Kendi Kitaplarım

Kimsesiz 6.Bölüm “Parçalanmak”

Bir süre sadece yüzüme bakan gri, ifadesiz gözlerine bakmakla yetindim.

Sadece tek bir söz benim alevlenmek üzere olan korkumu sel alarak yok etmişti. Gözlerinde bir düşünce ya da herhangi bir şey aramaya koyuldum. Görebildiğim tek şey, içindeki harlanmış alevlerden gözlerine ulaşan intikam külleriydi. Bu intikamın neden kaynaklandığını bilmiyordum ama fena bir şekilde merak ediyordum. Sadece kendimi kanıtlamak isterken ve özgüvenimin parçalarını birleştirmeye çalışırken kendimi birden burada buluvermiştim. Tüm bunlar sadece birkaç saat içinde sessiz bir mekanda, aptal bir adamın bana saf demesiyle başlamış olamazdı. Düştüğüm şu durumu asla tahmin edemezdim. Benim şuan burada olmamam gerekiyordu. Başım beladaydı, evet, ama ben her ne olursa olsun bu adamın yanında alıyordum soluğu. Gerçekten, tek derdi eğlenmek miydi? Sırf eğlenmek için benim cesedimi görmek mi istiyordu? Beni onların alamayacağını söylüyordu. Ben ne onun ne de diğerlerinin oyuncağı değildim ve ben, ne onu ne de diğer adamları hayatımda istiyordum. Tüm bunlara sebep olan neydi? Beynimin tüm odacıklarını saran, sorulardan ve sorunlardan oluşmuş kördüğümler devam etmeme engel oluyordu. Yaralı ellerim onları çözmeye çalıştıkça daha da çok yara alıyorlardı. Onları çözemiyordum. Anlayamayacağım kadar kısa bir sürede gözlerinden bir ifade geçti ve ürpermeme sebep oldu. Bir gülle beynimi gerçeklerle sarsarken yutkundum. Yalan söylüyordu. Beni yem olarak önlerine atıyordu. İstediği kadar o adamları delirtecek ve beni vermeyecekti. Canı sıkıldığı an beni onların önüne atarak ölüme terk edecekti, belki de ölüm benim için hediye olurdu. Kendisi söylemişti, seni öldürmezler yaralı bırakırlar, diye. Atakan’ın yapmak üzere olduğu şey, beynime harf harf yerleşirken, nefesim boğazımda takılı kaldı. Harfler birleşip tek bir kelimeye çıkıyordu. Beynimde oluşan tecavüz kelimesi, beni altüst ederken gözlerime batan gözyaşlarını gözkapaklarımla geri yerlerine ilettim. Ölümden daha çok korkardım tecavüzlerden. Gazeteler, verilen haberlerde her gün yeni bir dehşet okurken, onlara başlık olmak istemiyordum. O gazetelere, spikerlerin ağzındaki sözlere hiç bir kimsenin cümle oluşuna katlanamazdım. İşte bu, cidden yaralı bırakırdı. Fiziksel özelliği geçin insanın ruhunu patlatırdı. İçim titredi. Sonumun bu şekilde olmasını istemiyordum. Birilerinin ruhu çoktan yok olmuştu. Okyanus, her ne yaşadıysa gözlerime ruhsuz biriymiş gibi bakıyordu. Neler yaşadığının sadece çok küçük bir alanını biliyordum. Bu adam her ne yaşadıysa, kendi kendini kemirmişti. Sadece ruhunu değil, tüm hislerini de kaybettiğini buradan görebiliyordum. Başka şartlar altında onu tanısaydım tebrik ederdim. Çok güçlü duruyordu, ya da yenilmez. Sanki bu kelimeler onun üzerinden sözlüklere yerleştirilmiş gibiydi. Kendine olan güveni, artık kaybedecek hiçbir şeyinin olmamasına bağlı olabilirdi. Okyanus nasıl bu kadar kendinden emin olabiliyordu? Benim tüm kendime güvenim enkaz haldeyken, Okyanus tüm yaşadıklarına rağmen nasıl sorun dağına tırmanmaya devam ediyordu? Elinde sadece küçük kuzeni ve teyzesi kalmıştı. Okyanus’a zarar vermek isteyenlerin, teyzesi ve küçük kuzeninden haberi olmadığına kalıbımı basabilirdim. Eğer bilselerdi, burada asıl yem ya Meira ya da Ares’ten başkası olamazdı. Okyanus nasıl başardıysa onları uzak tutabilmişti. Elbette, burada olmayı hak eden bendim ona göre. Eğer o akşam, o mekanda bulunmasaydım, o adama kendimi kanıtlamaya çalışmasaydım, burada ben olmazdım. Benim yerime küçük kuzeni Ares olabilirdi. Canım yandı. Elbette burada ben olacaktım. Okyanus, elinde kalan son canlarını, bedeninin ruhunu son tutan dikişlerini asla onların önüne atmazdı. Ben değersizdim. Ben hiç kimseydim. Bu gerçekler içimde bulunan, gözyaşlarımdan oluşan okyanusu daha da derinleştirmeme sebep oluyordu. Tüm gerçekler, içinde bulunduğumuz arabanın sıcak havasıyla birleşip suratıma sert tokatlar atarken, bana iyi gelmesi gereken sıcak hava değersizlikle birleşip canımı yakıyordu. İçimde uzun süre sonra oluşan kimsesizliğe titremelerim eşlik ediyor, birlikte dans ediyorlardı. Attıkları tüm adımlar, her bir figür kalbimi ayaklarının altında değersizlikle tuz buz ediyorlardı. Canı yanmak deyimi bu adamın yanındayken yanlıştı. Bu adamın yanındayken canınız üşürdü. Kimsesiz bedeniniz ve ruhunuz bile ısınmak için birbirlerine sarılırlardı. Kat kat giyinseniz bile, içinizin soğuğunu hiçbir şey ısıtamazdı. Onun yanındayken üşümeye mahkumdum.

Beynimdeki yıkım güllelerinin yıktığı enkaz, yeni sorularla yüksek duvarlar örmeye devam ederken, sinirimin katlanmasını mümkün oldukça geciktirmeye çalışıyordum. Benden nefret eden tarafımın attığı sıkı yumrukla bedenimdeki çürüklere bir yenisinin daha eklendiğine sızlamalardan emindim. Ağaçtan destek alarak kalkıp, yüzüne baktım. Benden nefret eden tarafım, pis sırıtışıyla gözlerimin en derinine beni kıracak kelimeler bulmak için bakıyordu. Soğuk bir rüzgar esti, ”Bu defa uçurumun dibini sen boylayacaksın. Ben kazanacağım Hera.”dediğinde, fısıltısı rüzgarın soğukluğuna karışıp kulaklarıma geldi. Tüylerim diken diken olduğunda bunun sebebinin rüzgardan kaynaklanmadığını biliyordum. Etrafımda dönmeye devam ederken, kendinden emin bir şekilde konuşmaya da devam ediyordu. ”Çürüklerle dolu bedenini yorgun ruhuna yamalayıp, devam etmekten vazgeçeceksin.” Ona bakmadım. ”Yorgun ruhun pes edip, ölmek isteyecek.”dediğinde, yüzümü ona doğru çevirdim. Vazgeçmek ve pes etmek benim için kilit kelimelerdi. Bunu asla yapmayacağıma emindim. Ben pes eden tarafta değildim. Son nefesimde bile düşündüğüm şey; daha çok nefes almaya çalışmak olurdu. Etrafımda dönmeye devam ediyor, bense sessizliğimi koruyordum. Gözlerime baktı. ”Acın gözlerinden okunuyor.”dedi gülümseyerek. Ona sert bakışlarımı yolladığımda, kolumdan tuttu.

”Bir şeyler söylesene. Mesela baban bizi sevseydi, burada olur muydun, bu durum da olur muyduk?” Söyledikleri canımı fazlasıyla acıtmıştı. Kimsesizliğimin yaktığı ateşin kokusu biraz daha burnuma gelirken, üşümeye devam ediyordum. Hiç kimse bir kız çocuğu için baba kelimesinin ne demek olduğunu anlayamayacaktı. Babam ve ben birlik olup, ruhumun karanlık ormanlarında o küçük kız çocuğunu kaybetmiştik. Kalbimin kırılan yerlerini diktiğim tüm dikişler patlamış, kırıklar boğazıma doğru yol almaya başlamıştı. Başımı eğip kırıkların boğazıma doğru çıkan yolculuğuna engel olmak istercesine yutkundum. Kırıklar, boğazımdan aşağı yuvarlanarak bedenime yeni izler bıraktı. Avuç içlerim, dizlerim, bacaklarım vücudumun çoğu yerini kan kaplarken, soğuk acımı hissizleştirdi. Dilim damağıma yapışmıştı. ”Sen yorgun ruhunla çabalamaya devam et Hera.”dediğinde, devam etmesine izin vermedim. Kanlı avucumu sıkarak yumruk yaptım. Kanın sıcaklığını avucumda hissedebiliyordum fakat dış dünyamdaki donuk bakışlar, soğuğuyla kendi kanımın sıcaklığını bile hissetmeme izin vermedi. Etrafımda dönmeye devam eden, nefret dolu tarafım bu soğukluğu es geçiyordu. Onun gibi olmak istedim, Okyanus’u es geçmek istedim. Kuruyan ağzımı araladım, soğuk dudaklarımı çatlatmıştı ve konuşmak için hareket ettirdiğimde, canımı acıttı. Pes etmedim ve ağzımdan kilit kelimem döküldü.”Pes etmeyeceğim.”sesim güçlü çıkmıştı. Yüzünü bana yaklaştırdı, gözlerindeki nefret havaya dağılıyordu. O benim bir parçamdı. Aynadaki diğer yansımamdı.

”Gözlerime baksana Hera, yok olacağız.”dedi, bu defa sesi çaresizdi. Bu ondan beklemediğim tek şeydi. Çaresizlik, karşımda duran kıza yakışmıyordu. Bu kız, aylar önce bir mekanın önünde, babasının ona armağan ettiği çaresizliği yırtarak çıkarıp atmıştı. Son damlalar da o eski kıyafetin üzerine damlayarak, çocukluğunu terk etmişti. Acı, tazeydi. Bu anın hafızamızda, sürekli tekrarlanacağı gibi acı da belki küçülerek kalbin en ücra ve soğuk köşesine çekilirdi. Acı sonsuza kadar kalırdı, miktar bazen hiç değişmez, bazen azalır, bazense acı bir çift el olur boğazını sıkardı. Ama acı geçmezdi. Çürükler solardı ama acı hep aynı kalırdı. Kalbinin kopan damarları, son gözyaşlarına fışkıran bir kan gibi yığılmıştı. Çaresizlik, giymiş olduğumuz eski bir kıyafetti. Çaresizlik, gürültülü bir şekilde attığımız son çığlıktı. Şimdi ise bunlar sessiz çığlık olup boğazımızdan yuvarlanıyorlardı. Sessiz çığlığımın bir kez daha boğazımdan aşağı yuvarlanmasına izin verdim. Yutkundum.

”Ben senin nefretinim Hera. Yüzüme bak,”diye bağırıp, isli elleriyle yaralı çenemi tuttu. ”Yok olacağız.”

Bilmiyordu. Benim nefrete muhtaç, nefretten beslenen bir kız olduğumu bilmiyordu. Farkında değildi, ben her düştüğümde kendimden nefret ederek daha da hırslanıyor ve vazgeçmenin kilitli duran kapısından içeri girmemek için kendimi nefrete; ona atıyordum. O beni her kelimesiyle hem yaralıyor, hem de vazgeçmemi sağlıyordu. Ben muhtaçtım. Ben nefretimi kendim için harcayan kızdım. Ben nefretimden karşımda duran kendimi yaratan kızdım. Ben kendimden nefret etmeye muhtaç, ruhumun karanlık ormanındaki kayıp çocukluğumun nefesi sevgi arzulayarak kokan o kızdım.

”Ben nefrete muhtacım.”diye, fısıldadığımda gözlerindeki ifade bambaşkaydı. Korku? Endişe? Hayır, tanımlayamadığım kadar kötüydü. Bakışları dehşete düşmüş gibiydi, tuttuğu çenemden, isli elleri boşluğa düştü. Bir iki adım geriledikten sonra durdu ve sadece gözlerime bakmaya devam etti. Beklemediği bir şeydi, bunu her ne kadar bilse de asla itiraf etmeyeceğimi düşünüyordu. Karşımda öylece duran kendime bende yorgun bakışlarımı gönderdim. Onun her tarafı yangından kurtulmuş biri gibi is izleriyle doluyken, benim bedenim derin yaraların yıkanamayan kurumuş kan nehirleri içindeydi. Benim yüzüm çiziklerle doluyken, onun yüzü siyahlara bürünmüş, buğday tenini saklıyor, ela gözlerini ortaya döküyordu. Böyle olunca gözlerindeki ifadeyi okuyabiliyordum. Çaresizlik dehşetle bir olmuş elayla kahverengi arasında kalmış irislerini parlatıyordu. Karşımda duran kendime öylece bakmayı sürdürdüm. O da aynı şekilde bana bakmayı sürdürdü. Birkaç adım attığımda, soğuk rüzgar da aynı zamanda esmişti. Üzerimdeki kirlenmiş, kan lekeleriyle dolu beyaz elbise, ona yaklaştıkça kararıp uçuşuyordu. Aramızda birkaç adımlık mesafe kalınca, sağ kolumu ona doğru korkak bir şekilde uzattım. Titreyen elim ona dokunduğunda, daha öncekilerin aksine kavga başlatmamıştı. Beni yerden yere savurup, uçurumun dibine göndermeye çalışmamıştı. Hareket dahi edemeyen kendime tüm içtenliğimle baktım. Kilitlenmişti.

Kilitlenmiştim.

Ağzımdan tek bir kelime çıkamıyor, tam konuşacakken dilimin tekmesiyle cümlelerim geri yuvarlanıyorlardı. Okyanus, kendi eğlencesi için hayatımı tehlikeye atıyordu. Gerçekten tek sebebi buydu. İnanılmazdı fakat tek amacının eğlenmek olduğunu bilmek, içindeki merhametin kırıntılarını aramak istememe sebep oluyordu. Bedeninin soğukluğu benim yanıma kadar ulaşıyordu. Gri gözlerine, merhamet aramak için daha da derinleştirdim bakışlarımı. Gözlerinde gördüğüm tek şey, yangındı. Bedeni buz gibiydi. Soğukluğunu bu kadar mesafeden karnımda hissediyordum. Arabada çalışan ısıtıcı biraz da olsa ısıtıyordu. Son dikişlerle bedenine tutulan ruhu yanıyordu. Bedeniyse buz kesmiş kadar soğuk olduğuna emindim. Son umut kırıntımla gözlerine bakmayı sürdürdüm. Merhameti arıyorsam başka gözlere bakmalıydım ama ihtiyacım olan, deli gibi merhamet aradığım bu gözlerde bulunmuyordu. Başından beri bunun farkındaydım. Bir an, sadece küçücük bir an gördüğümü sanmıştım. Fena yanılmıştım. Bu adam merhametini, ruhundaki cehenneme kurban etmişti. Gözlerine renk veren grilik, kurban ettiği tüm hislerin, küf kokan geçmişinin uçuşan küllerine aitti. Merhameti, öyle bir yanmıştı ki, ufacık bir kül parçası bile kalmamıştı. Adını bilmediğim ve bilemeyeceğim hisler orada tüm kasvetiyle uçuşuyordu. Sanki buz tutmuş kalbini tekrar ısıtabilmek için hepsi alev almak istiyorlardı fakat bir türlü yanmak için kibrit bulamıyorlardı. Anne özlemi vardı Okyanus’un derinliklerinde. Boğazımdan acılar düğümlenerek geçti gitti. Nefreti, daha da harlanıyordu tüm sebeplerine karşı. Merhametinin küllerini annesiyle birlikte toprağa gömmüştü. Babasından nefret ettiğini tahmin etmek o kadar da zor değildi. Yaşadığı her şeye sebep olan Ahmet Alazhan’dan ben bile nefret etmek istemiştim, ama benim nefretim kendimeydi. Edebilsem, beni bu hale getiren herkesten nefret ederdim ama ben bu uzun listenin başındaki kişiye tüm nefretimi bağışlıyordum; kendime. Okyanus’un babasına ne kadar bağlı olduğunu bilmiyordum ama kendimde bulunan tanıdık bir kül, gri gözlerinin içinde uçuştu; hayal kırıklığı.

Kalp kırıklarını bir şekilde birleştirip dikebilirdik. Bir yerimiz yaralandığında kabuk bağlar daha sonra da geçerdi. Kırılan bedenimiz alçılarla ya da bir şekilde eski haline dönebilirdi. Hayata nefes aldığımız sürece, bir şekilde devam edebilirdik ama hayal kırıklığının boğaza batıp, nefes kesen parçalarını hiçbir kimse yok edemezdi. Hayal kırıklığı birleştirilemezdi. Merhametle dolup taşan ruhum kabardı.

Derin bakan gözlerimi, derin bakan gözlerinden çektim. Tıslayarak gülümsedim. Eğlencesi için canımı yakan hatta canımı aldıracak adama tüm merhametimi harcamayacaktım. Bir anda, kilitlenen cümlelerim ağzımdan dökülmeye başladı.

”Tebrikler Alazhan. İstediğini elde ettin. Nasıl, eğleniyor musun bari?” Kaşlarını çattı.”Beni evime götür. Burada ölümüm senin eğlencen olacak. Seni eğlendirecek cesedimi, uçurumun kenarına atsınlar.”dediğimde, kapıyı açmak için yeltendim. Ani bir hareketle tüm kapıları kilitledi.

”Hiç bir yere gitmiyorsun, götürmüyorum.”dediğinde, kapıya vurmaya başladım.

”Gitmek istiyorum, bu benim meseleme döndü. Benim bedenim, benim cesedim ve benim meselem. Sana gözlerinin önünde can çekişerek zevk verdirmeyeceğim.”dediğimde, kapıya tekme atan bacaklarımı ve ellerimi tuttu.

”Benim.”diye kükrediğinde, olduğum yere sindim. Ayak bileklerimi ve ellerimi tutan ellerini o kadar sıkmıştı ki, kırılacağını düşünüyordum. Canım, kolum kırıldığında bile bu kadar acımamıştı. Bu adam her neyden besleniyorsa kimse onun kadar güçlü duramıyordu. Onun beslendiği şey nefretten daha güçlüydü. Bu ondan zaten korkan hücrelerime bir mesaj gibi iletildi ve tüm vücudumu sardı.

”Benim meselem. Benim eğlencem için buradasın. Ben ne zaman istersem o zaman gidersin.”dediğinde, yüzüne bir tekme savurmak istedim fakat elleri mümkünmüşçesine daha da sıkıldı.

”Bırak beni.”diye, acıdan tısladığımda kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Acıyı görmezden geldim. Ellerimle hemen kapıyı açmaya yeltendim. Tam kapıyı açıp koşmaya başlayacaktım ki, kolumdan tuttu ve beni evin içine sürükledi. Bir yandan da sinirle soludu,

”Sen fazla oldun.”dediği gibi, beni giriş kapısının yanındaki uzun, karanlık koridora doğru soktu. Ayaklarımı zeminde tutmaya çalışsam da, bu yaptığım onu daha çok öfkelendirmekten başka bir şeye yaramıyordu. Beni burada zorla tutuyordu. Burada olmak istemiyordum, ben sadece eski hayatıma geri dönmek istiyordum. Ölümümden, kokan cesedimden zevk duyacak bir adamın yanında durmak istemiyordum. Ben tüm bunları istemiyordum. Benden nefret eden tarafım, karşıma dikilip yüzüme sert bir tokat attığında gerçekler de yüzüme tokat gibi inmişti. Tüm bunların sorumlusu bendim.

Ve yine kendime olan nefretim tüm bedenime yayıldı.

Nefretimden güç alarak, Okyanus’un beni zorla içine sokmaya çalıştığı odanın pervazına kaçmak için yapıştım.

”Bırak beni, gitmek istiyorum. Sana cesedimi görmenin zevkini yaşatmayacağım.”dedim. Gözlerindeki küller harlanırken ateşi gördüm. Karanlık koridordan bile seçebiliyordum, hem yangınını hem de küllerini. Öfke dolu nefesi, tüm evi sarmıştı. Soğuk eli, belimi sarmasına rağmen kendi yanıyordu. Beni yere fırlattı. Ani gelen acıyla, boğazımda tiz bir çığlık patlatırken, kapıyı suratıma kapattı. En ufak bir ışık bile yoktu. Karanlıktaydım. Acıyı yok saymaya çalışarak ayağı kalkmamla yere yapışmam bir oldu. Sürünerek kapının koluna ulaştığımda, kilit sesini duydum. Kilitlemişti. Elimle kapının kolunu, sanki işe yarayacakmış gibi açmak istedim.

”Deneme bile.”dedi, derin nefesler eşliğinde. Kendini kontrol etmeye çalışırken hep bunu yaptığını artık biliyordum. Onu fazla sinirlendirmiştim. Derin nefesler eşliğindeki adım seslerini duydum. Kapının yanındaki duvara yaslanarak bir süre cırcır böceklerinin sesini dinlemeye koyuldum.

Ne kadar süre boş bakışlarımı karanlık odada gezdirdim bilmiyorum fakat artık cırcır böceklerinin baş ağrıtan sesleri bile kesilmişti. Sırtımı yasladığım soğuk duvardan destek alarak ayağı kalktım. Bu oda çok soğuktu. Yanıma aldığım eşyalarım arabada kalmıştı ve bende burada kilitlenmiştim. Ağlamak istiyordum. Sadece evime gitmeme izin verse olmaz mıydı? Neden bunu yapıyordu ki? Odanın lambasını açmak için yeltendim fakat daha sonra vazgeçip üzerimdeki siyah polar ceketin fermuarını boğazıma kadar çekip, odanın ortasında duran yatağa doğru ilerledim. Kalın yorganı açarak sinirle yatağa yatıp yorganı üzerime çektim. Kendimi gözlerimi kapatmaya zorluyor, yarına kadar sinirinin geçeceğine ve onu evime gitmek için ikna edeceğime inandırmaya çalışıyordum.

Elbette kendimi kandırmaktan başka bir şey yapmıyordum.

Beni burada zorla tutamazdı. Kaçacaktım. Soğuk atmosfere aldırmadan ayağa kalktım. Ahşap parkeden gelen soğuk, ayaklarıma işliyordu. Bunu umursamamaya çalışıp, kendimi yatağın diğer tarafında kalan pencerenin önüne attım. Kalın perdeleri yavaşça çektim ve zifiri karanlık olan dışarıya baktım. Sadece ay ışığı ve milyonlarca yıldızlı gökyüzü, etrafımızdaki ağaçların gölgelerini evin üzerine düşürüyordu. Ne kadar ürkünç durursa dursun, buradan gidecektim. Elim pencereye gitti, pencere ummadığım bir şekilde açıldı ve gecenin pençeleyen soğuğu yüzümü tırmaladı. Bu zaferimin işaretiydi, gülümsemeden edemedim. Büyük engeli aşmıştım. Ufacık bir sorunumuz kalmıştı; nereye gidecektim?

Karşımda duran, benden nefret eden kendim ellerini alayla birbirine çarpıp, alkışladı.

Bakışlarım yaklaşık yüz metre ileride duran büyük çınar ağacına takıldı. Buraya daha öncede gelip, o dev ağacın oyuğunun içine girmiştim. Tenha ve kuytuydu. Güneş doğana kadar orada kalabilir, daha sonra ormanı aşıp işlek caddeye çıkabilirdim. Bu fikrim karşısında, diğer Hera’nın alkışı havada bir bulut gibi asılı kaldı ve tısladı. Ona zafer kazanmışçasına gülümsemekle yetindim.

Bacaklarımı pencereden çıkardıktan sonra, ilk kattaki odalardan birine kilitlendiğime şükür ederek, kendimi dışarı attım. Etrafıma baktığımda, ormanın ürkütücü ruhu beni sarmaladı. Yutkundum ve Okyanus’un duymamasını dileyerek, yavaş adımlarla yirmi metre kadar uzaklaştım. Okyanus’un uyumadığını biliyordum. Tüm ışıklar kapalıydı fakat uyumuyordu. Hala sakinleşmeye çalıştığını tahmin etmek zor değildi. Arkama son bir kez baktım. Bir anda merhametim beni sardı ve canım üşüdü. Bir daha üşümeyeceğini bilmek, tuhaf hissettiriyordu. Başımı iki yana salladım. Bu defa merhametime yenik düşmeyecek, o kimsesiz, kötü adama üzülmeyecektim. O bana hiçbir şekilde acımıyordu, bende onun gibi davranacaktım.

Acımak yok.

Bakışlarımı evden çevirip önüme baktım, ayaklarım benden bağımsız koşmaya başladı. Koştum, koştum. Ciğerlerim yanmıyor, hala hissetmekte olduğum soğukluk karnıma kadar işlemeye devam ediyordu. Nihayet ağacının önüne gelmeden önce dar patika yola baktım. Karanlık, ıssız ve kimsesizdi; Okyanus gibi.

Düşüncelerimi kovalamak istercesine ellerimi etrafımda salladım. Patika yolun karşısına geçtim ve ağacın gövdesine yaslanarak nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Karşıda duran eve baktım. Işıklar hala yanmıyordu. Buradan, az önce çıktığım odayı görebiliyordum. Ağacın iri gövdesinin etrafını gezdim ve büyük oyuğu buldum. Oyuk, evi arkasına alıyordu fakat göz büyüklüğündeki delik kısmı, evi görmemi sağlıyordu. Eğilerek oyuğa girdim ve dizlerimi karnıma çektim.

Bir yanım buradan kurtulmak isterken, diğer yanım burada kalmak istiyordu.

Karşımda duran nefret dolu Hera, yırtık kazağını çekiştirerek,

”Vay be!”dedi, az önce söylediklerimin etkisinden kurtulmadığını biliyordum fakat o bilmiyormuş gibi davranmaya devam ediyordu. ”Cesur olmuşsun sen.”dedi, gülerek. Ona donuk bakışlarımı yolladım. Bir anda yanıma gelerek, kolumu kavradı,

”Seni bulma ihtimalini düşünemeyecek kadar aptalsın.” Kolumu nefret kokan isli ellerinde kurtardım,

”Fark etmeden gideceğim.”dedim, tısladı.

”Kaçacak kadar cesur, karanlıktan korkacak kadar safsın.”dediğinde ona sert bakışlarımı yolladım.

”Korkmuyorum.”dedim, sesimi yükselterek. Korkmuyordum. Bunu sadece beni çıldırtmak için söylüyordu. Hera başını iki yana sallayıp, ruhsuz ormanımın derinliklerinde kayboldu.

İç dünyamdan sıyrılarak gerçek dünyama döndüm. Küçük delikten eve doğru baktığımda az önce terk ettiğim odanın ışığı yandı. Kalbim korkudan koşmaya başlayınca nefesimi tuttum ve beni bulmaması için dua etmeye başladım. Birkaç dakika içinde, ikinci katta dahil olmak üzere tüm odaların ışıkları yandı ve korkum daha da arttı. Çelik kapının çarpma sesi, tüm ormanda yankılandı ve Okyanus, görüş alanıma girdi. Üzerinde hiçbir şey yoktu. Altında hangi renk olduğunu seçemediğim bir eşofman altı vardı. Hava soğuktu ve deli gibi evin çevresini turlamaya başladı. Kalbimin atışlarını kulaklarımda hissediyordum. Okyanus, başladığı yere döndüğünde, evin duvarına sert bir yumruk geçirdi. Nefesimi tutmuş onu izlerken, benim bile canım acımıştı. Umarım beni bulmazdı. Bulursa neler olacağını tahmin bile edemiyordum. Belki de nefretimi dinleyip, karanlığa aldırmadan buradan tüymeliydim. Artık çok geçti. Okyanus, arabaya doğru ilerledi. Daha sonra vazgeçip, soğuğu hiç hissetmiyormuş gibi buraya doğru ilerlemeye başladı. Zaten soğuk olan biri soğuğu hissedebilir miydi? Ruhunun yangını ona yetiyor muydu? Bir dakika sonra patika yolun karşısındaydı. Ay ışığı, beyazla buğday ten arasında kalmış yapılı bedenini bir tanrı gibi ortaya sererken tuttuğum nefesi bırakıp yutkundum. Gözleri patika yolun bir sağ, bir de sol tarafını taradı. Bir küfür savurduğunu duymuştum. Hava kadar soğuk sesi, tüylerimi diken diken etmeye devam ediyordu. Bakışları içinde bulunduğum dev çınar ağacına takılınca, korku tüm bedeni kucakladı ve Hera’nın ruhsuz ormanımdan gelen tiz kahkahasını duydum. Okyanus, sinirle gülümseyip yavaş adımlarla ağaca doğru yaklaştı. Her adımında gözlerinin grisini biraz daha seçebiliyordum. Siniri tüm oksijenimi alt etti ve yutkunmakla yetindim. Ağacın gövdesine elini yasladı.

”Çık oradan.”dedi, ürperten sakin sesiyle. Beni fark etmişti fakat fark etmemesi için nefes almayı bile kesmiştim. Teslim olmak istemiyordum. Nasıl oluyordu da beni hemen buluveriyordu ki? Ben sadece evime dönmek istiyordum. Adımları tam oyuğun önünde durdu, koyu renkli eşofmanını artık seçebiliyordum. Biraz daha içeri sindim. Derin bir nefes aldı. Sakin kalmaya çalışıyordu. Nefes almaya çalışıyordum.

”Sana oradan çık dedim, Hera.” Adımı söylemesi kalbime tekmeler savururken, kendimi yavaşça öne doğru ittim. Bu bir teslim oluş değildi, eğer orada bir süre daha kalsaydım işler daha kötüye sarardı. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibi bir şeydi bu. En kısa zamanda buradan kurtulacaktım. Öyle ya da böyle bu oyun bir son bulacaktı. Dizlerimin üzerinde emekleyerek, oyuğun girişine geldim. Başımı kaldırmayacaktım. Beni görmesini istemiyordum. Onu görmek istemiyordum. Dizlerimin üzerinden kalktım. Oyuktan çıktığımda, ona bakmamak için direniyordum. Gri gözlerin ağırlığı tüm bedenimi kaplıyordu. Önümde dikilmişti ve aramızda tam iki adım mesafe bulunuyordu. Adımımı gitmek için sola doğru attığımda, o da bana doğru bir adım attı ve gitmeme engel oldu.

”Yüzüme bak.”dediğinde, eğik duran başımı hayır dercesine salladım. Ağaçla onun arasındaydım ve aramızda sadece bir adım vardı. Kollarını kaldırdığında vuracağını sandım ve ağaca doğru sindim fakat o vurmamış ellerini iki yanıma koymuştu. Bu yaptığı şey ve yapacağını düşündüğüm şey korkuyla birleşip kalbimin nefessiz kalmasına sebep oldu. Vuracağını düşünmüştüm. Şöyle bir şey vardı ki, bana ailemden biri bile bir kez vurmamıştı. Eğer o bana vursaydı, bende karşılık verirdim. Ne kadar korksam da bunu yapardım. Onun yaptığı şeyse beni kafeslemek olmuştu.

”Bana gözlerini göster.”dedi, tuhaf bir ses tonunda. Artık ayakkabısının ucu ayakkabımın ucuna değiyordu. Kalbim boğazımda atmaya başladı. Ruhunun yangınını belli eden sıcak nefesi alnıma çarptı. Kalbimin atışlarının sebebini bilmiyordum, bildiğim bir şey varsa; o kadar gürültülü bir şekilde atıyordu ki onun duyacağını sandım. Sesindeki, tuhaf tını sayesinde başımı ona doğru kaldırdım. Sesi normale göre daha sakin geldiği için gözlerimi ona gösterme kararı almıştım. Ya da kendimle olan savaşı sonlandırıp gri küllere esir düşmek için. Gözleri, gümüş grisine bürünürken, ay ışığı dalların izin verdiği kadarıyla üzerimize düşüyordu. Çınar ağacının, kurumuş yaprakları ve dallarının gölgeleri yanağına düşüyordu. Üzerime eğildiği için, ben tamamen karanlıktaydım. Gözlerine bakmak, kalbime mermi atmaktan farksızdı. Gözlerindeki mermi sanki gözlerimi delip, ne yapmaya çalıştığımı görmek için fırladı. Doğru yerden başlamıştı. Gözlerime bakarsa, neler düşündüğümü görebilirdi. Eğer, gözlerimi saran ağlar buna izin verirse.

”Korkuyorsun.”dediğinde, gümüş grisi gözler beni çoktan esir tutmuştu. Başımı belli belirsiz hayır dercesine salladım. Nefesini düzene sokmaya çalışıyordu, çünkü koşmuştu. Alevlerden oluşmuş kadar sıcak nefesi, her hizaya getirilmek istendiğinde, yüzümün her bir yanında hissettiriyordu kendini. Kıvrımlı ve gür kirpikleri, ay ışığının izin verdiği kadarıyla gölgesini elmacık kemiklerine dokundurmaya yelteniyordu. Gözleri yarı baygındı ve etrafı kırmızılaşıyordu. Göz kapağını süsleyen mor ve mavi damarlar bu adamı tamamlıyordu.

”Korktuğun halde yapacağından geri kalmıyorsun.”dedi, tehlike saçan sıcak fısıltısıyla. Ve ben de nefesimi düzene sokmaya başlamıştım. O, bu kadar yakınımdayken, nefes bile aldığımdan şüpheliydim. O, bu kadar yakınımdayken nefesini hissetmek, farkında olmadan sıktığım avuçlarımı terletiyordu. O, bu kadar yakın olmamalıydı. Alışkın değildim. Başlıca sebebi bu çekiyordu fakat diğer sebebi de canımı tehlikeye atmaktan çekinmeyen bir adamla bu denli yakın olmak ruhumu ufaktan parçalamaya başlıyordu. Attığı her bakış, söylediği her bir kelime, yaptığı her bir hareket hem bedenime yeni çürük ve derin yaralar ekliyor hem ruhumu parçalamaya başlıyordu. Ve en önemlisi, bu adam benim hayallerimi öldürüyordu. Gerçekte birini öldürüp öldürmediğini bilmiyordum ama kesinlikle bir hayal katiliydi. İnatla tutunmaya devam ettiğim üniversite hayallerim, onu tanıdığımdan beri ellerimde can veriyordu. Kalbim ölüm koşusundaydı. Bir an önce yavaşlamazsa, sonu gelecekti. Bakışları derinleşti, üzerime eğildiği için ağır nane ve hafif deniz kokusunu net bir şekilde hissetmemek elde değildi. Bu kokuyu bilmek istemezdim. Çünkü bir insanla ilgili her ayrıntıyı unutabilirdiniz ama kokusunu asla. Bakışları, haddinden fazla derinleştiğinde gümüş grisi okyanusunda boğulacağımı düşündüm.

”Ne düşündüğünü tahmin edebiliyorum. Sen, buradasın çünkü”dediğinde, zihnime atılan, burada olmamın asıl sebebi olan tokat yüzümde patladı. Nefretimin, yutkunduğunu duyabiliyordum. Kendime geldim. Devam etmesine izin vermeden, onun tınısında konuşmaya başladım.

”Buradayım çünkü yalan söyledin. Bana yem olmadığımı söyledin ama aslında yemim. Eğer ben olmasaydım burada ya teyzen ya da küçük kuzenin olacaktı. Sende koca şehirdeki kimsesiz kızı tercih ettin.”dediğimde sonlara doğru acım sesimden okunmuştu. Gizleyememiştim. Gri gözleri hala ifadesizce bakarken kaşları çatıldı.”Bırak da gideyim.”dedim, yorgun bir şekilde. Yutkundu. ”Sadece beni eve götür.”

”Gidersen neler olacağını tahmin edebiliyor musun? Gidemezsin.”dedi, normalden sinire akan bir tınıyla. Ona hayretler içinde baktım. Onunla burada durmak yanlıştı. Kendisi söylememiş miydi en tehlikelinin o olduğunu? Onunla olmak yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktı. Onun yanında kalmak, soğuk bir kış gününde çırılçıplak karların arasına gömülmek, kendini kurtarmaya çalışırken karda kendi mezarını kazmak gibiydi.

”Ne fark eder?”diye sordum, ”Zaten bir süre sonra sen, beni vereceksin. Öyle ya da böyle sonum gelecek. Bırak gideyim de hemen bitsin. Kurtulabilirim. Şehri terk edeceğim.”dedim, ilk defa bu kadar uzun cümleler kuruyorduk. Okyanus, üzerime biraz daha eğildi. Sanki ne hissettiğimi tartar gibi gözlerimi biraz daha inceledi. Acıyı hissedebiliyor muydu? Çaresizliği? Ruhumun dikişlerini patlatacağını hissedebiliyor muydu?

”Vermem.”dediğinde, sadece ona baktım. Tek bir kelimenin altında, bir sürü şey arayabilecek kadar muhtaçtım. Bu kelimeni ağır taşını kaldırdım ve yerdeki umut kırıntılarını, yaşama bağlayan güçlü ipleri buldum. Ona inanmayacak kadar büyüktüm, ona inanmayı isteyecek kadar da çocuktum. Yorgun bakışlarımı derince süzdü, bir anda çenesi kasıldı ve yüzüme doğru bağırdı.

”Bir daha kaçayım deme.” Ani ruh değişikliği beni sarsmıştı. Kolumdan çekip beni tekrar eve doğru yürütmeye başladı. Ona direnmedim ve yürüdüm. Sessizlik, kurşungeçirmezdi.

Evin açık duran kapısından içeri girdiğimizde, bir eliyle beni tutuyordu. Diğer eliyle de kapıyı sert bir şekilde kapattı. Çarpma sesinin ormana bir kez daha yayıldığını biliyordum. Ürktüğümü belli etmedim. Şömine cayır cayır yanıyordu ve ev sıcaktı. Kapıyı çarptıktan sonra, kilitledi ve beni de peşinden sürükleyerek tüm odaların pencerelerini ve kapılarını da kilitledi. Sert eli, kolumu bir an olsun bırakmıyor, canımı acıtıyordu. Aldırmadım. Ne kadar sessiz kalırsam bu benim için o kadar iyiydi şimdilik. İkinci katında kilitlenmesi bittiğinde, merdivenleri indik ve şöminenin önüne geçtik. Nihayet kolumu bıraktığında kendimi, şöminenin önündeki puflardan birine attım. Soğuk, bedenimi ağrıtmaya başlamıştı. Bu ağrı tanıdıktı. Atakan’ın bana neredeyse tecavüz etmek üzere olduğu gece üzerime buzlu su döktüğü geceden tanıdıktı. Ellerim o kadar çok acıyordu ki şuanda aynı acıyı bedenimde hissediyordum. O gece Okyanus, parmaklarıma masaj yapıp ağrıyı geçirmişti. Sanırım en dayanıksız ellerimdi çünkü şuanda soğuktan nasibini en fazla alan onlar gözüküyordu. Ateşe ellerimi biraz daha tuttum ve bu acının çoğalmasını salladı. Bende kendi kendime masaj yapmaya başlamıştım parmaklarıma. Bu biraz iyi gelse de tamamen geçirmiyordu. Şuan ona bakmak istemiyordum. Karşımda duran pufa oturdu. Gümüş grisi, delici bakışlarını yüzümde hissediyordum. Alevleri izlemeye devam ettim aynı zamanda parmaklarıma masaj yapmaya da. Derince aldığı nefesler dikkatimi dağıtsa da ona bakmamayı sürdürdüm.

Ne yapacağımı, bundan sonra nasıl devam edebileceğimi kestiremiyordum. Ben tüm bunlarla nasıl baş edecektim?

Nefretim olan Hera, sessizliğin gelmesi bekliyormuş gibi ruhsuz ormanımdan çıktı ve yanıma geldi. Ağacın önüne bağdaş kurmuş iki elimi saçlarımın arasından geçiriyordum. Hera bana tepeden baktı. Bu defa konuşan taraf ben oldum,

”Eğer kurtulursam,”dedim, kara toprağı incelerken, ”Eğer kurtulursam İzmir’den gideceğim.” Nefretimin şaşkınlık kokan nefesi burnuma dolmuştu. Ben her ne olursa olsun bu şehri terk etmeyen kız, burayı terk etmeye karar vermiştim. Nefretim, dizlerinin üzerine çöktü ve birbirimizle göz göze geldik.

”Sen Hera olamazsın.”dedi bana, şaşkınlığını gizlemeye çalışarak. ”Tüm her şeyi bu şehre terk edip, koca şehri hayal kırıklığına mı bırakacaksın?”diye sordu alayla karışık şaşkın ses tonuyla.

”Öyle.”dedim. Başını iki yana salladı, ”Pes ediyorsun.”dediğinde, ona kaşlarımı çatarak baktım.”Pes ettiğim falan yok. Bazen gitmek gerekiyor.”dedim ona kızgın ses tonumla.

”Bayağı kaçacaksın sen.”dedi, inanamıyormuş gibi. ”Kaçmak değil, buradan ya benim gitmem gerek ya da o tanımadığım adamların.”dedim, anlaşılmak ister gibi. Kaşları havaya kalkmış öylece bana bakıyordu. Kavga çıkarmak istediğini gözlerinden okuyabiliyordum fakat çıkarmak için sebebi şuan için yoktu. Bunun pes etmek olmadığını, aksine yaşamak için gitmem gerektiğini biliyordu. Sadece beni çıldırtmak için nereden vuracağına karar vermek istiyordu fakat ben artık, onu uçurumdan aşağı gözyaşlarıyla atan kız değildim. Ben artık tamamen savaşan kızdım. Bunu anlamıştı ve ne yapacağını o da bilmiyordu. Sadece kabullenmesini, ruhsuz ormanımıza geri gitmesini istiyordum. Niyetim nefretimden güç almaktı, nefretimi uçurumdan aşağı itersem kaybeden ben oluyordum. Bu defa muhtaç olduğum nefretimi kaybetmeyecektim. Küçük kız çocuğunu ruhsuz ormanımda kaybettiğim gibi onu da kaybetmeyecektim. Nefretim, her ne kadar o ormana girerse girsin, nefretini yenileyerek geri dönüyordu. Kayıp çocukluğum ise yolu bilmiyordu ve bulunmaya ihtiyacı vardı. Onu, babamla bir olup kaybettiğimizden beri, tekrar onunla yüzleşemeyeceğim için ruhsuz ormanıma girmeye çekiniyordum. Bir şey daha vardı, onu bulamamaktan da korkuyordum. Kot bahçıvan tulumu ve beyaz boğazlı kazağı olan küçüklüğümün hala yaşadığını hissediyordum. Karşımda duran kendimin bunu kabullenmeyeceğini ben de biliyordum. Biz, pes etmezdik. Aniden ayaklandı ve uzun, is lekeleri kaplamış işaret parmağını bana doğru uzatıp konuşmaya başladı,

”Yerle bir olacağın günü bekliyorum Hera.”dedikten hemen sonra arkasını dönüp, ruhsuz ormanımın içine nefret izlerini bırakan adımlarıyla gözden kayboldu. Çürük ve kanlarla dolu bedenimi kendime çektim, hiç düşünmeden yere uzanıp, nefret dolu benliğimin gözden kayboluşunu izledim. Yürüyüşü bile acı kokuyordu. Acısını örten nefrete sahipti. Kendimin gözden kaybolmasına izin verdim ve bende oracıkta gözlerimi sıkıca kapattım. Ben de tüm dikişlerimin patlayacağı günü bekliyordum. Çığlık ata ata ağlayacağım günü bekliyordum. O gün geldiğinde, Hera karşımda duracak ve pes ettiğimi düşünüp kendisiyle gurur duyacaktı. Bilmediği bir şey vardı; yorgun ruhumu çürüklerle dolu bedenime bağlayan tüm dikişler patlayabilirdi ama ben onları tekrar dikmekten vazgeçmeyecektim.

Parmaklarımın sızısı biraz dindiğinde, gözlerimi ona doğru diktim. Bana bakıyordu. Bu bakış, iki kez nefes almam gerektiğinin alarmını tüm bedenime yayıyordu. Bakışları uzun sürdü. Gümüş grisi gözlerinden ne kadar kurtulmaya çalışsam da, bir şekilde yine esaretine çekiliyordum. Bakışlarımı gözlerinden ayırdım ve gözlerim sakallarına takıldı. Onu her zaman üç günlük sakalıyla görüyordum. Bu defa, sert sakalları daha çok ben buradayım diye bağırıyordu. Tahminen on gündür tıraş olmuyor olabilirdi. Siyah sakalları, gümüş grisi gözlerini daha da ortaya döküyordu. Ve tüm bunlardan bana neydi? Onunla göz göze gelmemek için aptal cümleler kurmaya başlamıştım kendi kafamda. Okyanus, tam yanında duran sigara paketinden bir sigara çekti. Üzerinde tişört hala yoktu. Gözlerimi hemen yüzüne çevirdim. Bir sigara alıp dudaklarının arasına yerleştirdi. Bakışları üzerimdeydi. Gözlerimi gözlerine sabitledim. Bir yandan sanki kendimi dövmek istercesine parmaklarımı ovuşturuyordum. Okyanus sigarasını yaktı, sanki ihtiyacı olan oksijen değil de buymuş gibi içine çekti. Gözleri gözlerimden bir saniye bile ayrılmıyordu. Daha sonra bakışları ellerime düştü. Gözlerime bakıp,

”O kadar sert masaj yaparsan kendine daha çok işkence edersin.”dediğinde, masaj yapmayı bıraktım. Konuşmak istemiyordum. Ellerimi koyacak yer bulamadım. Ellerimi birbirine sürtmeye başladığımda, bakışları nihayet alevlere çevrildi. Sigarasını bitirene kadar bir daha da göz göze gelmedik.

Karnım acıktı fakat gelen uykum açlığımı bastırdı. Mutfağa ilerledim. Arkamdaki bakışları hissedebiliyordum. Gümüş grisi bakışları, ifadesiz bir şekilde mermi olarak sırtıma yağıyordu. Kalın derim hala beni korusa da ruhumun, önünde sonunda zarar alacağını biliyordum. Belki, çürüklerle belki de derin yara izleriyle, bilmiyordum. Çeşmenin yanındaki bardak temizdi. Çeşmeyi açıp, büyük bardağı ağzına kadar doldurdum. Suyu içtiğimde, açlığımı bastırmıştı. Saatin kaç olduğunu bilmiyordum fakat gözlerim artık yarı baygın bir haldeydi. Bardağı, yerine bırakıp merdivenlere baktım. Yukarı çıkmak istiyordum fakat tüm odalar kilitliydi. Pencerelerde öyle. Mecburen şöminenin sol tarafında kalan, günlerdir burada uykumu çektiğim geniş ve rahat koltuğa baktım. Koltuğa kendimi atar atmaz yığılmıştım. O kadar yorgun hissediyordum ki, ayağımın ucunda duran battaniyeyi alacak halim bile yoktu. Okyanus’un arka profili yaklaşık iki metre kadar uzaklığımdaydı. Pufunda oturmuş, saçlarını karıştırıyordu. Yüzünün ifadesini göremiyordum. Artık sinirli değildi, bunun farkındaydım. Kaçamayacağımı o da biliyordu. Kendini güvenceye almış, her yeri kilitlemişti. Ona artık diyecek hiçbir cümlem kalmamıştı. Neredeyse yalvarmıştım. Bu işten nasıl sıyrılacağımı düşünürken, arkasını döndü ve gümüş grisi bakışlarıyla, onun yanında sönük kalan gözlerim buluştu. Bir süre bana baktıktan sonra, daha fazla dayanamadım ve battaniyeyi alıp sırtımı ona dönmeden önce üzerimdeki polar ceketten kurtuldum. Bakışlarının ağırlığını artık sırtımda hissedebiliyordum. Çok geçmeden baygın gözlerim, yorgun bedenimle uykuyu kucakladı.

Telefonun sabırsız sesiyle uyandım. Gün çoktan doğmuştu fakat feci bir şekilde yağmur pencereleri dövüyordu. Oturur vaziyete geldiğimde, Okyanus’la göz göze geldik. Elinde, dün gece bıraktığım bardak vardı. Suyu yarılamıştı, diğer eliyle pufun üzerinde duran telefonu aldı. Üzerine siyah örgü bir kazak giymişti. Bu kazağı tanıyordum, onu ilk gördüğümde de bu vardı. Kaç saattir uyuduğumu bilmiyordum, gözlerimin şiştiğini hissediyordum. Ovuşturmaya başladım. O sırada Okyanus çalan telefonunu açtı. Yanıma oturdu. Etrafta sadece yağmur sesi vardı ve karşıda konuşan kişiyi duyabiliyordum.

”Kaldığın yerden adımını dahi atma, Okyanus.”dedi, endişeli bir erkek sesi. Okyanus, kaşlarını çattı.

”Dökül Samet.”dedi, normal bir sesle.

”Herkes öğrenmiş. Her yerde kızı arıyorlar.” Duyduklarım, kalın derimi patlatacakmış gibi oldu. Korku, kalın derimi patlatabilirdi fakat Okyanus, derince bir nefes aldı. Bu nefes anında korkuyu yok etse de endişemi yok edememişti. Sinirlenmişti. Gözleri gözlerimi buldu. Adının Samet olduğunu öğrendiğim kişi konuşmaya devam etti. ” Seni bıraktılar, senin nerede olduğun umurlarında bile değil ama kız için İzmir’i karış karış aradıklarını biliyorum. Yanına biri de gelmesin. Geleceğini sanmıyorum ama dikkatli ol.” Okyanus, bakışlarını çevirip çenesini kaşıdı. Ona endişe kaynayan gözlerle baktım.

”Gelmez kimse, ben onlara yapacaklarımı biliyorum da başımda bir bela var. Bıraktığım an yanında biterler. Kendisi tehlikeyi üzerine çekiyor.”dedi, gözlerimiz tekrar buluştuğunda. Kaşlarım çatılmıştı. Kollarımı göğsümde birleştirdim. ”Aynen öyle olur. Ben cumaya kadar yatışacağını düşünüyorum etrafın. Artık daha temkinli davranmamız gerekiyor, içlerinde senin adını bile bilmediğin ama sana zarar vermeye yemin etmiş insanlar var.”dedi, Samet. Bu cümleler yutkunmama sebep oldu. ”Hepsi delirecek.”dedi, Okyanus gerçekten yoksun gülümsemesiyle. Bakışları intikam alevini harlamıştı ve buram buram intikam kokuyordu. Dayanamıyordum. Daha ne kadar onun intikam oyuncağı olacağımı bilmiyordum fakat patlamak üzereydim. Ben daha fazla çürük bir bedene ve yorgun bir ruha sahip olmak istemiyordum. Buna izin vermeyecektim. Ama karşımda duran adamın bakışları, bulunduğum dibi kazıp, daha da dibe inebilecekmişim gibiydi. Acılar hep kalırdı, kalbimin en ücra köşelerine çekilmeye çalışan acılar yavaş adımlarla merkeze doğru yayılıyorlardı. Acıyı hissetmemle derin bir nefes almam bir oldu. Karşı taraf bir iç çekti. Tam bir şey diyecekken, Okyanus’un hissiz sesini duydum.

”Boş ver şimdi. Kız benimle bir şey olmaz. Sen diğer işleri halledebildin mi?”diye, sordu. Ağzından dökülen sıcak sözler buz tutmuş acılarıma, kıvılcım şeklinde onları yok etmek istercesine dökülmeye çalıştı. Nefretim, ruhsuz ormanımdan koşar adımlarla çıkıp, üzerime siper oldu. Biz acılarımızı göstermezdik. Kalbimizdeki buz tutmuş acılar yavaş yavaş dağılırken Hera’dan damlayan kıvılcımlar ikimizin de bedenlerinde yeni izler bırakıyordu. Kendimle göz göze geldim. Elayla kahverengi arasında kalmış bakışlar yüzümdeyken, aynı bakışlarla ben de kendime bakıyordum. Bu an tanıdık geliyordu.

Nefret eden tarafımı, uçurumdan geçmişin küf kokulu dibine göndermeden önce onunla boğuşmaya başlamıştık. Ben, gözyaşlarımdan onu göremiyorken, o nefretinden beni göremiyordu. Beni uçurumun, son soluk köşesine doğru itmeden önce yere yatırmış, bunun benim sonum olacağını söylemişti. Pes etmekteydim. Elleri, boğazımı sararken, gözyaşlarımdan zorla da olsa odağını bulmuş gözlerim, beni öldürmeye çalışan gözlerle karşılaştı; kendi gözlerimle. Son gözyaşlarımı döktüğüm, o son soluk köşesinde, derince bir nefes almaya çalışmış, kalan son gücümle onu küf kokulu geçmişime doğru fırlatmıştım. Bir daha da bu gözler, gözyaşının deniz tadını alama mıştı. İşte bu an hafızamın, derin dondurucusunda hatırlanmaya hazır bir şekilde paketlenmişti. Şuan bu beni, dibe itmek için attığı nefret dolu bir bakış değildi. Bu, bizim bizden başka kimsemiz olmadığını gösteren, soluk bakışlardı.

”Tüm uyuşturucuları dediğin yere gönderiyorum, para elime geçtiği an malları daha yoldayken, onları yok etmen için depoya koyuyorum.”dedi, Samet. İç dünyamdan sıyrılmaya çalışırken, bu sözlere yetişebilmiştim. Bakışlarım, anlamsızca telefona gitti. Amaçlarını anlayamamıştım. Soru işaretleriyle, Okyanus’a baktım. Karşıya dümdüz bakıyordu. ”Güzel.”dedi, memnun olmuşa benzer bir sesle. Bu ses, bana acı veriyordu. Devam etti,

”Cuma merkeze dönüyorum o halde.”dedi ve karşı tarafı dinlemeden suratına kapattı.

Cumaya daha üç gün vardı. Okyanus’un az önce söyledikleri sinirlerimi bozmuştu.

”Kurtulmak için sana ihtiyacım yok.”dedim, ona sinir dolu sesimle. Bana baktı, kaşları çatıktı. Hera’nın bana gururla baktığını biliyordum.

”Bela kokunu alıyor.”dedi, sinirle. Ona düz düz baktım. Burada kalmak falan istemiyordum.

”Burada durmak istemiyorum.”dediğimde, kaşları havalandı.

”Ne yazık.”dedi, gümüş grisi gözler harlanırken. Bana acı aşılayan sesiyle devam etti. ”Burada benim isteklerim geçerli, seninkiler değil.” Kaşlarım mümkünmüş gibi daha da çatıldı. Bakışlarını benden çevirdi.

”Çantanı getirdim. Sessiz ol ve ne halin varsa gör. İki gündür hiç uyumuyorum.”dedi, normalde bir ya da iki saat uyuduğunu biliyordum. Anlaşılan iki gündür hiç uyumamıştı. İçimde bir yerlerde uyuması gerektiğini tekrarlıyordum. Sesimi kestim ve çantamı alıp, orta sehpanın üzerine koydum. Okyanus’ta az önce benim yattığım yere uzandı ve bir süre sonra gözlerini kapattı. Göz kapaklarını süsleyen mavi ve mor damarlar, çatık olmayan kaşları, beyazla buğday arasında kalmış gizli teni, ben buradayım diye bağıran kirli sakalları ve bakmaya çekindiğim dudakları. Böyle çok savunmasız gözüküyordu. Kimsesiz kalışı uyuduğunda belli oluyordu. Dağınık koyu kestane rengi saçları, büyük bir karmaşa da bile güzelliğinden ödün vermiyordu. Aptal cümlelerimi kışkışlayarak, guruldayan midemi beslemeye karar verdim.

Mutfağa doğru ilerledim, birkaç patates buldum. Onları kızartmaya karar verdim. Uzun uğraşlar sonucu, bir tava ve yağ bulabilmiştim. Tavayı alırken, bir tane tencereyi de yerle bir edip bir gürültü koparmıştım. Okyanus, gözlerini açmadan kaşlarını çattı ve homurdandı. Daha sonra çok geçmeden tekrar uykuya daldı. Bıçağı alıp, patatesleri doğradım ve kızartmaya başladım. Kızartma işi bittiğinde, hepsini bir tabağa yerleştirdim. Büyük salonla- Okyanus’un şuan bulunduğu yer- mutfağı ayıran bar tarzı tezgahın üzerine tabağı yerleştirdim. Dolaptan yoğurt çıkarıp onu da bir kaseye koyduktan sonra, gelirken aldığımız ekmekleri de çıkarıp masanın üzerine koydum. Okyanus’a baktım. Muhtemelen o da açtı. Çağırsam bana kızar mıydı? Aldırmadan iki çatal ve iki kaşık çıkarıp tezgaha yerleştirdim. Yavaş adımlarla, Okyanus’un yanına doğru ilerledim. Çekiniyordum ama kötü bir şey yapmayacaktım ki. Bu düşüncemden destek alarak seslendim.

”Okyanus.” Cevap vermedi. Tekrar seslendiğimde, yine cevap vermedi ve işaret parmağımı omzuna dokundurdum. Gözleri açıldığında bileğimi kavradı. Korkuyla, saçma bir ses çıkardım ve bakışları beni buldu. Sonra bileğimi bıraktı ve gürültülü bir şekilde bağırdı.

”Beni uyandırma demedim mi?” Korkum boğazıma takılınca, konuşamadım.

”Ben…”dediğimde, tekrar bağırdı.

”Ne istiyorsun? Bak, başımda korkunç bir ağrı var ve senin mızmızlanmalarını dinlemeyeceğim.”dedikten sonra sırtını bana döndü. Kelimeleri canımı acıtmıştı. Ne diye bu kadar kızıyordu ki? Boğazıma batan acıyı yok sayarak fısıldadım.

”Sadece yemek hazırlamıştım.” Ona bakmadan arkamı döndüm, mutfağa doğru ilerledim. Derin bir nefes aldığını duymuştum. Her şeye bu kadar sinir olmak zorunda mıydı? Üstelik bu defa onun deyimiyle mızmızlanmamıştım. Kaçmamıştım da. Sadece aç olduğunu düşünüp, onu davet etmiştim. Yan yana duran parlak kırmızı taburelerden birine oturdum. Tam karşımdaki koltukta yattığını biliyordum ama bakmadım ve çatalımla kızartmayla oynamaya başladım. Söyledikleri, karnıma yetmişti. İştahım kapanmıştı. Ben kötü bir şey yapmamıştım ki. Çatalımla oynamaya devam ederken, kalbimin neden olduğunu bilmediğim kırılışıyla baş etmeye çalışıyordum. Bakışlarım, siyahlı grili tezgaha dalmıştı. Okyanus’un adım sesleri beni kendime getirdi. Yavaş adımlarla gelip, yanımdaki parlak kırmızı tabureye oturdu. Ona bakmadım ama bana baktığını biliyordum. Şaşırmıştım. Bakışlarımı, açık griye dönen gözlerine çevirdim. Gözlerimiz buluştu. Kaşları ilk defa bana bakarken çatık değildi. Kırgınlığımı görmek istercesine, gözlerime bakıyordu. Ağzı bir şey demek için aralandı fakat hemen kapattı. Üzerimden eğilip, yanımdaki ekmeği aldı ve birazını bölüp benim önüme koydu. Bakışlarımı ondan çevirip, ayağa kalktım. Bir adım atmamla bileğimi yakalaması bir oldu. Ona bakmadım. Bana baktığını biliyordum. Konuşmadı. Konuşmadım. Sessizlik, dakikalara dönüşürken, yağmur şiddetini artırdı ve şimşek çakmaya başladı. Evi beyaz loş bir ışık aydınlatırken, mavi şimşek yüzümüze doğdu. Bileğim hala soğuk elinin arasındaydı. Kurtarmak istercesine çektim, başarısızdım.

”Otur.”dedi, donuk bir sesle. Ona cevap vermek istemiyordum.

”Hayır.”dedim, tekrar bileğimi kurtarmaya çalışırken. Ayağı kalktı, bileğimi hala bırakmamıştı.

”Bana gözlerini göster.”dedi, bakışlarım yerdeyken. Tüm kırılganlığımı saklamaya çalışarak, gözlerimizi buluşturdum. Bana bakmayı sürdürdü,

”Bırak.”diyebildim yorgun sesimle. Böyle diyince, diğer bileğimi de tuttu. ”Sözlerin karnımı doyurdu.”dedim çenemi tutamayarak. Sadece bana bakmayı sürdürüyordu. Ben de konuşmaya devam ettim.

”Sadece aç olduğunu düşünmüştüm. Bak kaçamıyorum, mızmızlanamıyorum da.”dediğimde, ellerini gevşetti.

”Çünkü hiçbirine izin vermiyorum.”dedi ve anlayamadığım zaman diliminde kendimi taburede oturur vaziyette buldum. ”Şimdi yemeğini ye.”

Bakışlarımı gözlerinden çektim. Midemin guruldamasına lanet edip yemeye başladım. Okyanus’ta yemeye devam ediyordu.

Yemek yedikten sonra, o salondaki geniş koltuğa uzanmıştı. Ben de kirli tabakları ve çatal kaşıkları toplayıp, yıkamıştım. Daha sonra gevşeyen atkuyruğumu sıkıca toplayıp, ders çalışmaya karar verdim. Tüm bunlardan sıyrılmanın tek yolu ya ders çalışmaktı, ya da kitap okumaktı. Hayalimi öldürmesine izin vermeyecektim. Salona ilerlediğimde, çantamdan kitaplarımı çıkarıp ortada duran alçak masaya hepsini açtım. Sırtım Okyanus’un uzandığı koltuğa dayanıyordu. Onu görmemek beni daha sakin biri yapıyordu. Yokmuş gibi davranacaktım. Bir defter de çıkarıp notlar almaya başladım.

Hava kararmaya başlamış, yağmursa şiddetini arttırmaya devam ediyordu. Saatlerdir ders çalıştığım için, başıma korkunç bir ağrı girmişti. Saçlarımı çok sıktığımdan da olabilirdi. Saçlarımı saldım ve elimle düzelttim. Elbette uçlarındaki havaya kalkan ve adı olmayan şekli düzeltemiyordum. Sinirle saçlarımı geriye attım ve belime dökülmesine izin verdim. Sırtımla koltuk arasında birkaç santim vardı. Son testi çözmeye başladığımda, Okyanus’un parmağını saçımın uçlarındaki aptal şekilden kaydığını hissettim. Bu gerilmeme sebep olmuştu. İlk başlarda yanıldığımı düşünsem de bu birkaç kez daha tekrarlanmıştı. Saçlarımı, parmaklarından kurtarmak istiyordum ama yok saymaya çalışarak önümdeki soruya odaklanmayı denedim. Saçımın uçlarında gezinen parmaklar soruyu çözmeme engel oluyordu. Oflayarak, soruya bakmaya devam ettiğimde, Okyanus, saçlarımı eliyle toplayıp sol omzuma atmıştı. Bu yaptığıyla biraz daha gerilmiştim. Acı aşılayan sesli adamın, dokunuşu da acı veriyordu. Kalın derimi aşıp, ruhumu parçalamasına izin vermeyecektim. Açıkta kalan boynuma doğru yaklaştı, sıcak nefesi boynuma sarılırken titrememek için kendimi zor tuttum. İki defa nefesim kesilmişti.

”Saçlarını savurup durma, yüzüme geliyor.”dedi, mekanik bir sesle. Başımı onaylarcasına salladım. Uzaklaşması gerekiyordu. Derince bir nefes çekti içine. Sonra yavaşça boynuma doğru verdi. Nefesi hala boynumda gezmeye devam ediyordu. Çekilmesini istedim aynı zamanda da çekilmemesini. Boynumdan fena bir şekilde huylandığımı şu dakikalar içerisinde fark ediyordum. Nefesi boynumda gezintiye çıktığında, midem yüksek bir yerden arabayla inermiş gibi havalanıyordu. Şunu yapmayı kesebilir miydi? Çünkü kıpırdayamıyordum.

”Saçlarının şekli doğuştan mı böyle?”diye, sordu. Kitabı kapatıp ona döndüm.

”Evet.”dedim, kitapları çantama yerleştirmeye başlarken. Az önce olanları yok saymaya çalıştıkça, o daha da üzerime geliyordu. Oturur vaziyete geçti. Başını koltuğun gerisine yaslarken gözlerini kapattı. O sırada bende puflardan birine oturmuştum. Çünkü gidebileceğim en uzak yer burasıydı. Derince bir nefes alıp, gözleri hala kapalıyken mırıldandı.

”Her yere sinmiş.”dediğinde tek kaşımı kaldırdım.

”Hım?”diye, soru işareti dolu bakışlarımı ona yolladım. Gözlerini açmadı, cevapta vermedi. Cevapsız kalmayı hiç sevmiyordum.

Yaklaşık iki saat uyumuştu ve şimdi telefonuyla ilgileniyordu. Ben de ellerimi ateşe doğru tutmuş, hiçbir şey düşünmüyordum. Okyanus’un telefonu çalmaya başlayınca bakışlarımı alevlerden çektim. Okyanus, kaşları çatık bir şekilde telefona baktı. Sonra bana bakıp telefonu açtı.

”Ne var?”diye sorduğunda, karşı taraf bir şeyler söyledi. Uzağında kaldığım için ne dediğini anlayamasam da bir kadın sesi olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Ne dediğini deli gibi merak ediyordum. Bakışlarımı kaçırıp, düşüncelerime kaşlarımı çattım.

”Hayır.”dedi Okyanus. Karşı taraf bir şey söyleyince Okyanus, sabır dilermiş gibi havaya baktı.

”İşim var kızım anlamıyor musun?”dediğinde, karşı taraf uzun bir konuşma yaptı. Yanılmamıştım, bir kızla konuşuyordu. Kalın derimin sıyrıldığını hissettim. Yanma hissi yayılıyordu, aldırmadım. Son ana kadar pes etmeyecektim.

”Esin, cidden seninle uğraşacak vaktim yok.”dedikten sonra telefonu kapattı. İsmi Esin. Tek öğrenebildiğim bu olmuştu. Kaşlarım çatık, öylece ona bakıyordum. O da bana çevirmişti bakışlarını.

”Hafta sonu ailemin yanına gitmem gerekiyor.”dediğimde, bana düzce baktı.

”Yine başladık.”

”Bir aydır görmüyorum.”diye direttim. Tek kaşını kaldırdı ve konuşmaya başladı,

”Ailen nerede?”

”Antalya.”diye, cevapladım. ”İşleri sebebiyle.” Tısladı,

”Ve koca şehirde on yedi yaşındaki bir kızı tek başına bıraktılar.”dediğinde, cevap verememiştim. Ben de burada kalmak istemiştim ama onlar burada kalmamın daha doğru olacağına karar vermişlerdi. Ya da ben tüm acılarımla bu şehre terk edildiğimi kabullenmiştim. Bu asla, kendime itiraf edemeyeceğim bir cümleydi. Ne zihnim, ne de ruhumun kitabında böyle bir cümleye yer yoktu. Kabullenmek, jilet kadar keskindi. Önce derinize uzun yarıklar bırakırdı. Acıyı ilk başlarda hissetmezdiniz, yanmaya başlardı. Acı, kendini tüm bunlardan sonra ortaya dökerdi. Ve siz, kabullenmenin ateşli jiletine karşı sessiz çığlıklar atmaya başlardınız. Konuyu değiştirmek için konuşmaya başladım.

”Cuma merkeze döneceğini söylemiştin, bende bir otobüse atlar giderim.” Pürüzlü sesimdeki cümle hoşuna gitmemişti. Kaşları derince çatıldı.

”Gidemezsin.”dedi, tehdit eder bir sesle.

”Gitmem gerekiyor. Annem endişelenmeye başladı.”dediğimde öyle bir cümle kurdu ki, kimsesizliğimi yüzüme tokat gibi vurmuştu.

”Endişeli olduğu seni burada bırakmasından belli.”dedi, düz bir sesle. Sadece ruhuma saplanan bir tokat değildi bu. Alevli jileti tatmama sebep olmuştu bu cümle. Bu cümle benim kendime itiraf edemediğim cümleydi ve içimde bulunan kitapta yerini almaya başlamıştı. Bu sözler, benim sonummuş gibi acı kokuyordu. Kalın derimi yırtan sözler, zihnimdeki kitaba tamamen yerleştiğinde, yapabileceğim tek şey derin yaralı bedenimle direnebilmek olacaktı. Alevli jilet bedenimi yardı. Acı, hızını kesmeden tüm bedenime yayılıyor ağzımı kurutuyordu. Kanıyor, kanıyor ve kanıyordum. Kabuk tutmuş yaralarımı bile eliyle kanatmaya devam ediyordu. İçimdeki her şeyin kırıldığını hissettim. Ne kadar kırıldığımı hiç düşünmüyor muydu? Kırıklar tekrar boğazıma battığında, acımı görmemesi için bakışlarımı kaçırdım. Tüm bunlara rağmen, yaralı bedenimle devam etmek istiyordum ve öyle de yapacaktım. Tek bir parçam kalana dek bunu yapacaktım. Yanıma gelip, karşımdaki pufa oturdu.

”Bundan sonra bensiz nefes dahi alamayacağını bil. Cuma ben seni götürürüm, geri geldiğimizde de ne yapacağımıza bakarız.”dediğinde, hiçbir şey söylemeden yere bakmaya devam ettim. Acı, kusmak istememe sebep oluyordu. Boğazıma kadar gelen tüm o kırıkları can acısıyla yutkundum. Üzerime siper olmuş olan nefretimin de benden farkı yoktu. İkimizde derin nefesler almaya çalışarak acıyı yok etmeye çalışıyorduk. Kesik nefeslerimi dizginlerken Hera, elimden tutup kanayan bedenlerimizi ayağı kaldırdı. Kendi gözlerime bakarken, bakışlarım içim kadar donuktu. Evet, Okyanus’un sözleri bizi kanatmıştı, bedenimizi kan reva içinde bırakmıştı ama içindeki cehennemden fışkıran lavların bizim buzdan acılarımıza dokunmasına izin vermeyecektik. Hera, pürüzlü sesiyle fısıldadı,

”Sen ağlamıyorsun.” En ufak sıyrığa ağlayan kız olarak bırakmıştı beni burada. Onu ağlayarak itmiştim. Tüm bedenimiz kanarken, o bundan daha büyük bir şok yaşıyordu; en ufak sıyrığa ağlayan kız, kan reva içinde kalıp ağlamayan kız olmuştu. Bu onu ürkütmüştü, çünkü artık savaşmaktan çekinmeyeceğimi o da biliyordu.

”Ağlamak yok.”dedim, acıyı gizleyen sesimle. Bacaklarımız, kollarımızın bir kısmı, yüzümüz derin çiziklerle doluydu. Kan o kadar yoğundu ki, tüm vücudumuza yayılıp kurumaya başlamıştı bile. Hera, gözlerime gülümsemeye çalışarak baktı ve beni onayladı.

”Ağlamak yok.”

Gümüş grisi gözlerin, jilet uçlu mermilerinin bana doğru geldiğini biliyor, inatla ona bakmıyordum. Tüm bunları, gizleyecektim. Ruhum, gözlerime bunları gizlemek için ağ örmeye başlamıştı bile. Acı salgılayan sesi, kulaklarıma karanlık bir melodi gibi döküldü.

”Bana gözlerini göstermemenden nefret ediyorum.”dediğinde, kırılan kalbimin parçaları teklemeye koyuldu. Şaşkınlıkla gözlerimi, gözleriyle buluşturdum. Bakışları, ifadesizdi. Sanki kırıldığımı anlamış gibi sinirini yok etmişti. Uzun bir süre, gözlerini gözlerimden ayırmadı. Bu kadar uzun sürenin tehlikeli bir ateş olduğuna karar verip, uykuya sığındım.

”Uyuyabilir miyim?”diye, sordum. Gümüş grisi bakışları, gözlerimden ayrılmadan konuştu. Bir şey aradığını biliyordum ama asla bulamayacaktı çünkü biz ağlarımızı çoktan örmüştük.

”Uyuyabilirsin.”

Ayaklanıp, geniş koltuğa yerleştim ve battaniyeyi üzerime çektim. Bu defa sırtımı ona dönmemiştim. Gözleri, hala gözlerime bakıyordu. Bu şekilde olması mideme bıçaklar saplıyordu. Bu adam her sözüyle, her hareketiyle ruhumu yavaştan parçalara ayırmaya başlamıştı. Kabullenmeyecektim.

Çok geçmeden yorgun bedenim, acının verdiği sancılarla uykuya sarıldı.

Uyandığımda, içeri koyu gri bulutlar biraz da olsa aydınlatmıştı. Sabahın erken saatleriydi. Okyanus, merdivenlerden inip yanıma doğru gelmeye başladığında oturur vaziyete geldim.

”Yürümeye çıkıyoruz.”dedi, daha diğer gözümü bile açamadan. Ayağı kalktım. Buna ihtiyacım vardı. Oksijen, acı solumama iyi gelebilirdi. Kısa bir süreliğine de olsa belki acıları yutabilirdim. Başımı salladım. Üzerimde hala kot pantolonum ve kazağım duruyordu. Bunlardan kurtulmam gerekiyordu. Ne kadar konuşmak istemesem de, beni dışarıda beklemesini söyleyecektim. Tüm kapılar kilitli olduğu için, başka giyinebilecek yerim yoktu.

”Giyinmem gerekiyor.”dediğimde, bakışlarımla kapıyı göstermiştim. Dudakları, eğlenir gibi havalandı. Gülmemişti. Puflardan birine oturup bana baktı. ”Giyin.”dedi, düz bir sesle. Ona düz düz baktım.

”Kilitleri açtıysan yukarı çıkacağım.”dedim, bozuntuya vermeden. Omuz silkti,

”Açmadım.” Sinirim kabuğundan kurtulmuş, sakinliğimle savaşa başlamıştı.”Giyin, hadi.”dedi, hala ifadesiz bakan gözleriyle. Derin bir nefes aldım, dişlerimi sıkmaya başlamıştım.

”O halde, dışarıda bekle.”dedim, sinirimi hissetmesini umarak. Tek kaşını kaldırıp, baştan aşağı baktı. Bu kızarmama sebep olurken, buğday tenime şükür ediyordum. Ayağı kalktığında derin bir nefes verdim. Dışarı çıkmadan önce bana doğru baktı,

”Sen istediğin için değil, oksijene ihtiyacım olduğu için çıkıyorum. Bilirsin, benim yerim benim isteklerim.”dedikten sonra omzunun üstünden göz kırpıp kapıyı çarptı. Ellerimi yumruk yaptığımda, uzun tırnaklarımın avuç içime girdiğini hissetim. Elime baktığımda, avuç içlerimde hilal izleri belli oluyordu. Gözüm hala sarılı duran başparmağımın ilk eklem yerindeydi. Sinirle, sarılı bez parçasını söküp, son alevlerini veren şömineye fırlattım. İlk eklem yerinin iç tarafında kabuk bağlayan yaraya baktığım gibi bakışlarımı başka yöne çevirdim. İzin kalıcı olacağı barizdi. Hızlıca, çantamı açıp, içinden siyah bol eşofman altımı ve lacivert penye kazağımı çıkarttım. Üzerime ince bir siyah ceket geçirdikten sonra, mutfağa gidip lavaboda yüzümü yıkamak zorunda kaldım. Banyoyu bile kilitlemişti. Saçlarımı, elimle taradıktan sonra belime dökülmesine izin verdim. Daha sonra, bir bardak su içip dışarı çıktım.

Patika yolun başlangıcında olan Okyanus’un yanına vardığımda, yanmış eski iki çiftlik evinin oraya doğru yürümeye başladık. Sessizliği canıma minnetti. İçine beyaz bir tişört, üzerine de siyah ince ceket giymişti. Altındaki siyah eşofmanın takımıydı. Bakışlarımı ondan çekip, derince bir nefes aldım ve ciğerlerim bol oksijeni kucakladı. Evden hallice uzaklaştığımızda, ormanın içindeydik. Sık sık olan ağaçlar rahatlamamı sağlıyordu. O yanmış evlerin hikayesini, bilip bilmediğini merak ediyordum. Bunu daha sonra ona soracaktım. Şimdi sadece o yokmuş gibi davranıyordum. O önde, ben arkada yürümeye devam ederken, bir patlama sesi yükseldi. Olduğum yerde öylece kalırken, hareket edemez haldeydim. Zihnime sayısız, korkunç görüntüler yerleşirken yutkundum. Gelmişler miydi? Okyanus, anında arkasını dönüp bana bakarken aynı zamanda yanıma doğru da koşmuştu. Patlama sesi boğazıma takılı kalan nefesimi tetiklerken, kalbim kulaklarımda atıyordu. Beynim, kaç emrini verse de, ayaklarım kara toprağa çakılı kalmıştı. Kesik kesik nefesler alıyor, zihnimin cinayet ve tecavüz düşüncelerine engel olamıyordum. Okyanus, yanıma gelip, sesin geldiği yöne doğru baktı. Daha sonra beni arkasına alıp, fısıldadı.

”Korkma.”

Koluna tutunma isteğimi yenip, gölgesine sığındım ve ellerimi kendi belime sardım. Bu kendimden destek alış şeklimdi. Ellerimi nereye koyacağımı bilemiyordum ve bu adamın gölgesine dahi sığınmak istemiyordum. Çünkü bir kez bile izin verirsem, ruhumu parçalamaya başlayıp katranımla zihnimin duvarlarına yazı yazacağını biliyordum. Ben ne kadar ağ örsem de, Okyanus bir şekilde bir delik bulup içeri sızmayı başarabilmişti. Ruhumu minik minik, yavaş yavaş parçalara ayırmasının başka açıklaması olamazdı. Daha fazlasına göz yumamazdım. Daha fazlasına izin veremezdim. En ufak dikkatsizliğim, beni yerle bir edebilirdi. Okyanus, önümde durduğu için hiçbir şey göremiyordum. Biraz başımı çevirdiğimde, bir patlama sesi daha duyuldu. Nefesim tekrar boğazıma takılırken, kendime işkenceler etmeye devam ediyordum. Okyanus, eliyle beni tekrar arkasına alırken tekrar etti,

”Sakın korkma.” Kalbimin atışları, gittikçe sarsılırken Okyanus’un gümüş grisi gözlerinin karşıya baktığını biliyordum. Çalıların arkasından çıtırtı geldiğinde, Okyanus bana doğru bir adım attı. Burnum sırtına çarptığında, yağmur sonrası toprak kokusunu bile alt eden nane kokusu ciğerlerime iyi gelmişti. Bu olmamalıydı. Titreyen sıcak nefesim, onun sırtına dökülürken, bunu hissettiğine adım kadar emindim. ”Ben buradayım.”dedi, Okyanus güven aşılayan sesiyle. Güven vermemeliydi. Çünkü babası tarafından parçalanan bir kızı kandırmak kolaydı. Zorla da olsa toparlandığında ona bu duygu bir daha verilmemeliydi. Ki güveni veren adam, canınızı sözleriyle bile acıtıyorsa, kendinizi korumanız, ağlar örmeniz gerekirdi. Karşımda duran adam merhametsizdi. Karşımda duran adam, bana acı veriyor, kendime açıklayamadığım sözleri kitabıma bedenimin katranıyla yazıyordu. Bu adam kötüydü, kötü biri güven vermemeliydi. Ben parçalanıp, birleştirilirken bazı parçalarını kaybeden kızdım. Bir daha parçalanırsam, toparlanamazdım. Tüm ruhumun dikişleri patladığında, onları narkozsuz diktiğim zamanları bana babam armağan etmişti. Kanı hissede hissede, acıyı çeke çeke kendi kanımda boğulmak üzereyken, dikmiştim ruhumu. Çocukluğumu kaybetmiştim. Kendi kanımda boğulacakken, çocukluğumu ruhsuz ormanımda yok etmiştim. Her zaman acı aşılayan sesi bu kez koruyucu bir tavır sergilemiş Okyanus’a ayak uyduruyordu. Okyanus, elini geriye doğru uzattı. Soğuk elleri, dört parmağımı tuttuğunda bu yaptığı bedenimde deprem etkisi yaratmıştı. Tüm düşüncelerime sis bulutu atıp kaçmıştı.”Buradayım.”diye, yeniledi Okyanus. Korktuğumu arkası dönükken bile anlamıştı. Titrek soluklar almaya çalışırken, gözlerimi kapattım. Ne kadar engel olmak istesem de alnım sırtına dayanmıştı. Korkuyordum. Ne yapacaktık? En son istediğim şey olan bu adama sığınmaktan başka ne çarem vardı ki? Hera, onaylamaz bakışlar atarak, iç dünyamızın ruhsuz ormanında koşarak gözden kayboldu.

”Buradasın.”dedim, gözlerim hala kapalıyken. Soğuk elleri, elimi tamamen avuçladığında, güven salgılayarak sıktı. Sığınmak istemiyordum. Acı veren bu adama, sığınmak falan istemiyordum. Zihnime attığı sis bulutu dağılırken kendime gelmeyi başarabilmiştim. Alnımı sırtından çektim. Elimi soğuk ellerinden kurtarmak ve arkama bile bakmadan burayı terk etmek istiyordum. Elimi, soğuk eli daha da sıkı sardı. Tutuşu hem tehditkar hem de zorla ruhuma güven aşılamaya çalışacak türdendi. Ve ben bu iğneyi vurulmak istemiyordum. Güvenmek, en acıtanıydı. Güven, sizi toprağa girmeden, nefesinizi kesmeden öldürebilirdi. Ben ağır topraktan son anda kurtulmuştum. Kaybolan parçalarım, kara toprağın arasına karışmış can çekişmekteydiler. En kötüsü de, üzerime toprak atan kişilerden biriyle göz göze gelmem olmuştu; kendimle. Hemen arkasında babam yer alsa da, teslim olmamı sağlayan yine kendimdi, ama ben son anda da olsa kurtulmayı başarabilmiştim. Bir daha o ağır toprağı solumak istemiyordum.

Çalıdan gelen çıtırtı durduğunda, adım sesleri kesildi. Okyanus, derin bir nefes verirken, yanına gelip karşımızda duran elli yaşlarındaki av tüfekli adama baktım. Bu benimde derin bir nefes vermeme sebep olmuştu. Başında bir şapka vardı ve şapkanın kenarından aklar düşmeye başlamış saçları belli oluyordu. Adam, mahcup bir şekilde bir bana bir de Okyanus’a baktı. Elimi hala bırakmayan Okyanus’a tekmeler savurmak istedim ama yapamadan adam konuşmaya başladı.

”Kusura bakmayın, sanırım sizi korkuttum gençler.”Okyanus sinirle ağzını araladığında, adamın kalbini kıracak şeyler söyleyeceğini anlayıp elini sıktım.

”Önemli değil.”dedim, gülümsemeye çalışarak. Ben bunu adama söylerken, Okyanus beni çekiştirmeye başlamıştı bile. Geldiğimiz yoldan geri dönerken, Okyanus elimi sıkmaya devam ediyordu.

”Bırak elimi.”dedim, sinirle. Cevap vermedi ve yürümeye devam etti. Elimi elinden kurtarmaya çalışırken, bir anda durdu ve beni kendine çevirdi. Elimi hala bırakmamıştı. Yüzüme öfkeyle bağırdı.

”Nasıl bir şeyin içinde olduğunu fark et artık.”dediğinde, ona dehşet içinde baktım. Gümüş grisi gözler, gözlerime öfkeyle bakarken, boğazındaki damarlar kendini gösteriyordu. ”Her şey normalmiş gibi adamla konuşuyor hatta ona gülümsüyorsun.”

Elbette farkındaydım ama suçu olmayan bir adama ne diye bağırıp çağırabilirdim ki? Adam sadece bir avcıydı. Sonumu biliyordum. O adamların neler yapmak istediklerini de biliyordum. Ben her şeyin farkındaydım. ”Her şeyin farkındayım.”dedim, boğazımı temizleyerek, devam ettim.” Adam sadece bir avcı, suçu yokken ne yapmamı bekliyordun?” sinirim sesime yansımıştı. Gözbebekleri büyürken, daha çok bağırdı.

”Sadece avcıymış. Ağzının payını vermeliydim.”diye çıkıştığında, ona dalga geçer gibi baktım.

”Merak etme sana bir şey olmazdı.”dedim, elbette bana bir şey olsa, cesedimi oracıkta bırakırdı. Bana öfke dolu gümüş grisi gözlerle baktı. Gümüş grisi gözlerinden, mermilerini ağlarıma saplamaya çalışıyordu, izin vermedim. Gözlerinin rengi, havadaki yağmur bulutlarının koyu rengine dönerken, sert bir şekilde elimi bıraktı. Bıraktığı elim kendi göğsüme çarparken, o önümde ilerlemeye başlamıştı bile. ”Kapat çeneni, elimden bir felaket çıkacak.”dediğinde, başımı iki yana salladım. Ormanı bile oksijen terk edip, sinir doldurmuştu. Derin nefesler eşliğinde yürümeye devam ederken ona yetişmiştim. Artık daha sakin gözüküyordu. Sonunda yanan evlerin harabeleri gözüktüğünde, önüne doğru gidip, büyük bir taşa oturduk. Sessizlik devam ederken, elindeki suyu fark ettim. Geçekten çok susamıştım. Şişeyi alıp biraz içtiğinde, gözleri beni buldu. Anlamış olacak ki suyu bana uzattı. İnsaflı, diye geçirdim içinden ama suyu almayacaktım. Uzattığı suya öylece bakarken,

”İç şunu.”dedi, tok sesiyle.

”Susamadım.”diye, yalan söylediğimde, şişeyi hala önümden çekmemişti.

”Kötü bir yalancısın.”dedi ve elinden suyu aldım. Şuan, onunla aynı havayı dahi solumak istemiyordum. Acı, sinir, korku. Her şey bu adamda mevcuttu. Bedenime korku salgılayabilirdi, siniri ruhuma işleyecek türdendi. En can alıcısı; acı sözleri beni parçalara ayırabilecek cinstendi. Suyu içmeye başladığımda, bakışları üzerimdeydi. Ah, bu bakışları yok sayamazdım. Hayatımda ilk defa bu renkte bir göz görüyordum. Gümüş grisi bakışları içime ilmek ilmek işleniyordu. Gümüş grisi gözleri kıskanılacak türdendi. Öyle bir bakıyordu ki, beni nelerin kıracağını seçebiliyordu. Öyle bir sinirle soluyordu ki, siniri ruhuma işleniyordu. Her şeye rağmen, beni parçalara ayırmaya başlayan bu adamdan delice korkuyordum. Çünkü babamdan sonra kimse parçalayamamışken çürüklerle dolu ruhumu, o gümüş grisi gözleriyle ve acı veren sözleriyle daha da derini kazmama sebep olacak bir adamdı. Beni en dibe itebilecek kadar güçlüydü. Dibinde dibini bulmamı sağlayacaktı. Ben de savaşçı bir ruha sahiptim. Direnecektim. Savaşacaktım. Sonuna kadar. Beni ele geçirmesine izin vermeyecektim, vermeyecektik.

Şişeyi yere koyduğumda, rüzgar tenimi okşadı. Bu hissi seviyordum. Saçlarım uçuştu. Sadece bir anlığına bunların bir rüya olduğunu düşünürken, Okyanus’un tok sesi tüm huzurumu bozmaya yetti.

”Saçlarını yüzüme vurmayı kes.” Gözlerimi açıp ona şaşkınlıkla baktım. Bundan da beni mi suçlayacaktı? Kaşlarımı çatıp,

”Rüzgar ben değilim. Sen de o kadar yakınımda durma rahatsız oluyorsan.”dedim, firari sesimle. Bana düz bir şekilde baktı,

”Senin dilini kesmek istiyorum.”dediğinde, içimdeki Hera ormandan çıkıp ona doğru bağırdı, bende, diye fakat bu benim boğazımdan aşağı yuvarlanıp Okyanus’a ulaşamadı. Başımı başka yöne doğru çevirip, saçlarımı omzumda topladım. Sakin olmaya çalıştıkça, bir yerden patlak vermek zorunda mıydı? Sinir hastası.

Eve vardığımızda ayaküstü bir şeyler atıştırıp, ders çalışmaya başladım. Bu onu yok saymanın en iyi yöntemlerinden biriydi.

Havaya gece karanlığını çöktürdüğünde, nihayet alt kattaki banyoyu açtırmayı kabul ettirebilmiştim. Zor olmuştu, ama başarmıştım. Eşyalarımı alıp banyoya girdim ve kendimi sıcak suyun kollarına bıraktım. Yaklaşık bir saatin sonunda, işimi bitirmiştim ve son derece rahatlamış hissediyordum. İç çamaşırlarımı giyip, üzerime ince bir gri kazak ve altına siyah pijama giymiştim. Islak saçlarımı havluyla kuruturken, cırcır böcekleri ötmeye başlamıştı bile. Saçlarımı hatırı sayılır derecede kurutup, taradıktan sonra banyoyu terk ettim. İçeri girdiğimde, Okyanus yere oturmuş kitaplarıma göz gezdiriyordu. Geldiğimi fark ettiğinde, gözleri beni hızlıca taramış ve tekrar grilerini kitaplarıma odaklamıştı. Acaba üniversiteyi okuyabilmiş miydi? Annesi öldüğünde hazırlandığını teyzesi söylemişti. Hızlıca arkasındaki geniş koltuğa geçip oturdum. Birkaç defa ağzımı, sormak için araladım fakat son anda kendimi hep susturdum. En son araladığımda, daha hiçbir kelime çıkmamışken Okyanus yanıma gelip, koltuğun diğer köşesine oturdu.

”Ne söyleyeceksen söyle. Ben sabırsız bir adamım.”dediğinde, ona hayretle baktım ve kelimeler, ağzımdan döküldü.

”Okuyor musun?”diye sorduğumda kaşları alayla havalandı. Daha sonra gözlerini benimle buluşturdu,

”Yirmi üç yaşındayım, küçük kız. Üniversite çoktan bitti.” Aramızda tam altı yaş vardı, hoş ben önümüzdeki ay on sekiz olacaktım fakat bu açığı kapatmaya yetmiyordu. Boğazımı temizledim. Küçük kız, demesini kabul edemiyordum. Abartılacak kadar bir yaş farkı yoktu aramızda.

”Mesleğin ne?”diye sordum bu kez küçük kız, demesini yok sayarak.

”Mimar.”diye kısaca yanıtladı. Kaşlarım şaşkınlıktan havalandı. Vay be, dedi nefretim.

”Neden bu pis işlere giriyorsun ki? Ne güzel mesleğin var.”dedim, omuz silkerek. Bana sinirle baktı. Hadi ama ters bir şey söylememiştim ki.

”Çok konuşuyorsun.”dedikten sonra, önüne döndü. Dirseğimi koltuğun kenarına yaslarken, düşüncelerimde yüzmeye çoktan başlamıştım bile. Eğer bu aptal işlere girmeseydi, burada olmazdım. Hoş ne tür işlerle meşgul olduğunu ben de bilmiyordum. Zorla bu işi yapıyor olabilir miydi? Bu soru zihnimi turlamaya başlarken, onu kışkışladım. Zorla bir şey yaptırılacak bir adam değildi, canı isterse yapardı. Pekala güzel bir mesleği olan adam bunu ne için yapardı? Bu sorumun altında bir sürü şey gizliydi. İntikam olabilirdi. Neyin intikamı olduğunu bilmiyor olsam da, bu da bir seçenekti. Zihnini görmeyi diledim, aklından neler geçiyor hepsini bilmek istedim. Zihnindeki her satırı virgülüne kadar ezberlemek istedim. Aradığı bir şey için tüm bu bataklığa girmeyi göze almış olabilirdi. Bakışlarımı, koltuğun öbür ucuna çevirdim. Okyanus ise karşıya odaklanmıştı.

Birkaç saat öyle oturduktan sonra başım yastığa düşmüştü. Ayaklarımı ona dokundurmamaya dikkat ederek koltuğa uzandım. Battaniyem onun tarafında olsa da, şöminenin sıcaklığına güvenerek uykuya daldım. Gece birkaç kez uyanmıştım, Okyanus her uyandığımda aynı şekilde oturmaya devam ediyordu. İlk uyandığımda, elinde bir sigara vardı. Bir diğerinde ise, göz göze gelmiştik ve ben hemen gözlerimi kapatmıştım.

Uyandığımda, geç uyuduğumdan dolayı öğlen çoktan olmuştu. Yarının cumaydı ve Antalya’ya gidecektik. Bir şeyler atıştırdıktan sonra, akşamdan beri yerde serili duran kitaplarımı topladım. Okyanus ve ben birbirimizi yok sayıyorduk. Tüm gün boyunca hiç konuşmamıştık. Canım sıkıntıdan patlasa da, aldırmadım. Bu kendimi toparlamam için kısa bir zamandı belki de. Gece tekrar karanlığını gökyüzüne armağan ederken, nihayet benimle konuştu.

”Pazar günü döneceğiz. Sabah yola çıkıyoruz, hazırlan.”dedikten sonra başımla onayladım. Hazırlanmama gerek yoktu çünkü orada da eşyalarım vardı. Annemi gerçekten özlemiştim.

Sabah olduğunda, arabadaki yerlerimizi çoktan almıştık.

Saatler süren yolculukta ikimizde birbirimizi yok saymaya devam ediyorduk. Sıkıntıdan patlamak üzereydim. Müzik açmaya yeltendiğimde, elimi sert bir şekilde itmişti. Antalya’ya vardığımızda, annemin çalıştığı yeri tarif ettim. Bu saatte muhtemelen orada olurdu. Annemin çalıştığı özel hastaneye vardığımızda kapıdan iniyordum ki, beni durdurdu. Bana bir telefon uzattı,

”Attığın her adımdan haberim olmalı, küçük.”dediğinde, bu umurumda bile değildi. Başımı onaylarcasına salladım. Devam etti,

”Bu defa kaçmaya çalışma, denersen ensende nefesimi hissedersin.”dedikten sonra kapıyı çarparak çıktım. Tehdit etmişti. Açıkçası bu şuan için umurumda değildi. Bir aydır annemi görmüyordum, bu onun için de sürpriz olabilirdi. Hastanenin merdivenlerini tırmandığımda, son bir kez arkama baktım. Okyanus, başını eğmiş beni gözlüyordu. Kafamı çevirdim ve hastanenin son derece şık olan kapıları yana doğru kayarak açıldı. Hızlı adımlarla asansöre binerken, anneme sarılmanın iyi hissettireceğini düşünüyordum. Asansörün kapısı açıldığında, hızlı adımlarla annemin bulunduğu odaya doğru ilerledim. Kapıyı çalarak içeri girdim. Annem telefonla konuşuyordu.

”Sakin olun, ben hemen geliyorum.”dediğinde, psikolojik tedavi göre hastalarından biri olduğunu anladım. Fiziksel olarak anneme benziyordum, gençliğinin adeta bir kopyası gibiydim. Sadece göz rengimiz ve alınlarımız farklıydı. Benim alnım daha genişken, anneminki daha dardı. Bir tek bu özelliklerim babama benziyordu. Annem, bana baktı ve telefonu kapattı. Bana baktığında, ona doğru sarılmak için ilerlerken gülümsemiştim. Daha sonra ceketini giymeye başladığında başını eğmişti. Gülümsemem yüzümde solarken, annem çantasını takmakla meşguldü.

”Hera, seni beklemiyordum. Eve geç akşama konuşuruz.”dediğinde, son bir kez yüzüme bakıp yanımdan geçti ve gitti. İçinde bulunduğumuz odanın kapısını çarparak çıkarken, ruhumda artçı depremler oluşuyordu. Birbirimizi bir aydır görmüyorduk ve bana sarılamayacak kadar özlememiş miydi? Acelesi var, diyerek kendimi teselli ettikten sonra odasından çıktım. Yavaş adımlarla zemin kata ulaştığımda, dışarıya açılan kapı yana kayarak bir kez daha açıldı. Okyanus’un arabası ortalarda gözükmüyordu. Verdiği telefonla uzun bir bakışma yaşadıktan sonra onu aramak zorunda olmadığıma karar verdim ve Antalya’nın çok az bildiğim caddelerinde yürümeye başladım. İzmir kadar soğuk değildi, boğucu bir havası vardı. İzmir’i özlemiştim bile.

İzmir tek bir şehirdi fakat her bir ilçesi, kasabası hatta mahallesi birçok şehir barındırıyormuş gibiydi. Aynı gün içerisinde, bir yerde yağmur yağarken bir diğer yerde sıcaktan bayılabilirdiniz. Her ilçesinde, farklı bedenler ve ruhlar barındırırdı benim şehrim. İzmir, bir okuyucunun, okuduğu tüm kitaplardaki karakterlerin ruhuna sahip olması gibiydi. Tüm ruhları kendi surlarına hapsetmişti. En çokta kimsesiz ruhları kucaklardı, kimsesiz şehrim. Ne yaşarsanız yaşayın bu şehrin caddelerine mühürlenirdi sözcükleriniz, söylememeye yemin ettikleriniz ve boğazından geri yuvarlanarak söyleyemedikleriniz. Bu yüzden terk etmek kolay değildi. Siz İzmir’i terk etseniz bile o sizi terk etmezdi. İzmir, kimsesiz ruhların şehriydi. Belki de tüm şehirlerin arasında en merhametli şehirdi. Onu kimsesiz bırakanlara rağmen Saat Kulesi gibi dimdikti.

Boğucu hava yüzünden, hemen eve adımlarımı sıklaştırdım. Bu sırada cebimdeki telefon çaldı.

”Neredesin?” arayan elbette Okyanus’tu. Sesimdeki, kırılganlığı gizleyerek ona normal bir sesle cevap verdim.

”Eve geldim.” Bir süre sessizce soluk alış verişlerimizi dinledik.

”Geldim?”dedi, bu ses tonunu biliyordum. Sinirinden bir alt seviyedeki ses tonuydu bu. Derince bir nefes vererek ona cevap verdim,

”Annemin bir işi varmış, eve gitmemi söyledi.” Okyanus’un tısladığını duydum. Daha sonra gelecek cümlenin ne olduğunu tahmin edebildiğim için, gözlerimi sıkıca yumdum.

”Seni görmeleri için çırpınıyorsun.” Acı veren cümlesine diyecek bir sözcüğüm yoktu. Ona inanmak istemiyordum, oysa hiç çekinmeden yüzüme gerçekleri sert tokatlar şeklinde indiriyordu.

”Evin adresini mesaj olarak yolla.”dedikten sonra öfke dolu sesiyle telefonu yüzüme kapattı. Cümleyi sindirmeye çalışırken, bir yandan evin bahçesine giriş yapmıştım. Bir diğer yandan da mesaj olarak adresi ona yollamıştım. Kapıyı çaldığımda evimizin hizmetlisi kapıyı açtı. Bana sıcak gülümsemesiyle selam verdikten sonra bana annemin yapmadığını yapıp sıkıca sarıldı. Neriman teyze, yıllardır bizimle birlikteydi ve ona hizmetli demek hoşuma gitmiyordu. Bir saat sohbet ettikten sonra beni salona yolladı ve akşam için sevdiğim yemekleri yapacağını söyledi. Ev papatya gibi kokuyordu. Kendimi doğruca salona atıp, gelecek ailemi beklemeye başladım. Akşam çökmeye başladığında, saatlerdir izlediğim televizyonu kapatıp, caddeye bakan pencerenin önüne geçtim. Perdeyi araladığımda, Okyanus’un arabası tam karşımda duruyordu fakat onu göremiyordum. Perdeyi çektikten sonra tekrar oturdum. Kapı çaldığında, Neriman teyzeye bırakmadan kapıyı açtım. Karşımda gördüğüm babamdan başkası değildi. Ona biraz hayal kırıklığıyla baksam da iç dünyamın ruhsuz ormanındaki kayıp çocukluğumun onu özlediğini biliyordum. Babam beni görünce şaşırsa da, bana sıkıca sarıldı. İşte, bu daha da acı veriyordu. Tamamlanmış hissettirmesi gerekirken, sanki daha da çok eksildiğimi hissediyordum. Kalbim ağlıyordu. Toparladığım, bazı yerleri eksik kalan ruhum ağlıyordu. İlk önce ellerim karasızlıkla havada asılı kalsa da, yavaşça sırtını sıvazlayıp kendimi ondan uzaklaştırdım.

”Hera, niye haber vermedin?”diye sitemle konuştuğunda, tüm ağlarımı örerek,

”Bilmiyorum çıktım geldim işte.”dedim. Gülümsemeye çalışmıştım fakat ne kadar becerebildiğimi bilmiyordum.

Salona oturduğumuzda, klasik muhabbetler etmiştik. Annem de gelince hep birlikte akşam yemeğine oturmuştuk. Akşam yemeği bitene kadar küçük bir çocuk gibi annemin bana sarılmasını bekledim, yapmadı. Bu beni, biraz daha eksiltse de her zaman olduğu gibi sesimi çıkartamamıştım. Hep birlikte tekrar bir muhabbete daldığımızda konu artık işleriyle ilgiliydi ve bende tuvalete sıvıştım. Klozetin kapağını kapayarak üzerine oturdum, bedenimi sıkmaktan başka bir şey yapamıyordum. Kendimi salmamak için tek yapabileceğim şey buydu. Titreşime aldığım telefon cebimde hareketlenince, kalbim hala yaşadığımızı belirtircesine gümlemeye başladı. Arayanın kim olduğunu biliyordum.

”Bir yere çıkacak mısınız?”diye, sordu Okyanus. Bu ses gevşememe sebep olmuştu, olmamalıydı.

”Hayır.”diye yanıtladığımda, birkaç saniye sessizce bekledi. Bir süre birbirimizin nefes alıp vermelerini dinledikten sonra, Okyanus sessizliği böldü.

”Tamam.”dedikten sonra ne olduğunu tahmin etmiş olacak ki, üzerime gelmeden telefonu kapattı. Odama geçtiğimde penceremden baktım, arabası hala oradaydı, kendisi de içindeydi fakat onun sadece bacaklarını görebiliyordum.

İç dünyamda bulunan Hera’da kendini salmamak için direniyordu. Nefretim tüm bu olanlara şahit olmasına rağmen önüme gelmiş öylece içimizde kopan fırtınaların rüzgarında dikiliyordu. Ani bir şimşek çakmasıyla yağmur yağmaya başladı. Nefretim ve ben sırılsıklam olurken, sessizliğimiz ruhlarımıza işleniyordu. Nefretim bana doğru dönerek konuşmaya başladı,

”Kabullen Hera.”dediğinde, neyi kastettiğini çok iyi anlamıştım. Daha yeni toparlanmış ruhumuza bu ağır gelirdi ve o uçurumdan kendimi atardım. Böylece kendi gözlerimle bana bakan nefretim de amacına ulaşmış olurdu. Bunu o da biliyordu, kabullenmeyecektim. Başımı iki yana salladığımda,

”Amacına ulaşamayacaksın.”diye söylendim pürüzlü sesimle. Bana düz bir şekilde baktı ve şimşek daha da gürültülü çaktı.

Sabah uyandığımda, annemin çoktan gitmiş olduğunu fark ettim. Diş fırçam alt kattaki banyoda kaldığından, oraya doğru ilerlerken banyodan gelen seslerle donup kalmam bir oldu.

”Özlüyorum seni.”dedi, babamın sesi. Kapıyı çoktan açmıştım fakat babam arkası dönük saçlarını düzeltiyordu. Karşı taraftan kadın sesi duyulduğunda, ruhumun dikişleri patlamak istercesine kabardı. ”En kısa zamanda oğlumu da seni de görmeye geleceğim.” Bu cümle canımı acıtırken yutkundum. İzmir’e benim için bile gelmemişken, onların yanına gidecekti. Ne kadar yutkunursam yutkunayım, boğazıma batan kırıklar geçmek bilmedi ve kapıdaki ellerim iki yanıma düştü. Babamla aynadan göz göze gelirken, bakışları soldu ve telefonu kapattı.

”Hera.”diyerek bana yaklaştığında, aylardır süren sessizliğimi bozma zamanı gelmişti.

”Bana sakın dokunma.”dedim, ellerimi havaya kaldırarak.

”Kızım.”dediğinde ona izin vermedim,

”Ben senin kızın falan değilim. Başından beri biliyorum.”dediğimde gözleri biraz daha açıldı. Tek bir kelime dahi edemiyordu. Devam ettim. ”Benim için bile İzmir’e gelmemişken, onlara koşarak gideceksin baba.”dedim, baba kelimesi kalbime buz parçalarını saplıyordu. ”Sen bir baba olmazsın. Sen ne bana ne ablama, ne de o oğluna baba falan olamazsın.”diye kırgınlıkla bağırdığımda, kalbime batan buzdan oklar vücuduma yayılmıştı. Titriyordum. Cümlem ağırdı. Eli havaya kalktığında, bana ilk defa vuracağını biliyordum. Son anda eli havada asılı kaldı. Ona aylar sonra gözlerim ilk defa dolarken baktım.

”Vursana baba çünkü hiçbir şey ruhuma attığın tokatlar kadar acıtmıyor.” Dediğimde sol yanağıma yediğim tokat sadece yanağımı sızlatmamıştı. Babam, ruhumu parçalamaya tekrar başlarken, Okyanus’un sözleriyle yapmaya çalıştığı parçalanmama yardım etti. Tüm evi yanağıma atılan tokadın kulak çınlatan sesi sardığında elim sızlayan yanağıma gitti. Koşar adımlarla yalınayak, pijamalarıma aldırmadan evi terk ederken gözyaşlarım tekrardan içime akmıştı. Okyanus, çatık kaşlarla arabanın kapısından dışarı fırladı ve yanıma geldi. Kollarımı tutup, yüzüme bakmaya çalıştı,

”Hera?”diye sorduğunda, başımı yerden kaldırmadan ağzımdan bildiğim tek kelimeler dökülüverdi.

”Götür beni buradan.”

Ruhumun dikişleri gürültülü bir şekilde patlarken, parçalanmaya da çoktan başlamıştım.

U~

Eda Özüuğurlu

Şimdi Oyla!
[ Toplam: 0 Ortalama: 0]

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: