Denemeler

Seni Gerçekten Anlıyorum

  İçi boşaltılmış, anlam ifade etmeyen bir sürü yapmacık şeyin arasında ‘yazmak’ ne kadar doğru olur? Bilemedim şimdi. Ama yine de içimden bir ses: ‘’Yaz sen!’’ diyor. Kim bilir belki de anlamayı, hissedebilmeyi, dikkat kesilmeyi daha kaybetmemiş niceleri var. O halde umudumu kaybetmeden uzun zamandır ara verdiğim bu yazma maratonuna yeniden başlıyorum.

  Çok değil, kısa bir zaman önce, her bir işimiz yolundaydı. Belki de yolunda sandığımız, içi anlamdan yoksun koşuşturmacaların öyle bir parçası olduk ki artık benliğimizin oraya ait olduğunu düşünüyoruz. Bana kalırsa ‘denge’ önemli… dozu aşmadığımız müddetçe sorun yok, galiba fazlasıyla dış Dünya’ya entegre olmuşuz ki böyle bir benlik kavgası yaşıyoruz. Eve kapandığımdan bu yana kendimle iletişimi nasıl en kısa yoldan kesebilirim, onu araştırdım veya buna maruz bırakıldık. Hadi bugün şunu yapayım, aman boş geçmesin, tüh bugün fazla yattım birkaç tur sosyal medya üç beş tıklama… tıklamaların ardı arkası kesilmiyor çünkü sürekli yenisi geliyor. Eskiler unutuluyor. Daha doğrusu unutulmaya mahkûm bırakılıyor. Ardı arkası kesilmeyen öneriler, öneriler, öneriler… aman bir boşluk dolsun da benim ne önemim var? Neredeyiz? Nereye gidiyoruz? Amacımız ne?

   Aynanın karşısına geçtiğimde kendime sürekli: ‘’ Offf o kadar boşsun ki’’ diyorum ve hemen ardından sonsuz bir uyku nöbeti başlıyor. Sürekli negatif çığlıklar fısıldıyorum kulağıma. Çevremdeki insanlara pozitif olduğum kadar kendime pozitif olamıyorum ve gün geçtikçe yıpranıyorum çünkü, benim benden başka kimsem yok bu süreçte. Kendimleyim. Ve kendimi anlamlandırmalıyım, Benliğimi başkalarına göre değil, kendime göre bulmalıyım. Meğer ben aylardır hatta birçok yıl belki de hep sıra bana gelince susmuşum, öz şefkati kendimden esirgemişim. Yeni fark ediyorum. En azından fark edebildim.

  Geçenlerde bir arkadaşım birkaç fotoğraf attı ‘’sence bunu mu koysam daha iyi, şunu mu?’’ diye. Ben bir tane seçtim. Gönderdim. ‘’Ama bu fotoğrafta şu kusur var’’ dedi. ‘’O zaman diğerini at’’ dedim. ‘’Ama burada da güneşin açısı bozuyor’’ dedi. Dayanamadım ve ekledim: ‘’Önemli olan, senin nasıl beğendiğin, zaten seni merak eden bir elin beş parmağını geçmez, o merak edenler de bunlara bakmıyor. Bu denli mükemmelliyetçi olmak seni yorar’’ diye. ‘’Haklısın’’ dedi. Haklı olmayı, inanın istemezdim. Evet elimizdeki en mükemmel arşiv fotoğraflarını sunmaya başladık ve beğenenler aynı, sürekli aynı döngü. Atıyorsun, beğeniyorlar. Atıyorlar, beğeniyorsun. ‘’Hadi en yakın arkadaşınızın en son attığı fotoğrafı bana bakmadan bir betimleyin’’ desem, zannetmiyorum çok fazla insanın betimleyeceğini. Ya da bir yıldırım etkisi yapalım en yakınım dediğiniz kim? Şu an size kalbiniz kadar yakın mı yoksa karantina kadar uzak mı? Bence bunu da bir düşünün derim.

  Sürekli aynı şeyleri tekrar eden zihin yoruluyor. Hantallaşıyor. Giderek es geçmeye ve anlamsızlaştırmaya başlıyor. Bu tıpkı şey gibi her gün en sevdiğiniz yemeği yemek gibi. Ama dikkatinizi çekerim, belli bir süre sonra artık o en sevdiğiniz yemek olmaktan çıkar. Hatta biraz daha sonra kokusuna dahi dayanamayacağınız bir hal alır. İnsan bünyesi bu. Doğamız gereği aynı olandan sıkılıyoruz. Bu tıpkı sürekli mutlu olmanın artık anlam kaybetmesi gibi. Alternatif bulmalıyız ama bulduğumuz alternatif kendimizi kaybettirmemeli.

   Birbirimizi can kulağıyla dinlemeyi çoktan bıraktık çünkü beyin artık es geçmeye, bir sonraki gönderiyi görmeye aç. Odaklanamıyoruz, bence asıl problem de burada başlıyor. O kadar unutkanlık boşa değil. İstemeden yıpratıyoruz, hem de bunu yıpranırken yapıyoruz. Gerçek olan ne? Unutmayın, size karşıdaki birisi hep iyi şeyler söylüyorsa ya sizi idare ediyordur ya da o kadar dikkatli dinlemiyordur. Bunu biraz geç öğrendim. Ama bu böyle. Kırmadan, doğru şeyleri söylemekten korkmayın. Yeter ki anladığınızı hissettirin.

  Şu sıralar hatırlanmak, benim için o kadar değerli ki size anlatamam. Evet insanız ve bazen doğamız gereği kendimizi göstermek istiyoruz, beğenilmek istiyoruz. Ama dozu aşmak, hemhal olduğumuz her işin ruhunu kaybettiriyor. Anlamdan yoksun kalmanın yanı sıra, bazen kırılan kalplerimiz bile, yerini çok güzel sanal mutluluklarla dolduruyor. Acı yok, his yok, sadece anlık bir görüntü gibi duygusal değişimlere giriyoruz. Bu o kadar tehlikeli bir durum ki. Şimdi siz diyeceksiniz ki ‘’üzgünken mutlu olmanın neresi tehlikeli?’’ Kuzum sen, o üzgün olma halini, mutlu olma halini, sindire sindire yaşamazsan, nerde kaldı bu duygunun değeri? Nerde kaldı bu duyguyu sana yaşatan insanın bıraktığı tecrübe ve anlam? Benim size naçizane tavsiyem; birbirimize emoji atmakla, artık sadece birbirimizi sonsuza uğurlarız haberiniz olsun. Şu zamanda telefon görüşmeleri bile gözümde o kadar değerli bir hal aldı ki, sesi işitmek, konuşma sıranı beklerken duyumsamak, karşındakinin derdiyle hemhal olabilmek… anlayalım birbirimizi, çünkü gerçekten buna ihtiyacımız var. Yakın olmak sanal alemden ‘tık tık’ larla olmuyor. Yakın olmak yürekten varlığını hissettirmek, anlamak, can kulağıyla dinlemek ve o samimi duyguları karşıdan da alabilmekle oluyor.

  İşte bu yüzden; yaptığımız işler, çevremizde değer verdiğimiz insanlar, kendimiz ve kendimizle olan iletişimimiz… bunlar es geçilmeyecek kadar önemli olan şeyler. Alışılagelen her bir şeye tek tek, yeniden göz gezdirmeliyiz. Belki o zaman, bu devinimin içinde silinmeyecek kadar anlamlı birkaç şey yakalayabiliriz. İşte o zaman anlamdan yoksun kalmış bu çağda dikili bir ağacımız olabilir. Sevgili okur, eğer hala kaybetmediysen, sıkı sıkı tutun bu kabiliyetine. Ama avucundan bir bir kayıp gidiyorsa; tutmak için çabala, kendine dön, ruhuna dön, hissetmekten korkma.

Tarık Tan

Evrenin karmaşık yapısı içinde; bir o yana, bir bu yana giderken kalbine dokunan şeyleri yazıya döken birisi desek, kafi olur sanki.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: