü bana doğru çevirdi.

”Gelmek üzereyiz sakın uyuma.”dedi, önüne dönerken. Bir şey söyleyemedim. Hala kendimi bulmaya çalışıyordum. Daha çok sıcağa ihtiyacım vardı.

Birkaç dakika sonra araba durdu. Yavaşça doğruldum ve kapıyı açıp dışarı çıktım. Okyanus, yanıma gelmiş ne yapacağımı tartıyordu. Çok şiddetli bir rüzgar esti. Titredim ve kollarımı kendime sardım. Büyük bir arazinin içine lüks bir ev yapılmıştı. Araba tam evin önünde duruyordu. Karşı tarafta kocaman bir çınar ağacının gölgesi duruyordu. Arazinin etrafı ormandı. Sanırım burayı biliyordum. Bir rüzgar daha esti. Okyanus eğildi ve beni tekrar kucağına aldı. Bu kez bir kız çocuğu gibi tutuyordu beni. Bacaklarım, belinin iki yanından sarkıyor, başım sağ omzunun üzerine düşüyordu. Pantolonumun ıslaklığı tişörtüne geçiyordu. Aldırmadan yürümeye devam etti ve evin kapısını açtı. Ev karanlıktı. Işığı yakmadan, ahşap olduğunu tahmin ettiğim merdivenleri, beni hala kucağında tutarak tırmanmaya başladı. Çok sessizdi. Etrafı cırcır böceklerinin sesi sarıyordu. Bir odanın daha kapısını açtı ve ışığı yaktı. Odaya beyaz ve ahşap rengi hakimdi. Tek siyah yer yatak örtüsü ve tavandı. Beni yavaşça kucağından indirdi. Gri gözleriyle gözlerim buluştu. Bir şeyden emin olmak istermiş gibi gözlerimin içine bakıyordu. Tişörtünün iki yanı ıslanmıştı onun da. Soğuk olan elleriyle kollarımı tutuyordu. Bense ona bomboş gözlerle bakmayı sürdürüyordum. Bir eliyle hala beni tutarken, bir eliyle de hemen yanımızda duran ahşap dolabı açtı. İçinden siyah kalın bir kazak, lacivert bir boxer ve siyah bir eşofman altı çıkardı. Eşofman altına baktı, sonra bana baktı ve koluna hepsini tıkıştırdı. Daha sonra beni odanın içindeki ahşap kapıya doğru yönlendirdi. Kapıyı açtığında hala kolumu tutuyordu. Ona hiçbir tepki vermiyordum.

Büyük bir banyoydu burası. Banyoda duran ahşap tezgahın üzerine, koluna tıkıştırdığı kıyafetleri koydu. Duvarlar buz mavisi fayansla döşenmişti. Duş kabininin kapısını açtı. Sonra tekrar emin olmak istermişçesine gözlerime baktı. İyiydim sadece sıcağa ve uykuya ihtiyacım vardı.

”Sen sıcak bir duş al. Ben aşağıda şömineyi yakayım.”dedikten sonra kapıya ilerledi. Son bir kez bana baktıktan sonra kapıyı sertçe çarpıp çıktı. Şuan neye sinirli olduğunu, neden böyle davrandığını bilmiyordum. Onunla konuşmak istemiyordum. Sıcak suyla bedenimi buluşturacak ve o buz gibi odaya dönecektim. Onun yüzünü dahi görmek istemiyordum. Duş kabine girdim ve üzerimdekileri çıkarıp bir kenara attım. Sıcak suyu açtım ve yavaşça üzerime doğru tuttum.

Ne kadar suda kaldığımı bilmiyordum. Ellerimin yüzeyi buruşmayı başlamış ve banyoyu kalın bir buhar tabakası sarmıştı. Sıcak su beni kendime getirmişti. Suyu kapattım ve duş kabininden çıktım. Kapının arkasında duran, yumuşak görünümlü beyaz havluyu aldım. Saçlarımın suyunu sıktım ve vücudumu kuruladım. Tezgaha bıraktıklarına baktım. Onları giymek istemiyordum fakat benim kıyafetlerimde haşat olmuştu. İlk önce siyaha yakın lacivert boxerı giydim. Biraz bol gelse de belindeki lastik, belimi sarıyordu. Daha sonra kalın ve bana elbise gibi gelecek kazağa baktım. İçi polardı ve sıcak tutacağı açıktı. Bana kendi kıyafetlerini vermişti. Kazağıda giydikten sonra karşımdaki aynaya baktım. Buhar aynadaki görüntümü bulanıklaştırıyordu. Hızla, aynanın üzerindeki nemi sildim.

Kazak, dizlerimin tam bir karış üzerindeydi. Gözlerim yüzümü buldu. Bitkin görünüyordum. Saçlarımdan damlayan sular zemine ufak izler bırakıyor, hafif sesler çıkarıyordu. Başım patlayacakmış gibi ağrıyordu. Kazağın kolları uzundu, dirseklerimden tutup bileklerime kadar çektim. Tezgahın üzerindeki eşofmanı aldım. Giydim fakat hem bol gelmiş hem de, bacakları uzun gelmişti. Boyunun farkında değil miydi? Penguene dönmüştüm. Hemen eşofmandan kurtuldum ve tek kuru kalan, sabah giydiğim dizlerimin üzerinde biten siyah çoraplarımı ayaklarıma geçirdim. Saçlarımı havlunun verdiği yardımla nemli kalana kadar kuruladım. O aptal şeklini almaya başlamıştı ama diplerim hala ıslaktı.

Banyodan çıkıp soğuk yatak odası olduğunu düşündüğüm yere girdim. Yatağın üzerine oturdum. Sırtımı yatağın başlığına vermiş, düşüncelerde boğulmaya başlamıştım bile.

Hera ve Yankı, ilk defa birlik olup üzerimdeki enkazı kaldırmaya çalışıyorlardı. Ben tecavüzün eşiğinden dönmüş o kızdım ve bu beni dibe doğru çekiyordu. Sesler netleşmeye başladı ve kollarımdan tutulup enkaz altından çıkarıldım. Vücudum çürükler içinde kalmıştı. O an gözlerimin önüne geldikçe derin bir ağlama arzusu beni sis tabakası gibi sarıyordu.

Yapmayacaktım.

Kapı açıldı ve Okyanus içeri daldı. Ona bakmıyordum bile.

”Aşağı.”dedi, buz kadar soğuk sesiyle. Ona bakmadım. Sinirlendiğini belli eden sesiyle tekrarladı,

”Aşağı.” Zaten ne zaman sinirlenmemişti ki. Ona cevap vermedim.

”Aşağı!”diye, bağırdığında. Yandaki masadan destek alarak ayağı kalktım.

”Senin yaptıklarının bedelini ben ödüyorum.”diye, bağırmaya çalıştım fakat sesim pürüzlüydü. Bana doğru bir adım attı.

”Az önce tecavüze uğrayacaktım. Senin yaptıklarının bedelini ben ödeyecektim, hem de bedenimle.” Bana son derece sert olan bakışlarını yolladı. Bir adım daha attı ve sırtım duvara dokundu.

”Ödemedin ve ödemeyeceksin.”dedi, sinirli sesiyle. Ona hem sinirli, hem de şaşkın bakışlarımı yolladım. Bu kadar yakın olması iyi değildi.

”Ne diyorsun?”diye, sordum kaşlarımı çatarak.

”Seni kurtardım.”dedi, direkt gözlerime bakarak. Devam etmesine izin vermedim.

”Bir tekme de senin atman için mi?”diye, sordum alay dolu sesimle.

”Benimle kalıyorsun.”dedi, gözlerinin hareleri ortaya çıktı; beyazlardı. Kendini bir adım geri çekti. Ona soru işaretleriyle dolu bakışlarımı yolladım.

”Benimle kalıyorsun.”diye, tekrarladı.

”Asla!”diye, çıkıştım. Ne dediğinin farkında mıydı?

”Sen en tehlikeliyi bulmuşsun kızım.”dedi, sert sesiyle. ”En tehlikeli benim. Benimle kalıyorsun, çünkü seni kurtardığımda gerçekten bir yem olduğunu anladılar.”

”Ben yem falan değilim.”diye, bağırmaya başladım.

”Değilsin. Olamazsın da. Onlarla eğlenmek istiyorum. Ölmeyi mi tercih ederdin?”diye sordu, tek kaşını kaldırarak.

” Benim hayatımı, kendi eğlencesi için tehlikeye atan biriyle kalmak mı? Senin yanında kalmaktansa, ölmeyi tercih ederim.”diye çıkıştım. Dişlerini sıktı ve bakışları gözlerimi buldu.

”Ne yazık ki tercih hakkın yok. Sana ölmek için yalvaracağın şeyler yaparlar. Seni çok güzel kandırırlar.”dedi ciddi bir sesle. Haklıydı. Az önce olanlar büyük kanıtıydı.

”Senden nefret ediyorum.”dedim, fısıltıya dönen sesimle. Aldırmadı. Zaten aldıracağı biri değildim.

”Aşağı.”dedi, elleri kadar buz tutmuş sesiyle. O önde ben arkada, merdivenlerden aşağı inmeye başladık. Şöminenin çıtırtısı, her basamakta daha da yakınlaşıyordu. Şöminen önünde karşılıklı iki tane büyük beyaz puflar bulunuyordu. Bir tanesine oturdum ve başımı geriye doğru yatırdım. Okyanus, karşımdakine geçmişti. Bakışlarının ağır yükünü gözlerim kaldıramayacaktı. Ona bakmadım. Çıkan tek ses, şömineden yanan odunların çıkardıkları sesti.

Neredeyse on beş dakika o şekilde durdum. Daha sonra başımı kaldırıp, yorgun bakışlarımla etrafı süzmeye başladım. Boydan boya cam, perdelerle örtülmüştü. Camın tam çaprazında, iki kişinin rahatlıkla uzanabileceği, geniş beyaz bir koltuk duruyordu. Yüzümü ona doğru çevirdim.

”Uyumak istiyorum.”dedikten sonra yukarı çıkmak için ayaklandım.

”Yukarıda soğuktan geberirsin sen.”dedi, yüzüme bile bakmadan. İçki içiyordu. Yorgun olmasam gözlerimi devirirdim. Kaşlarımı çatıp, geniş koltuğa doğru ilerledim ve oraya uzandım.

”Umarım orada sen geberirsin.”dedim deli cesaretimle.

”Uyumadığımı biliyorsun.”dedi, içmeye devam ederek. Sesi az öncekinin aksine nazaran sakin ve sessiz çıkmıştı.

Günlerce uyanmamak istiyordum. Çok geçmeden yorgun gözlerim kapandı ve kendimi uykuya teslim ettim.

Gece boyunca birkaç kez uyanmıştım. Okyanus, pufların birine ayağını uzatmış, öylece şöminedeki alevlere bakıyordu. Her uyandığımda bu şekildeydi. İlk iki uyanışımda, elinde içki şişesi vardı. Işığı kapatmış alevleri izliyordu. Yandan profilini izledim uykuya dalarken bende. Turuncu ateş yüzünü sarıyordu. Kirpiklerin gölgeleri elmacık kemiklerine dokunuyordu. Uykusuzluktan olduğunu tahmin ettiğim, gözlerinin altındaki hafif morluk ve gözlerinin çevresindeki kızarıklıklar onu tamamlıyordu.

Üçüncü kez uyandığımda şafak çoktan sökmüştü. Okyanus, yerinde değildi. Karşıda duran mutfak tarzı yere baktım. Orada da yoktu. Başımı yastıktan kaldırdım. Şömine sönmüş, soğuk kendini hissettirmeye başlamıştı. Üzerimde, nereden geldiğini anlamadığım, beyaz yumuşak battaniye örtülmüştü. Onu alıp kendime sardım ve ayağı kalktım. Mutfağa doğru ilerledim. Çok geçmeden kapı açıldı ve Okyanus, elinde büyük bir kasanın içinde kesilmiş odunlarla içeri girdi. Üstü toz içindeydi. Gözleri ilk olarak yattığım koltuğa gitti. Fakat ben tam arkasında kalan, mutfak tezgahının önünde dikiliyordum. Etrafı süzdü ve sinirinin kokusu, soğuktan kızarmış burnumu sızlattı. Büyük kasayı yere bıraktı ve mutfak tezgahına döndü. Kaçmamıştım işte buradaydım. Zaten nasıl gidebilirdim ki? İfadesini bozmadı. Yere bıraktığı kasayı tekrar aldı ve şömineye doğru ilerledi. Şöminenin önüne eğildi, odunları içine yerleştirip, kısa bir süre içerisinde alevlendirdi. Daha sonra ayağa kalkıp üzerine baktı. Merdivenlere doğru çıkarken bana baktı ve gözden kayboldu.

Yokmuşum gibi davranıyordu, her zaman yaptığı gibi.

Sıcak kendini hissettirmeye başladığında, gece boyunca yattığım koltukta oturuyordum. Battaniyeyi katlamış, koltuğun koluna koymuştum. Sıkılmıştım. Ayağı kalkıp perdeyi açtım. Burayı biliyordum. Burası Gaziemir yakınlarında, hikayesi bulunan eski bir çiftlikti. Herkes bilmezdi burayı. Ormanın derinliklerindeydi ve burada bu evden başka hiç kimsenin evi yoktu. Buraya geldiğimde gördüğüm, binlerce yıllık çınar ağacının, birkaç metre yakınında eski çitlikten kalan enkaz evler duruyordu. Bunun dışında hiçbir yapay şey bulunmuyordu. Okyanus’un burayı nasıl keşfettiğini bilmiyordum. Enkaz halinde, onlarca yıl önce yanmış olan iki eve baktım. Buranın hikayesini biliyordum; acı, kalp kırıklığı ve kimsesizlik kokuyordu. Acaba Okyanus biliyor muydu?

Merdivenin zeminine bıraktığı ayak sesleri tüm dikkatimi dağıttı. Başımı yavaşça pencereden çevirip ona baktım. Siyah bir eşofman altı ve lacivert bir tişört giymişti. Saçlarındaki nem, duştan çıktığının kanıtıydı. Gözleri beni buldu ve sinirini soludum. Hızlı adımlarla yanıma gelip, perdeyi bir hışımla çekti.

”Perdeyi açmak için izin aldın mı?”diye, bağırdı. İşte şimdi gerçekten öfkesini solumuştum. Onunla konuşmayacaktım. En ufak şeye öfke duyan sinir hastasının tekiydi. Arkamı dönüp gidiyordum ki, geçenlerde tutup morarttığı bileğimi sert bir şekilde tekrar tuttu ve beni kendine çevirdi. Yüzüm acıdan buruşunca, bağırmak için araladığı ağzını kapatıp bileğime baktı. Morluğu görünce kaşları iyice çatıldı.

”Bileğine ne oldu? Atakan mı yaptı?”diye, öfkeyle tısladı. Siniri bana mıydı?

Bileğimi ondan çekmeye çalıştım fakat buna izin vermedi. Konuşmak istemiyordum.

”Bunu o şerefsiz mi yaptı?”diye, sordu. Havayı oksijen yerine öfke sarmıştı.

”Senin eserin.”dedim, boş sesimle. Bileğimden gözlerini ayırıp, gözlerime baktı. Boşluğundan faydalanarak, bileğimi soğuk ellerinden kurtardım. Gidip, şöminenin önünde duran puflardan birine oturdum ve bileğimi canımı yakmadan ovmaya başladım. Adım sesleri, mutfağa doğru ilerledi. Elinde beyaz kupasıyla geçip karşıma oturdu. Sıcak kahvesini yudumlamaya başladı. Başımı ona doğru kaldırdım. Alevleri izliyordu, tüm gece yaptığı gibi. Koyu kestane saçlarının bazı tutamları kurumuş, bazılarıysa hala ıslaktı. Bir eliyle saçlarını dağıttı ve sıktığı kemikli çenesini sıvazladı. Sakalları kendini belli etmeye başlamıştı. Onu izlememeliydim. Şuandan itibaren onu izlemeyi kendime yasaklamıştım. Bakışlarımı alevlere çevirdim. Önüme düşen saçlarımı elimin yardımıyla geriye doğru attım.

”Mutfakta bir şeyler atıştır.”dedi, bomboş sesiyle. Kalktım ve mutfağa doğru ilerledim. Bakışlarını sırtımda hissedebiliyordum. Gidip buzdolabını açtım ve içinden birkaç dilim peynir çıkardım. Daha sonra çekmeceleri karıştırıp ekmek buldum ve peyniri içine yerleştirip, bir kahve yaptım. Bir sandalyeyi çektim ve kendimce yaptığım tostu yemeye başladım. Kendimi çok yorgun ve hasta hissediyordum. Boğazlarım acıyordu ve çok üşüyordum. Okyanus’la ne konuşacak, ne uğraşacak, ne de ona laf yetiştirecek kadar güçlüydüm. Her an yığılabilirmişim gibi gribin ilk belirtilerini sırtıma yüklenmiştim. İçimin ne durumda olduğunu bilmiyordum. Herkes sessizliğe ve karanlığa gömülmüştü. Bu sessizlik beni zora sürüyordu. Nerede gaza basacağımı, nerede frenleyeceğimi bilmiyordum ve tek yaptığım bu evde, bu acı veren adamla durmaktı. Bu işte kesinlikle teyzesinin bir parmağı vardı, yoksa Okyanus’un bunların hiç birini yapmayacak kadar merhametsiz olduğuna adım kadar emindim. Evet, beni bir şekilde kurtarmış ve buraya sığındırmıştı fakat bu dün gece tecavüze uğramanın eşiğinden dönmediğim anlamına gelmiyordu; ya da ölümün.

Yemeyi bitirdikten sonra hasta adımlarla, yattığım koltuğa oturdum ve kahvemi içmeye başladım. Okyanus, ben yokmuşum gibi davranmaya devam ediyordu. Daha sonra ayaklandı ve merdivenleri tırmanmaya başladı. Etrafta olmaması beni daha sakin biri yapıyordu. Şömine cehennem gibi yanıyor, bense buzullarda kalmış gibi donuyordum. Kahve kupasını ahşap zemine bırakıp, katladığım battaniyeyi boynuma kadar çektim. Olduğum yere kıvrılırken sırtımı boşluğa doğru döndüm. Başım, geniş koltuğun yumuşak kumaşına dokunuyordu. Kendimi biraz daha oraya doğru yanaştırdım ve arkam, bir kişi sığacak kadar boş kaldı. Çok geçmeden titremeler eşliğinde, uykunun her şeyi unutturan kollarındaydım.

Gözlerimi açtığımda, suyun üzerinde yürüyor vaziyette buldum kendimi. Güneş tenime yakıyor, suyun sıcaklığı ayak parmaklarıma her dalgada çarpıyordu. Gülümsedim ve suyun üzerinde yürümeye devam ettim. Kollarımı iki yanıma açtım. Ilık rüzgarı iliklerime kadar hissettim. Deniz kokusu burnuma dolunca gözlerim kapandı ve bu kez kendimi beyaz ip askılı, dizlerimin üzerinde olan ince elbiseyle karın üzerinde yalınayak buldum. Elbisem yırtık ve eskiydi. Binlerce kez düştüğümü belli eden çamur ve kurumuş topraklar üzerimden yuvarlanıyorlar, karlı zemine düşüp yok oluyorlardı. Kollarım ve yüzüm is olmuş simsiyahtı. Dizlerimde kabuk bağlayan birçok yara vardı. Kar yağmaya devam ediyor, ayaklarım soğuğu hissetmiyordu. Kollarımı kendime sarıp yürümeye başladım. Her yürüdüğümde, ayaklarımın altına bıçaklar batıyordu. Acı, soğukla birlikte nefesimi kesiyordu fakat ben yürümekten vazgeçmiyordum. Acıyla yumduğum gözlerimi tekrara açtım. Karın üzerinin nokta nokta kızıllığa büründüğünü gördüm. Bu ayaklarımın zemine bıraktığı kandı. Gözlerim dizlerime çıktı ve kabuk bağlayan yaralar sıyrılmış, tekrar oluk gibi kanıyordu. Bunun nasıl olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Dişlerimi sıktım ve yürümeye devam ettim. Bu kez ayak basmadığım yerlerde kan kızılı olmuştu. Şaşkınlık hissi, acıyı bastırdı ve gözlerim birini arıyormuş gibi etrafı süzdü. Canım olabildiğince yanıyor, sessiz çığlıklarımı yutuyordum. Başımı sağa doğru çevirince, solumdan Okyanus’un bedeni hızlıca geçip gitti. Bir süre sonra gözlerinin griliğinde bir bulut oldu ve yağmur olup üzerime yağmaya başladı. Yağmur suyu normalin aksine sıcaktı ve tenimi hem yakıyor, hem de sıcaklık ihtiyacını karşılıyordu. Hem iyileştiriyor hem de zarar veriyordu. Gözlerimi buluta çevirdim, etrafı kül kokusu sarmıştı. Pürüzlü sesimle bağırmaya çalıştım, fakat sesim fısıltıdan farksızdı.

”Canımı yakıyorsun.”

Başımdaki keskin ağrıyla uyandım. Ağrı o kadar sivrileşiyordu ki, tüm hücrelerime batıyor gibiydi. Saçlarım terden boynuma yapışmıştı. Kafam allak bullaktı. Gözlerimi açmayı inatla reddediyordum. Gördüğüm rüyanın etkisiyle, dişlerimi sıkmıştım. Üşüme hissi tekrar bedenime sarılınca ellerimle battaniyeyi aramaya başladım ama yoktu. Yapışmış kirpiklerimi araladım. Terim soğumuş, çenem yine titremeye başlamıştı. Yataktan yavaş hareketler eşliğinde doğruldum. Her yerime sanki toplu iğne batırıyorlarmış gibi canım acıyordu. Çok kötü hastalandığımı biliyordum. Gözlerim tamamen odağını bulduğunda, oturmuş ve dizlerimi kendime çekmiştim.

”Donuyorum.”diye, fısıldadım. Okyanus, mutfaktan çıkıp yanıma geldi. Başımı dizlerime yasladım. Ona gerçekten bakmak bile istemiyordum. Haftalardır rüyalarıma oyunculuk yapıyordu. Bu bilinçaltımı bile yoruyordu.

Birkaç dakika o şekilde bekledim. Sessizlik uzun sürünce gittiğini düşünüp kafamı kaldırdım. Önümde dikiliyordu. Gözleri, gözlerimle buluştu. Kurumuş ağzıma rağmen yutkundum. Suya ihtiyacım vardı, birden su içmek için ayağa kalkmamla sert göğsüne çarpmam bir oldu. Kollarımdan tutup, beni kendinden uzaklaştırdı ve hasta bakan gözlerime baktı. Yüzümü inceledi, gri gözleri en son titreyen çenemi buldu. Gözleri kül rengiydi fakat soğuk bakışları titretecek türdendi.

”Ellerin buz gibi, üşüyorum.”dedim, yarı baygın hastalıklı gözlerimle ona bakmaya çalışarak.

”Sende yanıyorsun.”dedi, dümdüz bir ifadeyle. Saçlarım önüme dökülüyordu. Sanki her an yere yığılabileceğimi anlamış gibi bir eliyle beni tutmaya devam etti, diğer eliyle de saçlarımı parmaklarıyla geriye doğru yatırdı. Bunu yaparken soğuk eli alnıma dokunmuştu.

”Ateşin var.”dedikten sonra, beni merdivenlere yönlendirdi. Bir yandan sinirle soluyor, bir yandan da söyleniyordu. Buzlu suyu başından aşağı yeseydi o da böyle olurdu. Aptal, sanki benim suçummuş gibi davranıyordu.

”Sen tam bir belasın kızım.”dedi, öfke dolup taşıyordu hem sesi, hem de ifadesi. Bir yandan da beni resmen yukarı sürüklüyordu. Nasıl olduğunu anlamadan kendimi duş kabininin içinde buldum. Sırtım soğuk fayansa dokundu. Kalın kazaktan bile soğukluğu ciğerlerime kadar işlemişti.

”Uğraşma o zaman.”diye, bağırmamla buz gibi suyu bana doğru tutması bir oldu. Aniden nefesim kesilirken, konuşmaya çalışıyordum. Başarısızdım. Amacı cidden beni öldürmek miydi? Zaten hastaydım. Ona sinirle bakmaya çalıştım ama hastalıklı ve baygın bakışım buna izin vermiyordu.

Dakikalarca beni soğuk suya terk etti. Kollarımın birini kendime sarıyor, diğerini ise ona doğru tutup durması için yalvarıyordum. Suyu kapattı.

”Böyle susarsın işte.”dedikten sonra kapıdan çıktı. Ben hala titremeye devam ediyordum. Hatta daha da artmıştı. Dişlerim birbirine hızlıca çarpmaktan kırılabilirdi. Çok geçmeden, elinde siyah ve koyu gri arasında kalmış bir kazak, yine lacivert bir boxer ve lacivert, uzun olduğunu tahmin ettiğim çoraplarla geldi. Nihayet boyumun farkına varabilmesine şaşırmıştım.

”Giyin. Hemen aşağı gel. Seni yine o soğuk odada bulursam, bu sefer ben bayıltırım.”dedi, sesi tehditkardı.

Kapıyı kapatınca arkasından ona dil çıkarmaya çalıştım fakat dişlerimin birbirine çarpması, dilimi sıkıştırmama sebep oldu. Ağzıma metalik kan tadı yayılırken, somurttum.

Giyindikten sonra aşağı indim. Kendimi hemen geniş koltuğa attım. Okyanus, sinirle etrafta bir sağa bir sola gidip geliyordu. Allah aşkına ne yapmıştım? Sanki hasta olmayı ben istiyordum. Sanki tüm bunların sorumlusu bendim ve ondan yardım dileniyordum. Bana bela demişti ama asıl bela kendisiydi. Ondan nefret ediyordum. Telefonunu eline aldı ve kulağına götürdü.

”İyiyim teyze.”dedi, direkt olarak. Söylemiştim, bu işte teyzesinin parmağı vardı. Gözlerini yumdu, sanırım teyzesi bir şeyler söylüyordu.

”Yanımda.”dedi, bana gözlerini çevirerek. Kaşları çatıktı, yine. Öyle bir bakıyordu ki, kendimi saydamdan hissediyordum. Hastalığın virüsüyle savaşan hücrelerime kadar gördüğü hissine kapıldım. Rahatsız olduğumu anlamış olacak ki, gözlerini benden ayırıp, pencereye doğru baktı. Teyzesini dinledikten sonra,

”Yaptım.”dedi, kısa cevaplar veriyordu. Büyük bir sabırla teyzesini dinliyordu fakat içinde kabarmakta olan öfkesini görebiliyordum. Gerçekten, niye böyleydi? En ufak şeye sinir oluyordu. Bir kez bile onu normal görmüyordum; her zaman sinirliydi. Ya da sadece bana karşı. İkinci seçenek daha uygun geldi.

”Bak teyze,”dedi sesini yükselterek. Oturduğum yerden biraz sıçrasam da belli etmemiştim. ”Bir hafta burada, benimle kalacak. Etraf sakinleşsin, merkeze döneceğiz.”diye devam etti. Bir hafta mı? Benim gelecek hafta sonu Antalya’ya gitmem gerekiyordu. Okyanus ise onunla kalmama kararlıydı.

”Evet teyze, bundan sonra hep benimle.”dediğinde, yutkundum. Bu sefer gerçek anlamda bağırmıştı. Boğazındaki damarların patlayacağını düşünmüştüm. Ona karşı gelmeliydim fakat şimdiki siniriyle beni boğazlayabilecek bir potansiyele sahipti. Koltuğa sindim. Telefonu kapattı ve kendini yanıma doğru attı. Başını koltuğun gerisine doğru yaslayıp, gri küllerini, mavi mor damarlarla süsleyen gözkapaklarıyla örttü. Derin derin nefesler alıyordu. Kendini kontrol etmeye çalıştığı belliydi. Deniz gibi kokmasının yanı sıra taze nane yaprağı gibi kokuyordu. Ferahlatıcı bir kokusu vardı. Koku, aramızdaki birkaç santimden burnuma doldu.

Yaklaşık yirmi dakika derin nefesler eşliğinde gözleri kapalı bir şekilde durdu. Nefesi düzene girdiğinde, ayağı kalktı. Bana doğru dönüp, uzun işaret parmağını salladı.

”Nasıl iyileşiyorsan iyileş. Sesini bile duymak istemiyorum.”dedikten, sonra üçerli beşerli merdivenleri tırmandı. Bakışlarımı ondan çekerek, pencerenin aralık kalan kısmından dışarı baktım. Gökyüzü çoktan karanlığı kucaklamıştı. Burada hiç ışık olmadığı için gökyüzündeki tüm yıldızları gördüğüme yemin edebilirdim.

Okyanus’un neden böyle olduğuna bir türlü açıklık getiremiyordum. Hayatı hakkında bilgim çok azdı. Teyzesinden öğrendiğim kadarıyla, kabul ediyorum çok zor şeyler yaşamıştı. Onun yerinde ben olsam bu kadar güçlü durabilir miydim? Bilemiyordum. Tüm bunları yaşamamış kadar yenilmez duruyordu. Ya da yaşadığı için yenilmezdi. Bir bilinmezlik daha beynime doldu. Bu yüzden ona ne gerçekten sinirlenebiliyor, ne de gerçekten nefretimi arttırabiliyordum. Çünkü bana anlayışlı olmam gerektiği öğretilmişti. Kendi içinde savaşları vardı, bunu gri küllerde görebiliyordum. Ellerinin soğuğu aksine, içinde bir cehennem taşıyordu. Kalbinin soğuğu ellerine vurmuştu. Ruhu cehennemdi.

Ayağı kalktım ve duvardan destek alarak mutfağa doğru ilerledim. Hastalığın bedenime armağanı olan yorgunluk, tüm bedenimi kucaklıyor, et kırığı olmuş hissi veriyordu. Attığım her adımda canım biraz daha acıyor, nefesim biraz daha kesiliyordu.

En sonunda kendimi mutfakta bulduğumda, mutfak dolabından büyük bir bardak aldım. Mutfak tezgahına dokunduğumda, elim otomatik olarak kendini geri çekti. Grili siyahlı granit buz gibiydi. Elimi tekrar, bunun bilincinde olarak soğuk granite koydum ve çeşmeyi açıp suyu bardağa doldurdum. O kadar çok susamıştım ki, nefessiz bir şekilde suyu bitirdim. İçim yanıyordu. Koltuğun yanına iki bardak su götürmeyi planlıyordum, çünkü sürahi bulamamıştım. Hafifçe parmak uçlarıma kalkarak tekrar büyük bir bardak almaya çalıştım. Bardak, nemli elimden kaydı ve soğuk granitin üzerinde gürültülü bir şekilde patladı. Parçalar, gri siyah granitin üzerine dağılırken hızlı bir şekilde onları toplamaya çalıştım.

Bu benim içimde patlayan cam parçalarına benziyordu.

Ben ne zaman toplamaya çalışsam daha çok cam patlıyor ve her yeri buzlu cam parçaları donatıyordu içimde. Ne kadar toplarsam toplayayım, hep bir yerde görmediklerim oluyor ve zamanı geldiğinde ayaklarıma batıp daha çok yaralanmama sebep oluyordu. Hem Hera’nın hem de Yankı’nın ayaklarının altı, derin yara izleriyle doluydu. Tek bir fark onları ayırt etmemi sağlıyordu. Hera, bu zamana kadar daha çok camların üzerine yürümeye devam etmiş, onlara karşı savaş açmıştı. Yankı ise her cam kırığında oturup ağlıyordu. Onları bu şekilde ayırt edebiliyordum. Güçlü profili çizen Hera, her daim sessiz kalıp ağlayan ise Yankı olurdu. Hera’nın içindeki sessiz çığlıkları duymak zordu. Yankı’nın gürültülü çığlıklarını her nefesimde hissedebilirdiniz.

Vücudum gibi ellerimde titriyor, parçaları toparlamamı zorlaştırıyordu. Merdivenden koşar adım inen sesler, kalbimin de koşmasına sebep oldu. Arkamı bile dönmeden toparlamaya çalıştım. Okyanus’un varlığını çaprazımda hissettim. Yanıma doğru yaklaşıp, omuzlarımdan tuttu.

”Sana sesini bile duymak istemediğimi söylemedim mi?”diye bağırdığında, ellerinden kurtuldum ve ona aldırmadan toplamaya çalıştım. Bu kez bir cam parçası avucumun içine, sol elimin başparmağının başladığı yere girdi ve kısa ama derince yardı. Canımın acısıyla inledim. Okyanus’un gözleri elimi buldu ve aniden elimi tutup suyu açtı.

”Aptal.”dedi, normal bir sesle. Acıdan gözlerimi kıstım.

”Kes şöyle demeyi artık. Canım yanıyor.”diye, tısladım bende.

”Kapa o küçük ağzını.”diyince, ona acıdan fazla sinirle baktım. Kan durmuyordu. Suyu kapattı ve elimi bırakmadan, yan tarafında duran çekmeceyi açtı. İçinden bir bez parçası çıkardı. Elimi bırakmadan, bezi ağzının yardımıyla yırttı. Yırtılan ses kulaklarımı tırmalarken, ona şaşkın gözlerle baktım. Okyanus, düz bir ifadeyle başparmağımın ilk eklem yerinde bulunan derin yarayı sarmaya başladı. Acıdan fazla yanma hissi tüm parmaklarıma dolanıyordu. Kendimi sıktım. Okyanus, beze son düğümü attıktan sonra gri gözlerini gözlerimle buluşturdu. Bunu yaparken biraz eğilmek zorunda kalmıştı.

”Sen hiç ağlamaz mısın?”diye, sordu. Ses tonu normaldi. Bu soru beni pek şaşırtmamıştı. Çünkü can yakıcı şeyler yaşamıştım ve yanında bir kez olsun ağlamamıştım. Şaşırdığım şey Okyanus’un bunu bana sormasıydı, bu beklenmedikti.

”Ağlamam.”dedim, elimi soğuk ellerinin arasından kurtarırken.

Yine duvardan destek alarak salona doğru ilerledim. Koltuğa uzanıp, sırtımı ona doğru döndüm. O da şöminenin önündeki puflardan birine oturmuştu. Şuan onu görmediğim için çok memnundum. Elimin acısı, titrememi hafifletmişti fakat soğuktan iki büklüm olmuş yatıyordum. Uykum yoktu, çok uyumuştum zaten. Sadece midem bulanıyordu. Kusmamak için, gözlerimi sıkı sıkı yumdum.

Ne kadar öyle kaldım bilmiyorum. Okyanus’un adım sesleri mutfağa doğru gitti. Kırık camların, granitle birleşip çıkardığı uğursuz ses kulaklarıma geldiğinde, Okyanus’un kırıkları toparladığını anlamıştım. Bu içime tuhaf bir his oturtmuştu. Hani yokuş aşağı arabayla ya da bisikletle inerken, midenize hoş bir sancı saplanırdı. Bu sancının aynısını nedensizce kalbimin üzerinde hissettim. Sanki elinin değdiği cam parçaları bana aitti. Onları her toplayışının sesini kulaklarımda hissettiğimde, biraz daha sancılandım. Bu hisse engel olamıyordum.

”Siktir.”diye, tısladığını duyduğumda yataktan doğruldum. Elini tutmuş, buradan benim görebildiğim kadarıyla onun da aynı yerine saplanan cam kırığını çıkarmaya çalışıyordu. Kendimi hızlı olmaya çalışarak mutfağa attım.

”Dur.”dedim, cam parçasını çıkarmasına yardım ederken. Elim benden habersiz soğuk eline ulaşmıştı. Düz bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Yavaşça cam parçasını çıkardığımda, onun yaptığı gibi bez parçasını yırttım ve parmağını sardım.

”O kadar da derin değil.”dedim, bana hala düz bir ifadeyle bakıyordu. Tuttuğum yaralı elini bıraktım. Burnumu çektikten sonra yattığım koltuğa döndüm. Yerde duran battaniyeyi gördüğümde sevindim ve örtünüp tekrar yattım. Merdivenden gelen ağır adım sesleri Okyanus’un yukarı çıktığına işaretti.

Gece çoktan olmuştu ve midem çok fena bulanıyordu. Kendimi kusmamak için tutuyordum. Fena üşüttüğümün farkındaydım ve şömine sönmüştü. Dakikalarca kusma isteğimi geri yollamaya çalıştım. Safra genzime kadar geliyor, yutkunmamla geri yerine dönüyordu. Bu döngü kaç kez tekrarlandı, bilmiyordum. Bildiğim tek şey; kendimi daha fazla tutamayacağımdı.

Koşar adımlarla, elim ağzımda dış kapıya yöneldim. Kapıyı açmamla, çorabın izin verdiği kadar açıkta kalan bacağımı soğuğun ısırdığını hissettim. Kapıyı o kadar sert açmıştım ki, kapının tokmağı duvara çarpmıştı. Koşarak, evin yakınlarındaki bir ağacın önüne geldim ve ağaçtan destek alarak kusmaya başladım. Öğürmelerim şiddetlenirken, biri gelip saçlarımı eliyle sıkıca toplayıp, sırtımı sıvazlamaya başladı. Bu kişinin Okyanus olduğunu bilmek o kadar da zor değildi. Öğürmelerim bitince, başımı kaldırdım.

”Sen gerçekten iyi değilsin.”dedi, ifadesiz sesiyle. Sonunda anlayabilmişti. Şaka yaptığımı falan mı sanıyordu?

Daha sonra hemen yanımızda bulunan kuyudan suyu çekti. Bir eliyle hala saçlarımı tutuyordu. Suyu avuçlarıma döktüğünde ağzımı birkaç kez çalkaladım ve yüzümü soğuk suyla yıkadım. Kendimi daha rahatlamış istiyordum. Yüzüne bakmaya cidden çekiniyordum. Neden tiksinmemişti? Karanlığın varlığına şükür sundum.

İşim bittiğinde omuzlarımdan tutup, beni eve doğru yönlendirdi.

”Küçük bir kız çocuğusun. Bir de kusmuğunla uğraşıyorum.”diye, sinirle söylendi. Derin nefeslerle,

”Uğraşma, git.”dedim, kendimi tekrar koltuğa atarken. Bana ters bir bakış atıp, elini telefona götürdü.

”Çok konuşma.”dedikten, sonra bir numarayı tuşladı.

”Onur, hala İzmir’de misin?”diye, sordu. Uzun bir sessizlik.

”Evet saat gecenin üçü ama ben buraya gelmeni istiyorum.”dedi, sinirle. Ona hayretle baktım.

”Gelince görürsün, eski çiftlikteyim.”dedikten sonra telefonu kapattı ve yanımdaki boşluğa fırlattı. Yattığım yerden doğruldum.

”Onur geliyor. Daha fazla kusmanı istemediğim için.”dedi, ona düz bir şekilde baktım ve hiçbir şey demeden beklemeye başladım. Daha sonra pazar gününe giriş yaptığımız aklıma geldi. Yarın pazartesiydi ve okul vardı.

”Yarın okula gitmem gerekiyor.”dedim, ona bakarak.

”Teyzem raporu halletti bile. Yarın gidip okuluna veririz.”dedi, normal bir tınıda. Ona daha çok hayretle baktım. Adam her şeyi planlamıştı. Bir hafta burada ders çalışmak hem üniversite sınavı için, hem de Okyanus’tan kaçmak için iyi bir yöntem olabilirdi.

”Evime gidip kitaplarımı da alabilir miyiz? Üniversite sınavına hazırlanıyorum.”dediğimde, onaylarcasına başını salladı. Böylelikle ona olan nefretimin alevi söndü. Okulda tüm dersler boş geçiyordu, sadece test çözüyorduk. Bu benim daha çok işime gelirdi. Eksik konuları da tekrar edebilirdim.

Çok geçmeden, patika yoldaki arabanın sesi yaklaştı ve motoru durdu. Kapı çalınca Okyanus gidip, kapıyı açtı. Onur’un uykulu gözleri beni bulunca, kocaman açıldı. Sonra Okyanus’a döndü. Okyanus yanıma doğru gelirken, Onur kapıyı kapattı ve şaşkınlık kokan bakışlarıyla bir bana bir de Okyanus’a bakmayı sürdürdü.

”Neler oluyor?”diye, sorduğunda Okyanus ben cevap veremeden konuşmaya başladı.

”Uzun hikaye. Kız hasta, kusuyor ve ateşi var.” Ben yokmuşum gibi konuşuyordu. Onur’un gözleri beni buldu,

”Seni yeniden görmek güzel Hera.”diyince ona zorla gülümsedim. Okyanus’un dik bakışları, Onur’u buldu.

”Neyin var?”diye sorunca çantasını açıp, adını bilmediğim, nefesimi dinlemek için olan aleti çıkardı.

”Dediği gibi. Ateşim var, kusuyorum ve öksürük başladı.”diye, yanıtladım. Onur, başını salladı.

”Sırtını açta bir dinleyelim.”dediğinde, Okyanus’un sert sesi, gecenin sessizliğini delip geçti.

”Sende ne sırt meraklısı çıktın. Hasta işte. Gereken ilaçları söyle, biz alırız.” Onur ona dümdüz baktı. Benim arkamda kaldığı için Okyanus’u göremiyordum.

”Okyanus, dinlememiz gerekiyor.”dedi, Onur sabırlı bir tınıda.

”Kazağın üzerinden dinle, üşüyor.”dedi, sanki beni çok düşünüyordu ya.

”Bu şekilde anlayamam ki.”diye, yorgun bir ses çıkardı Onur. Okyanus, birkaç saniye sessiz durduktan sonra,

”Sen o şeyi kulağına tak. Bende ucunu kazağın içersinden sırtına tutayım.”dedi ve Onur’un onaylamasına izin dahi vermeden, önüme oturdu. Onur, sıkkın bir iç çekerek kulağına taktı. Okyanus’a öylece bakıyordum. Ne yapmaya çalışıyordu?

Okyanus, çok yakınımdaydı ve kolunu sol omzumdan attırıp aleti yavaşça kazağımın içine soktu. Soğuk elleri, bedenime temas edince, tamamen sırtım doğruldu. Gözleri gözlerimi buldu.

”Nefes al.”dediğinde, otomatik olarak dediğini yaptım. O kadar yakındı ki, kokusunu net bir şekilde nefes alırken içime çektim. Kesinlikle nane kokuyordu. Bu kokunun ciğerlerimi açtığını hissettim.

”Şimdi ver.”dediğinde başımı eğerek, nefesimi verdim. Onu izlemeyi kendime çoktan yasaklamıştım. Kural ihlali yoktu ama dediğim gibi; Yasak olan şeyler, tüm tutkusuyla istenirdi.

Başımı kaldırmadan birkaç kez nefes alıp verdim. Bedenim artık elinin soğuğuna alışmış olacak ki, tepki vermiyordum. Elini birkaç kez daha, belirli yerlerde gezdirdi. Aslında ona sırtımı açtırmadığı için minnettardım. Çünkü içimde iç çamaşırı bulunmuyordu. Daha sonra Onur, bittiğini söyleyince Okyanus yavaşça elini çıplak sırtımdan çekti. Ona bakmamakta kararlıydım. Onur, çubuk çıkarınca ona yüzümü buruşturarak baktım. En nefret ettiğim şeydi ve daha yeni kusmuştum. Midemi bulandırmaya gerek yoktu. Zorla da olsa bademciklerimi de kontrol etti Onur.

Kağıda bir şeyler karaladıktan sonra Okyanus’a uzattı.

”Bunları al. Şimdi açık eczane bulamazsın burada. Ateşini düşürmeye çalış daha çok ateşlenirse tehlikeli olur.”dedikten sonra eşyalarını toparlamaya başladı. Okyanus ayaklandı.

”Tehlike?”

”Havale geçirebilir.”dedi, Onur. Yorgun, hastalıklı gözlerim açılmaya çalıştı. Yutkundum. Okyanus eliyle çenesini sıvazladı.

”Buzdolabının kapağında bazı şuruplar var. Onlara bir göz at işe yarar mı?”diye sordu, bir yandan mutfağa doğru ilerlerken. Onur’da peşine takılıp, mutfağa ilerledi. Okyanus, buzdolabını açıp kapağında bulunan şurupları ona gösterdi. Onur şurupları incelerken, Okyanus’un gözleri gözlerimle buluştu. Çenem yine titremeye başlamıştı. Battaniyeye uzanmak için eğildiğimde,

”Sakın.”dedi Okyanus. ”Ateşin var.” Sesi soğuktu. Bu benim iç organlarımın da üşümesine sebep oldu. Onur, bir şurubu eline aldı.

”Bunu içir. Öğlene kadar iyileşebilir, bünyesi güçlüyse.”Okyanus başını salladı ve şurubu eline alıp, buzdolabını kapattı. Onur, kapıdan çıkarken,

”Görüşürüz. Kendine dikkat et fıstık.”dediğinde, Okyanus,

”Sensin lan fıstık.”dedi ve el sallamama izin vermeden kapıyı Onur’un suratına kapattı. Ona öylece bakarken kendimi yatağa attım ve kendi kendime sarıldım. Arabanın tekerlek sesi, patika yolda çıkınca Onur’un gittiğini anladım ve öylece Okyanus’a gözlerimi diktim. Şurubu ve bir bardak suyu alıp yanıma geldi.

”Kalk.”dedi, nefesi öfke kokuyordu. Bu adam gerçekten öfke sorunu yaşıyordu artık emindim. Her şeye sinirlenmesinin başka bir açıklaması olamazdı. Doğrulacak halim yoktu fakat denedim. Yavaşlığım onun sinirini tekrar bozunca kollarımdan tutup, beni doğrulttu. Kaşığa beyaz sıvıyı doldurup ağzıma doğru tuttu. Yüzümü buruşturarak, sıvıya baktım. Ağzımı açıp, istemeyerek şurubu içtim. Yüzüm daha da buruştu. Sonra suyu bana uzattı ve elinden alıp onu da içtim. Bardağı yere bıraktı ve ayağı kalktı. Şömineye odun atıp, alevlendirdi. Yatarken ona bakmayı sürdürdüm. Gözlerim kendini uykuya teslim etmeden önce,

”Teşekkür ederim.”dedim ve uyku beni tekrar kucakladı.

Terden boğazıma yapışan saçlarla uyandım. Sabah olmuştu, belki de öğlen. Kendim iyi hissediyordum. Sadece kafamın içi yapışmış bir sıvıyla dolu gibiydi. Yattığım yerden doğrulup elimi saçlarımın arasından geçirdim. Saçlarımın dibi terden ıslanmıştı. Gözlerim kendine geldiğinde, Okyanus puflardan birinde oturuyordu. Gözleri beni taradı,

”Ateşin düştü.”dedi,

”Evet.”dedim,” Duş alabilir miyim?” Başını onaylarcasına salladı.

”İşini hallet. Kıyafetlerin kurumuştur. Raporu götürelim.”dediğinde, başımı salladım ve yukarı doğru adımlarımı hızlandırdım. Merdivenden çıkarken, bakışlarının taşınmaz yükünü sırtımda hissediyordum.

Banyoda işimi bitirdiğimde, kendimi kurulayıp, kuruyan iç çamaşırlarımı, kotumu ve onun siyah tişörtünü üzerime geçirdim. Saçlarımı da havlunun yardımıyla kuruttuktan sonra, banyonun kapısından dışarı çıktım. Bu sırada Okyanus, tişört giyiyordu. Gözlerim fal taşı gibi açılırken, arkamı döndüm ve işini bitirmesini bekledim.

”Dönebilirsin.”dediğinde, kızardım ve yavaşça önüme döndüm. Ona bakmadan, yatağın üzerindeki polar ceketimi aldım ve üzerime geçirip, boğazıma kadar çektim. O da deri bir ceket giyip, merdivenlerden aşağıya inmeye başladı. Bende onu takip ettim.

Evin kapısını kilitleyip, arabaya binmemi işaret etti. Sürücü koltuğunun yanında bulunan, ön koltuğa bindim. Hava güneşliydi fakat yine de soğuktu. Yaklaşık bir dakika sonra, kapıyı açıp içeri girdi. Arabanın içini nane kokusu doldurunca, ciğerlerimin buna ihtiyacı varmış gibi derince bir nefes aldım. Bana kısa bir bakış atıp arabayı çalıştırdı. Arabayı, patika yoldan çıkarırken, kolunu bulunduğum koltuğa doğru uzattı. Bileğimde bulunan lastik tokayı aldım ve hafif nemli kalan saçlarımı sıkı bir atkuyruğu yaptım. Saçlarımın sadece dipleri nemliydi. Belime dokunan tarafları kuruydu ve havaya doğru kalkan şeklini almıştı. Bir an gözlerini yüzümde hissettim fakat ona doğru bakmadım. Arabayı, patika yoldan çıkarttığında sessizlik hiç bozulmadı.

Merkeze yaklaştığımızda, kurşungeçirmez sessizliği Okyanus bozdu,

”İlk teyzemin çalıştığı hastaneye gidiyoruz. Sonra okuluna gidiyoruz. Kimseye görünmeden yanıma geri geleceksin.”dediğinde, başımı onu onaylamak için salladım. ”Daha sonra evinden alman gerekenleri alırsın, çiftliğe döneriz.”diye sözlerini bitirdiğinde,

”Neden orada kalıyoruz?”diye sordum. Cevap vermedi. Uzun süren sakinliğini bu soru bozmuşa benziyordu. Çenemi kapatmaya karar verdim. Yaklaşık yarım saat süren yolculuğun ardından, özel bir hastanenin önünde durduk.

İçeri girdiğimizde, asansöre bindik ve yedinci kata bastı Okyanus. Asansörde bulunan aynadaki yansımamıza baktım. Okyanus’un omuzlarına geliyordu başım. Benim boyum normaldi fakat o çok uzundu. Bu görüntü gözüme biraz komik geldi ve gülümsememek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Tekrar aynaya baktığımda gözlerimiz buluştu ve kapı açıldı. Asansörden çıkıp, sağ taraftaki koridora girdik Birkaç oda sonra, Okyanus kapıyı çalmadan içeri daldı. Bende arkasından girip kapıyı kapattım. Meira abla beni gördüğünde gülümsedi.

”Nasılsınız bakalım?”diye, sorduğunda Okyanus kısaca,

”İyiyiz. Acelemiz var sen şu raporu versene.”dedi, teyzesi ona burun kıvırdıktan sonra bana göz kırptı. Ben de ona kocaman gülümsedim. Okyanus, ben gülümserken bana sinirle baktı. Gülümsemem yüzümde dondu ve bakışlarımı başka yöne çevirdim.

”Huysuz.”dedi, Meira abla Okyanus’a bakarak. Okyanus, derin bir nefes alıp,

”Hastane kokusundan nefret ettiğimi biliyorsun teyze, acele et biraz.”dedi, sabırsız bir şekilde. Meira abla elindeki kağıt parçasını Okyanus’a doğru uzattı. Okyanus, direkt kendini kapıya doğru attığında, Meira ablaya el salladıktan sonra peşinden gittim.

Arabaya bindiğimizde, okuluma doğru sürdü Okyanus. Okulun önünde durduğumuzda, tam kapıyı açacakken bileğimi tuttu.

”Söylediklerimi unutma. Hemen geri geliyorsun.”dedi, tehditkar sesiyle. Bileğimi soğuk ellerinden kurtarıp, sert bir şekilde,

”Tamam.”diye soludum ve kapıyı açıp dışarı attım kendimi. Hızlı adımlarla, kendimi müdürün odasına attım.

Müdüre raporumu verdikten sonra koşarak, merdivenlerden indim ve kimseye görünmeden dışarı çıktım. Kendimi arabaya attıktan sonra nefes nefese kapıyı kapattım.

”Aferin.”dedi, Okyanus dalga geçer gibi. Ona dönüp kötü bakışlarımı yolladım. Gözlerini benden çekip arabayı çalıştırdı. Gözlerim, direksiyonu tutan, sardığım yaralı parmağına takıldı. Sonra kendi parmağıma baktım. Boş bakışlarımı parmağımdan alıp, yola çevirdim. Evime giden caddeye giriş yaptık. Kapının önünde durduğunda, konuşmasına izin vermeden dışarı çıktım. Anahtarı cebimden çıkarıp kapıyı açtım. Çantamın içine kitaplarımı ve bazı eşyalarımı doldururken hızlı olmaya çalışıyordum. Okyanus, arabanın kornasını sabırsız bir şekilde çalınca çantamın fermuarını kapatıp, kendimi dışarı attım. Kapıyı kilitledikten sonra, arabaya bindim.

”Hızlı ol, dememiş miydim?”diye, bağırdı.

”En fazla bu kadar oluyor.”dedikten, sonra arabayı çalıştırdı.

Yol boyunca, Okyanus’un telefonu susmadı. Okyanus’un sinirini ani hava değişiminden hissediyordum. Hiçbir telefona cevap vermeyen Okyanus’a sürekli mesaj da geliyordu. Bu içimde merak duygusu uyandırmıştı. Sessizliği ya mesaj sesleri, ya da telefonu arayan kişi bozuyordu. Okyanus’un gergin havası bana da bulaşmıştı ve bende sinir olmaya başlamıştım. Kollarımı göğsümde birleştirip, camdan dışarıyı seyretmeye başladım. Daha sonra ailem aklıma geldi. Okyanus’a döndüm,

”Telefonunu kullanabilir miyim?”diye sordum, düz bir sesle. Bakışları beni buldu ve çattığı kaşlarıyla,

”Ne yapacaksın?”diye, sordu.

”Aileme telefonumu bozduğumu ve bir daha kullanmayacağımı söyleyeceğim. Endişe etmemelerini benim onlara vakit buldukça ulaşacağımı söyleyeceğim.” Bu şekilde, sinirle ona anlattım. Eğer anlatmasaydım, izin vermezdi. Başka birini arayacağımı düşünebilirdi. Gri gözleri, doğru söyleyip söylemediğimi tartar gibiydi.

”Yalan söylemiyorum.”dediğimde, telefonunu bana doğru uzattı. ”Kısa tut.”dediğinde, onu duymazlıktan gelerek annemin telefon numarasını tuşlamaya başladım. Birkaç çalıştan sonra nihayet annemin özlediğim sesi kulaklarıma doldu.

”Anne?”dedim, direkt olarak.

”Hera? Sana kaç gündür ulaşamadım. Neler oluyor?”diye endişeyle sordu.

”Anne ben özür dilerim haber vermediğim için. Telefonum bozuldu.”dediğimde, kendimi suçlu hissetmiştim.

”Önemli değil canım ama endişelendiğimi biliyorsun.”diye rahatlamış bir şekilde cevap verdi. ”Yeni bir telefon yollayabilirim sana.”diyince,

”Teşekkür ederim anne ama gerek yok. Böyle daha iyi sınava hazırlanacağımı düşünüyorum.”diye cevapladım. Okyanus’un gözü yoldaydı fakat kulağı bendeydi.

”Sen nasıl istersen, öyle olsun. Arada bir ses ver, özlüyorum.”dediğinde, boğazımda bir yumru oluştu. Zorla yutkunarak,

”Ben de anne. Ben de özlüyorum.”dedim, gözlerim Okyanus’la buluştuğunda kendimi biraz daha suçlu hissetmiştim. Annesi yoktu. Annesi babası tarafından öldürülmüştü. Bu taşınmaz bir yüktü.

”Anne,”dedim gözlerimi ondan kaçırarak,”ben seni tekrar ararım.”

”Tamam, tatlım. Her şey yoluna girince Antalya’ya gel. Seni seviyorum.”dedi, sanki bir şeyleri hissetmiş gibi konuşuyordu. ”Ben de.”diye fısıldadıktan sonra telefonu kapatıp, Okyanus’a uzattım. Keşke aramasaydım. Kendimi gerçekten kötü hissediyordum. Kimsesiz birinin yanında böyle olmak bana doğru gelmiyordu. Bir an ona baktım. Acısını, yaralarını ne de güzel saklıyordu. Bana bakıldığında, acımı gözlerimden görebilirdiniz fakat Okyanus’un gri gözlerine baktığınızda hiç canı yanmamış gibi bakan yenilmez bir adam belirirdi karşınızda. Şuana kadar ona kızdığım, sinirlendiğim, nefret ettiğim tüm anlar yok olup gitti. Sürekli bana bağırıp çağırmasına bile kızamıyordum bu an içerisinde. Merhametim galip gelmişti. İşte Okyanus ve benim aramda bir fark daha; benim içimi merhamet duygusu doldururken, onda sadece kırıntısı vardı, belki de ben kırıntı kaldığını düşünüyordum. Kim bilir, içindeki cehennemi saklayan gri küllerinde daha ne bilinmezlikler vardı. Bulunduğum an itibariyle, yaptığı ve yapacağı her şey için onu affettim. Çünkü onun da en başında dediği gibi, her şey benim yüzümden başlamıştı. Benim inatçılığım yüzünden. Benim kendimi ispatlama çabalarım yüzünden.

Ve suçlu yine bendim.

O an onu affedip, uçurumun aşağısına zorla fırlattığım, benden nefret eden tarafımı uçurumdan geri yanıma tırmanırken buldum. Siyah yırtılmış şortu, askılı kazağı ve yenilenmiş nefretiyle tırmanmaya devam ediyordu. Tırnakları kısaydı ve yüzü pisti. Hızla uçurumu aşmak ve yüzüme okkalı bir yumruk geçirmek istediğine adım kadar emindim. Hera ve Yankı benimle birleşip hepimiz ona karşı tek vücut olduk. Artık içimde ben ve büyük bir hırsla uçurumu tırmanan benden nefret eden tarafım vardı. Kafamı karanlık gökyüzüne diktim ve onu beklemeye başladım.

Asıl savaş şimdi başlıyordu.

Gözlerim tekrar Okyanus’u bulduğunda, günlerdir içerken görmediğim sigarasını içmeye başladığını gördüm. Camı açmış, bir eliyle direksiyonu kontrol ediyor, diğer elini ise camdan sarkıtmış, zehre ihtiyacı varmış gibi sigarayı iki üç saniyede bir içine çekiyordu. Benim tarafımdaki pencereyi de yanında bulunan düğmeden açtı ve rüzgar beni kendime getirmek için esti. Bundan rahatsız olmamıştım. Hastalığı daha henüz atlatmama rağmen bunu hak ettiğimi düşünüyordum. Bu da, benden nefret eden tarafımın bana yaklaştığının kanıtıydı.

Okyanus, direksiyonu sağa kırdı ve eski çiftlik yoluna girdik. Yol topraktandı, bu yüzden Okyanus hızı azaltmıştı. Sigarasını bitirip, izmariti camdan dışarı fırlattı. Daha sonra camları kapattı ve kendine has nane kokusu arabayı doldurdu. Hastalığımdan dolayı öksürmeye başladım. Okyanus, bana doğru baktı ama ben ona bakınca bakışlarını hemen toprak yola çevirdi.

Bakışlarımı gökyüzüne astım. Saat kaçtı bilmiyordum ama hava akşamın geldiğini haber verircesine kızıllığa bürünmüştü. Radyonun yanıp sönen ışığından saatin altıyı geçtiğini gördüm. Bu kızıllık insanı büyüleyecek türdendi. Okyanus’un derince nefes alması dikkatimi dağıttı ve başımı cama doğru yasladım. Çınar ağacını gördüğümde, eve geldiğimizi anladım.

Okyanus patika yola doğru giriş yaparken, telefonu tekrar çalmaya başladı. Okyanus, telefonu derin bir nefes alarak açtı,

”Ne istiyorsun?”diye, sordu. Sesi gergin çıkmıştı. Karşı taraf uzunca bir konuşma yaptığında,

”Bulabilirlerse.”dedi, alayla. Derince bir nefes daha aldı. Kendini bu şekilde kontrol ettiğini düşünmeye başlamıştım.

Daha sonra telefonu karşı tarafı dinlemeden kapattı ve abranın önüne doğru fırlattı. Telefon hiçbir şey olmadan yere düşerken, merakım ve korkum daha da artıyordu. Endişeyi kendimde solumaya başlamıştım.

Arabayı evin önünde durdurup yolu izlemeye başladı. Bu süre zarfında bende yerimden kımıldamamıştım, bir şey söylemek için ağzını açtı ve vazgeçip dudaklarını birbirine bastırdı.

Hava kararana dek, arabanın içinde öylece sessizliğe gömüldük. Bir süre sonra sessizliği, cırcır böcekleri böldü. Okyanus, gözlerini daldığı yerden çekti. Yutkundu.

”Atakan, herkese yaymış.”dedi düz bir sesle. Bir nefes daha aldı, bu düzlüğün arkasından bir fırtınanın kopacağını belli eder şekilde sinirli çıkan sesiyle devam etti,

”Herkes, şimdiden seni benden almanın planları üzerinde çalışıyor.”diye, tısladı.

Korkuyla yutkundum. Korku tüm bedenimi kucakladı ve ellerim buz kesti. Benden nefret eden tarafım, hırsla tırmandığı uçurumu geride bırakarak, uçurumun yakınındaki ağacın önünde duran bana doğru geldi ve tam da beklediğim şekilde yüzüme sıkı bir yumruk attı. Ellerimin ve dizimin üzerine düştüm. Kara toprak ellerimi sürttü. Dizlerimin kabuk bağlayan yaralarını tekrar kanatmaya başladı. Saçlarımı önümden çektiğimde, kara toprağın üzerine yayılan kızıllığı gördüm; kanımı. Yüzümü yerden kaldırıp, dişlerimden tıslayan acıyla ona doğru baktım. Etrafı kan kokusu sarmış, burnumu sızlatıyordu. Alayla gülüp bana doğru yaklaştı, her şeye rağmen karşımda dikilen tarafım. Kanının kokusunu bastıran, alay kokan sesiyle yüzüme haykırdı.

”Her şeyin en kötüsünü hak ediyorsun.”

Gözlerim, gri gözlerle buluştu. Önüme dönüp dışarı baktım.

”Alabilirler mi?”diye, sordum. Daha çok kendime sormuştum bu soruyu fısıltıyla. Okyanus’un gözleri dışarıya bakmayı bırakıp bir anda benim gözlerimi buldu. Birkaç dakika yüzümü inceledi. Saydammışım gibi hissettirerek bakan gözleri, korktuğumu anlamıştı. Gözlerimin daha derinlerine inmek ister gibi baktı. Okyanus’un sözleri donmuş olan ellerimi ısıttı ve korku bedenimi terk etti.

”Alamazlar.”

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: