<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss"
	xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#"
	>

<channel>
	<title>kimsesiz arşivleri - Geceyim</title>
	<atom:link href="https://www.geceyim.com/tag/kimsesiz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.geceyim.com/tag/kimsesiz/</link>
	<description>Sarılın Herhangi Bir Şeye</description>
	<lastBuildDate>Fri, 15 Jan 2021 16:17:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.4.5</generator>

<image>
	<url>https://i0.wp.com/www.geceyim.com/wp-content/uploads/2019/06/cropped-onesignalpush.png?fit=32%2C32&#038;ssl=1</url>
	<title>kimsesiz arşivleri - Geceyim</title>
	<link>https://www.geceyim.com/tag/kimsesiz/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">130787247</site>	<item>
		<title>Kimsesiz 5.Bölüm: AÇIK YARA</title>
		<link>https://www.geceyim.com/kimsesiz-5-bolum-acik-yara/</link>
					<comments>https://www.geceyim.com/kimsesiz-5-bolum-acik-yara/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özüuğurlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 Jan 2021 17:00:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kendi Kitaplarım]]></category>
		<category><![CDATA[kimsesiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.geceyim.com/?p=5101</guid>

					<description><![CDATA[<p>  Bana bıraktığı o not, o mektup tarzı birkaç dağınık cümleli yazı, kalbime ektiği ilk cümlelerdi. Geçen bunca zamanda onları gözyaşlarımla suladım, onları büyüttüm; ama biri bile yeşermedi. Ya ben toprağı değildim ya da o sözleri biri gelip ben uyurken benden çaldı. Her şey bittikten sonra bile düşündüğüm tek şey bu not olmuştu. Oysa o &#8230;</p>
<p class="read-more"> <a class="" href="https://www.geceyim.com/kimsesiz-5-bolum-acik-yara/"> <span class="screen-reader-text">Kimsesiz 5.Bölüm: AÇIK YARA</span> Devamı &#187;</a></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.geceyim.com/kimsesiz-5-bolum-acik-yara/">Kimsesiz 5.Bölüm: AÇIK YARA</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.geceyim.com">Geceyim</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>  Bana bıraktığı o not, o mektup tarzı birkaç dağınık cümleli yazı, kalbime ektiği ilk cümlelerdi. Geçen bunca zamanda onları gözyaşlarımla suladım, onları büyüttüm; ama biri bile yeşermedi. Ya ben toprağı değildim ya da o sözleri biri gelip ben uyurken benden çaldı. Her şey bittikten sonra bile düşündüğüm tek şey bu not olmuştu. Oysa o notu elime aldığım ilk an ne kadar şaşkın ne kadar da heyecanlıydım, belki de biraz korkmuştum. Toprağı mıydım dikilen o sözlerin değil miydim, hala bilmiyorum.</em></p>
<p><em>Bildiğim, zaman içinde kalbime vura vura öğrendiğim şey şu oldu: </em></p>
<p><em>O sözler kalbime dikildiği an benden çalınmıştı; diken tarafından.</em></p>
<p><em>Senelerce aradım durdum; olmayan bir çiçeğin yeşeremeyen yaprağını. Kısır bir kadına yapılan muameleyi kalbimin topraklarına kurak diye yaptım. Hiç de acımadım.</em></p>
<p><em>Böylece, en sonunda büyük bir kuraklığa gebe kaldım. Oysa onunlayken sellerin altında kalırdım.</em></p>
<p><em>İtiraf etmeliyim ki dokuz sene sonra bile, yaşananları anlatırken boğazımın en çok düğümlendiği yer bu küçük kağıt parçası oluyor. Çünkü olanlara dair tek kanıtım o. </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>Bana bırakılan bu notu defalarca okudum. Boğazım korkuyla ve heyecanla karışık bir düğüm oluşturmuştu. Aklımda neden bunu yaptığına dair bir soru yoktu, aklımdaki tek soru neden burada olmadığıydı.</strong></p>
<p><strong>Neden burada değildi?</strong></p>
<p><strong>Neden beni kocaman bir ormanın ortasına terk edip gitmişti?</strong></p>
<p><strong>İçimde yaşadığım duygu karmaşasıyla elimdeki notu birkaç kez cebime koydum ama hep yeniden okuma isteğiyle doluyordum.</strong></p>
<p><strong>Gitmiş miydi?</strong></p>
<p><strong>Onu bir daha on sene sonra mı görecektim?</strong></p>
<p><strong>Ya da bu gitmesi şimdilik miydi? Yine birkaç gün içinde birbirimizi görecek miydik?</strong></p>
<p><strong>Neden beni burada bırakmıştı ki?</strong></p>
<p><strong>Şu an önemli olan eve dönebilmemdi bu yüzden cebime sıkıştırdım notu. Üzerime ceketimi alarak üzerimden kazağını çıkarmadan yattığım yeri topladım. Kapıyı açtım.</strong></p>
<p><strong>Hava pusluydu. Rüzgar da esmiyordu, sakin ve sıkıntılı bir hava vardı. Kapıyı tam kapatacaktım ki bir araba bulunduğum çiftlik evine doğru yaklaştı. Bu Okyanus’un arabasıydı. Kapıyı çekip arabaya doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladım. Verandanın iki basamağından atladığımda saçlarım savruldu geriye doğru. Hızlı adımlarla dün gece ona sarıldığım patika yolda ilerledim. Araba tam önümde durdu ama içindeki o değildi.</strong></p>
<p><strong>Gözlerimi kısarak arabaya doğru yaklaştığımda sürücü koltuğunda oturan kişiyi tanıdım. Camı açtı,</strong></p>
<p><strong>‘’Yetişebildim sana, şükür.’’dedi derin bir nefes alıp gülümseyerek. Ben de ne yapacağımı bilemez şekilde gülümsedim.</strong></p>
<p><strong>‘’Eve nasıl giderim diye düşünüyordum.’’</strong></p>
<p><strong>‘’O kadar da değil be kızım… Önemli bi’ muhabbet oldu, o yüzden çıkmak zorunda kalmış. Sen uyuyormuşsun, uyandırmamış da. Bana söyledi ben de geldim.’’</strong></p>
<p><strong>Kaşlarımı çattım,</strong></p>
<p><strong>‘’Sağ ol. Önemli bi’ muhabbet?’’dedim sorgular bir tavırla.’’ </strong></p>
<p><strong>Onur, omuz silkerek ve konuyu değiştirmeye çalışarak,</strong></p>
<p><strong>‘’Hadi seni evine bırakayım.’’</strong></p>
<p><strong>Başımı sallayarak yolcu koltuğuna doğru ilerledim. O sırada Onur inip çiftlik evinin kapısını kapattı hemen ardından geri dönüp arabayı çalıştırdı.</strong></p>
<p><strong>Ormanın engebeli yolunda ilerlerken ikimiz de sessizdik.</strong></p>
<p><strong>Deli gibi cebimdeki notu açıp tekrar tekrar okumak istiyordum. Tam elimi cebime atmıştım ki Onur radyoya doğru uzandı ve aramızdaki sessizliği şarkıyla dağıttı. Radyo çekmeye başladığında ormandan çıkmıştık, araba yolun üzerinde kayıyordu adeta. Onur’a aldırmadan cebimden notu çıkardım ve defalarca okudum.</strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>O an bu yaşadığım şeyin büyüsünden ve korkusundan fark edemediğim bir şey vardı. Okyanus öyle ya da böyle yollarımızın ayrılacağından emindi. O zamanlar sanırım bunu içten içe ben de biliyordum ama benim bilemediğim Okyanus’un belki de önden hissettiği bir şey daha vardı.</em></p>
<p><em>Aramızda oluşmuş ve oluşacak olan bağ o kadar sağlamdı ki, nerede olursak, ne konumda, ne şekilde hatta onun dediği gibi yollarımız nasıla ayrılırsa ayrılsın bizi yine bir noktada buluşturacaktı.</em></p>
<p><em>Yıkılmak için inşa edilen hisler gibiydik.</em></p>
<p><em>Bozulmak için verilen sözler gibiydik.</em></p>
<p><em>Yıkıldık ve yeniden inşa edildik.</em></p>
<p><em>Kırıldık ve tamir de edildik.</em></p>
<p><em>Ama hiçbiri bizi sonumuzdan alıkoyamadı.</em></p>
<p><em>Bizi biz yapan da sonumuzdu zaten.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>Onur beni sokağımın girişinde bıraktı. Ona Okyanus hakkında hiç soru sormadım, cevap veremeyeceğini biliyordum bence o da neyin ne olduğundan bir haberdi.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Eve girdikten sonra annem ve babamın da İzmir’e, yanıma gelmek için bu akşam yola çıkacaklarını öğrendim. Dün ben hariç herkes benim evimde kalmıştı. Bu akşam İlyas abi de geleceğinden hep birlikte akşam için hazırlık yapmaya başladık. Ailem Aslan’ın durumunu biliyordu İlyas abinin de gelecek olması isabet olmuştu. Ailemle onun da ailesinin tanışması çok iyi olacaktı ve daha iyi bir yol izleyebilecektik. Aslan, diğer günlerin aksine daha durgundu. Aklından kim bilir neler geçiyordu. </strong></p>
<p><strong>Yarın sabah erkenden hep birlikte olacaktık…</strong></p>
<p><strong>Akşama kadar uğraştık durduk kızlarla. Yağız ve Aslan arabayla İlyas abiyi almaya gittiklerinde ben de duşa girmiştim. Defne’den tek kelime çıkmıyordu ama İdil bakışlarıyla bile beni sorulara boğuyordu. Duşa girmeden önce Okyanus’un bıraktığı notu çıkardım ve tüm anılarımı biriktirdiğim kırmızı kutuya koydum.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Akşam olduğunda kapı çalındı. Koşarak kapıya gittim. Kızlar da ayaklanmıştı. Kapıyı açtım ve karşımda duran İlyas abiye baktım. Otuzlarının başlarında, oldukça karizmatik bir görüntüye sahip, esmer, ortalamadan daha uzun bir adam vardı karşımda. Gözleri de simsiyahtı. Üzerinde spor bir kıyafet olduğundan daha da genç gösteriyordu. Aslan’la aralarındaki yaş farkı çok azdı. </strong></p>
<p><strong>‘’Hoş geldiniz.’’ Dedim ve elimi uzattım o da sevecen bir ifadeyle, hafif kırık Türkçesiyle yanıtladı beni,</strong></p>
<p><strong>‘’Hoş bulduk, Yankıcığım.’’</strong></p>
<p><strong>Aslan elinde minik bir bavulu sürüdü. Daha sonra kapının orada bıraktı.</strong></p>
<p><strong>‘’İçeri alsana, Aslan.’’dedim, o sırada oraya doğru yürüyüp bavulu çekiştirirken İlyas abi,</strong></p>
<p><strong>‘’Sabaha gideceğiz zaten Aydın’da olacağız bir hafta kadar Aslan’la. O yüzden sorun değil, kalsın orada.’’dedi, başımı onaylarcasına salladım.</strong></p>
<p><strong>Salonda oturup sohbet etmeye başladık. İlyas abi çok sevecen, çok sıcakkanlı bir adamdı. Yağız zaten çok konuşkan biri olduğu için hemen alışmıştı, kızlar da öyle. Aslan hala çok durgun, çok solgun gözüküyordu.</strong></p>
<p><strong>Ben zaten gereksiz bir şekilde sıcakkanlı biriydim. O yüzden hiç problem yaşamazdım iletişim kurmakta. Her ne kadar bazen sıcakkanlılığım yanlış anlaşılsa da…</strong></p>
<p><strong>Ama aklım, fikrim, kalbim hala o nottaydı.</strong></p>
<p><strong>O’na bir cevap yazmak istiyordum.</strong></p>
<p><strong>Bir yandan da ne olduğunu ölesiye merak ediyordum. Ne olmuştu da gitmişti ki yanımdan?</strong></p>
<p><strong>Annemler geliyordu bir de, bir haftaya yakın kalırlardı. Tek dileğim bir sorun olmadan Antalya’ya geri dönmeleriydi. Uzun zamandır bir şey duymamıştım, yaklaşık bir aydır falan sakindi ailem. Ama her geçen gün bir olayın patlamasını bekliyordum. Gece olduğunda, babamın evde olduğu haberini aldığımda rahatlıyordum. Annem saklamazdı olanları benden, yalnızca on iki yaşımdayken, olaylar ilk patlak verdiğinde bir dönem saklamıştı. Onun dışında ne olduysa, en yakın arkadaşıymışım sanki o adam benim babam değilmiş gibi anlatmıştı bana. Hep anlatırdı. </strong></p>
<p><em>İlk başlarda olanlara inanamıyordum hatta çoğu çocuğun yaptığı gibi bunu göz ardı edebiliyordum. Sonra acıyla tanışınca bunun asla göz ardı edilemeyeceğini kavradım. Koşarken yaralanıp düşmek gibi değildi bu. Kabuk bağlamayan, kanamayı durdurmayan bir yaraydı o zamanlar benim için. O dönem dibini sıyırmıştım kanımın. O kadar çok kanatmıştım ki, o kadar çok kanatılmıştı ki, şimdi hiç kanamıyordu. </em></p>
<p><em>Yaram hala açık, apaçık ortada duruyordu.</em></p>
<p><em>Olan her şey onu büyütüyordu ama artık akacak bir kan kalmamıştı.</em></p>
<p><em>Böylece en çok korktuğum ikinci şey de başıma gelmişti; alışmak.</em></p>
<p><em>Asla alışmam, diyordum anneme her seferinde. Ben böyle büyümedim, babamı böyle kabul edemem, o böyle bir adam değil, diyordum. O da sinirle alışmak zorunda olduğumu söylüyordu, her defasında ilk kezmiş gibi kırıldığımın o da farkındaydı ancak annemin de farkında olmadığı bir şey vardı; o da alışamıyordu.</em></p>
<p><em>Ben farkındaydım ve farkında olmak da beni öldürüyordu. Hala öyle.</em></p>
<p><em>Şimdi, benim kanamayı hiç bırakmayan yaram durdu. Yaranın kan akışının durmasına insanlar alışmak diyorlar. Kabullendim, alıştım. </em></p>
<p><em>Ama içimdeki, ilk kez oluyormuş gibi kırılma hissine hala engel olamıyorum.</em></p>
<p><em>Kan akmıyorsa iyileştiği anlamına da gelmez yara.</em></p>
<p><em>Ömrüm boyunca bu açık yarayla da yaşayacağımı kabullendim, bu yüzden artık ona dokunmuyor, iyileştirmeye çalışmıyor ya da tuz basmıyorum. Öylece bekliyorum.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>Akşam yemeği için masanın etrafına oturmuştuk. Her birimiz yemeğimizi yerken aynı zamanda koyu olan sohbetimiz de devam ediyordu. Sonra bir sessizlik oldu. Uzun sayılacak bir süre yalnızca tabaklara dokunan çatalların sesi çınladı kulaklarımızda. İlyas abi minnet dolu bir sesle,</strong></p>
<p><strong>‘’Nasıl çıktın karşımıza bilemiyorum, Yankı ama iyi ki çıkmışsın. Sen olmasaydın bu süreç çok zorlu geçerdi, hatta iyi ki oradaydın o an… Teşekkür ederim sana.’’</strong></p>
<p><strong>Gülümsedim buruk bir halde. Sonra omuz silkerek yanıtladım İlyas abiyi,</strong></p>
<p><strong>‘’Teşekküre gerek yok, gerçekten. Kim olsa bırakamazdı Aslan’ı.’’</strong></p>
<p><strong>Aslan’la göz göze geldik.</strong></p>
<p><strong>‘’Benim yüzümden.’’dedi, tıslar gibi. Kaşlarım çatıldı ama İlyas abi benden önce atıldı,</strong></p>
<p><strong>‘’Kendini suçlamaya devam etmene gerek yok, kimse geri gelmeyecek dayım. Sen hayatına bakmak zorundasın… Anneannen yaşlıydı, kalbi de vardı… Kolay şeyler yaşanmadı o evde…’’</strong></p>
<p><strong>Aslan küçük bir çocuk gibi başını eğdi ve konuşmaya devam etti.</strong></p>
<p><strong>‘’O gün Yankı Hera’yla tartışmasaydım, anneanneme kötü sözler söylemeseydim, yaşıyor olabilirdi.’’</strong></p>
<p><strong>Bu sözü boğazımda takılı kaldı Aslan’ın.</strong></p>
<p><strong>‘’O halde tek suçlu sen değilsin, ben de ortağın olmuş oluyorum. O akşam oraya gelmeseydim, o sokağa rastgele girmeseydim… Gerçekten de Melahat teyze yaşıyor olabilirdi.’’</strong></p>
<p><strong>Aslan gözlerime pişmanlıkla baktı ama kalbimi kırmıştı. Bu zaten kendimi suçladığım bir konuydu ve Aslan’ın da bu şekilde seslice ifade etmesi beni darmadağın etmişti.</strong></p>
<p><strong>‘’Gençler, durun ve bizim suçumuz diye yiyip bitirtin kendinizi, bir işe yarayacaksa. Hiç mi iyi bakmazsınız bir olaya? Hayatın kanunu bu… Ben de çok üzülüyorum ama güçlü olmak zorundayız. Pişmanlığın hiçbir getirisi olmaz ama çok şeyi götürür bizden. Ölüm, hepimizin unuttuğu bir gerçek. Dua etmekten başka da çaremiz yok… Bak Aslan, sen tedavi olmayı kabul eder miydin anneanneni o halde görmesen? Yankı, seni İzmir’den Aydın’a o sokağa götüren şey her neyse belki de bunun içindi. Bir hayatın gidişini izlerken bir diğerinkini çekip kurtardın… Hiç mi farkında değilsiniz, yahu…’’</strong></p>
<p><strong>Ne ben ne de Aslan hiç konuşmadık. İlyas abi, </strong></p>
<p><strong>‘’Biz yarın öğlen Aydın’a gideceğiz Aslan’la. Bazı işlemler var, evin durumu var… Mezarı da ziyaret etmem gerekiyor tabii… Üç beş gün olmayacağız. Döndüğümüzde senden bir ricam olacak Yankı.’’</strong></p>
<p><strong>‘’Buyur, tabii abi.’’dedim, pürüzlü çıkan sesimi düzeltmeye çalışarak.</strong></p>
<p><strong>‘’Abis Derneği’nin başındakiyle bizzat görüşmek istiyorum.’’</strong></p>
<p><strong>Defne bir kahkaha patlattı. İdil de onun gülüşüyle gülmeye başladı.</strong></p>
<p><strong>‘’Ne oldu?’’diye sordu İlyas abi, anlamaz bakışlarıyla.</strong></p>
<p><strong>Defne,</strong></p>
<p><strong>‘’Abi, kendisini yani Okan Ziya Karagöz’ü biz bile göremedik ki daha… O yalnızca işlerin başında durur, etkinliklere, toplantılara asla katılmaz. Yardımcıları ilgilenir her şeyle… Zaten bu dernek de aile büyüklerinden kalmış bir dernekmiş… Kendisi de yaşlı biri olmalı, sosyal medyası bile yok. Hatta şöyle söyleyeyim, yalnızca ekiptekiler biliyor derneğin sahibinin o olduğunu, onun dışında başka bir kadının üzerine diye biliyorum ben de. Hiç göremedik, nasip olamadı yani… Kimse de talep de bulunmadı bugüne dek.’’</strong></p>
<p><strong>İlyas abi, kaşlarını şaşkınlıkla aynı zamanda anlayışlı kaldırdı.</strong></p>
<p><strong>‘’Muhtemelen gizli kalmak istiyordur, iyilik yap denize at misali. Ama biz onun kim olduğunu öğrenir hatta görüşme bile ayarlarız merak etmeyin.’’dedi göz kırparak.</strong></p>
<p><strong>İdil, meraklı mavi gözleriyle,</strong></p>
<p><strong>‘’İlyas abi ya bizi de götür, biz de görelim. Havamız olur yani…’’dediğinde herkes kahkaha atmıştı… Ben ve Aslan yalnızca burukça gülümsemiştik.</strong></p>
<p><strong>‘’Hiç mi merak etmediniz kızlar bugüne kadar? Hiç mi görüşmek istemediniz?’’</strong></p>
<p><strong>İdil atıldı,</strong></p>
<p><strong>‘’Abi ayıp ediyorsun… Onu stalklerken Hz. İsa’ya kadar gittim… Ama adamdan tek iz yok.’’</strong></p>
<p><strong>İdil’in bu lafıyla Defne gülmekten boğazına yiyeceği kaçırmıştı.</strong></p>
<p><strong>Birlikte banyoya gidip onu rahatlattık,</strong></p>
<p><strong>‘’Ulan İdil, yemek yerken yapma şöyle şakalar ölüyordu lan kız.’’diye kabaca konuşmaya başladım İdil’le.</strong></p>
<p><strong>‘’Sus ya, Atarlı.’’</strong></p>
<p><strong>‘’Sen sus.’’dedim bu kez.</strong></p>
<p><strong>Defne, yeni yeni kendine gelirken,</strong></p>
<p><strong>‘’Susun ya.’’dedi bu kez gülmeye başladık…</strong></p>
<p><strong>Hep böyle olurdu, birbirimize sus demekten konuşamazdık bile. Çok komik bir durum haline gelmişti bu seneler geçtikçe. Hiçbirimiz konuşmuyorken bile,</strong></p>
<p><strong>‘’Yankı sus ya.’’der, konuşmayı başlatırlardı…</strong></p>
<p><strong>İşin garibi kimle konuşmaya başlarsak, grubumuza dahil edersek o da buna alışırdı ve herkes birbirine sus demekten konuşamazdı…</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Defne ve İdil benimle kalmıştı. İlyas abi ve Aslan İlyas’ın kaldığı yerde uyumak istediklerini söylemişlerdi. Ben de sesimi çıkarmadım, öyle daha çok rahat edeceklerdi. Kumralımız yani Yağız evine dönmüştü. Dağınıklıkları topladıktan sonra kızlarla koltuklara uzanmıştık. Ben İdil’in koluna doğru uzanmıştım, Defne’de hemen arkama geçmiş öyle yatıyordu. Üçümüz de koala gibi birbirimizi sarmıştık,</strong></p>
<p><strong>‘’Yarın annemler geliyor. Sabaha burada olacaklar.’’dedim,</strong></p>
<p><strong>‘’Yine erken kalkmak var desene.’’diye bağırınca Defne, İdil oflayarak,</strong></p>
<p><strong>‘’Bıktım ya bıktım…’’</strong></p>
<p><strong>‘’Deliye bak ya…’’dedim, gülerek.</strong></p>
<p><strong>‘’Senin evinde daha rahat ettiğimizden burada kalıyoruz, kızım.’’dedi, İdil.</strong></p>
<p><strong>‘’Arada eve de uğruyoruz ama. Mesela yarın kahvaltıdan sonra vın.’’diye ekledi İdil, elini sallarken.</strong></p>
<p><strong>‘’Nermin teyzeyle Metin amca gelecek ya, ondan yoksa gitmezdik.’’</strong></p>
<p><strong>‘’Bilmez miyim…’’dedim gözlerimi devirerek.</strong></p>
<p><strong>Bir süre sustuk kaldık. O süre zarfında aklım da yine o not vardı, bir de ailem için endişelerim başlayınca içime sıkıntı iyice çökmüştü. Çünkü biliyordum, uzun zamandır bir şey olmuyorsa bu yakın bir zamanda olacak demekti… </strong></p>
<p><strong>‘’Off, susun ya ben biraz yürümeye çıkıyorum.’’diye ani bir çıkışla ayaklandım.</strong></p>
<p><strong>‘’Harbi kırık bu kız ya, sen sus da git yürü.’’dedi, Defne.</strong></p>
<p><strong>‘’Çok uzaklaşma bir de seni aramayalım gece gece. Git parkına otur gel en iyisi sen. Zaten hep parklara kaçıyorsun, ne olduysa yine kendi kendine…’’</strong></p>
<p><strong>Odaya gidip üzerime deri ceketimi giydim. Bel çantamı aldım ve yürümeye çıktım. Bahçe kapısını yavaşça açtım ve sessizce kapattım. Sokağın sonuna doğru ilerlediğimde, birinin de bana ilerlediğini gördüm.</strong></p>
<p><strong>Bu adam çok tanıdıktı. Yürüyüşünden tanıdım.</strong></p>
<p><strong>Telaşsız, kendinden emin adımlarıyla aynı kaldırımın karşısında bana doğru ilerliyordu.</strong></p>
<p><strong>Kaldırımın tam ortasında, aramızda bir metre kala durduk.</strong></p>
<p><strong>Ellerim buz kesmişti gri gözlerine bakarken,</strong></p>
<p><strong>‘’Tam sana geliyordum.’’dedi, içten bir tavırla. Bu söylediğine çok şaşırmıştım ama kalbim söylediğiyle mümkünmüş gibi daha da hızlı atmaya başlamıştı.</strong></p>
<p><strong>‘’Bana geliyordun…’’</strong></p>
<p><strong>‘’Aynen, sabah önemli bi’ işim çıktı. Hem misafirin gelecekti, öyle söylemiştin. Tanımadığın herifin teki sonuçta… Her şeyi beklerim, belki onlardan mıdır diye bi’ bakayım dedim.’’</strong></p>
<p><strong>‘’Anladım. Değil… Yani değildir. Aslan’ın dayısı işte.’’</strong></p>
<p><strong>Başını salladı, ben de yere baktım.</strong></p>
<p><strong>‘’Yürümeye çıkmıştım da.’’ Dedim, ne diyeceğimi bilemiyordum. Bence bana gelme sebebi bu değildi.</strong></p>
<p><strong>‘’Yürüyelim.’’dedi ve ilerlemeye başladık.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><em>O gün, sokakta ilk yürüdüğümüz gündü. Onunla o kadar çok yürüyecektik ki bir süre sonra her yer onun adını çığlık çığlığa bağıracaktı bana. Özellikle de onu göremediğim zamanlarda…</em></p>
<p><em>Onunla yürümek gerçeklere adım adım gitmekmiş, çok sonradan anladım.</em></p>
<p><em>Onunla yürümek o’ndan da gitmek demekmiş, çok sonradan ağladım.</em></p>
<p><em>Ben onunla yürüdüğüm yolları hiç aşamadım. Hatta seneler sonra yine o yollardan birindeyken, İdil’e de şöyle bir soru sormuştum.</em></p>
<p><em>‘’Acaba buradan geçerken ne zaman o’nu hatırlamayı bırakacağım?  Sanki görsem tanıyamayacak gibiyim…’’</em></p>
<p><em>İdil de gülüp şöyle demişti bana,</em></p>
<p><em>‘’Hiçbir zaman. Bu şehir, bu sokaklar, bu semt… Okyanus demek senin için. Hiçbir zaman unutamayacaksın. Bu arada, o’nu tanıyamam deme Yankı, sen o’nu kilometrelerden bile tanırsın.’’</em></p>
<p><em>Hala biliyorum… Senelerdir o’nu görmedim, sekiz senedir görmedim onu ama biliyorum, ben onu tanırım. Yaradan ilmek ilmek örmüştü ruhuma o’nu. Ben o’nu değil bu yaşamım da, bambaşka bir yaşamda bile tanırdım…</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>Tenha sokakta bir biz bir de iki üç tane köpek yürüyorduk. Yürüdükçe içime hiç solumadığım bir hava doluyordu içime. Çok garipti. Basit bir yürüme eylemi bile onunlayken ne kadar tuhaf hissettiriyordu.</strong></p>
<p><strong>‘’On sene çok uzun bir süre, değil mi? Bence beş olsun.’’dedim içimden geldiği gibi.</strong></p>
<p><strong>‘’Beş sene az.’’dedi, ciddi bir tavırla.</strong></p>
<p><strong>‘’O zaman yirmi mi olsun?’’diye sordum, ellerim hala buz gibiyken. Cebim de yoktu ellerimi sokacak.</strong></p>
<p><strong>‘’Yirmi çok fazla, on iyidir.’’ Dedi, yolun sonuna doğru dikerek bakışlarını.</strong></p>
<p><strong>‘’On iyidir…’’dedim bende adımlarım yavaşlarken. Sonra ben durunca o da durdu. Olduğum yere, kaldırıma oturuverdim. O da hiç sorgulamadı hatta geldi yanıma o da oturdu.</strong></p>
<p><strong>Bel çantamın içinden minik not defterimi çıkardım, bir de kalem. Telli not defterimden bir yaprak koparırken o da beni izliyordu.  Saçlarımı kulağımın ardına sıkıştırdım. Onun yazısına göre çok düzgün olan yazımla başladım yazmaya.</strong></p>
<p><strong>‘<em>’Bundan tam on sene sonra, ne olmuş olursa olsun, ne olacak olursa olsun, hiçbiri önemli değil. Sen eve gel, yeter. Bak bakalım hala kırgın mı bakacağım sana, ben de sana bakarım, kusuruma bakıp bakmayacağına… Sen dön, yeter.</em></strong></p>
<p><strong><em>                                                                                             19.10.2015</em></strong></p>
<p><strong><em>                                                                                        Yankı Hera Yılmaz’’</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong>Kağıdı katlayıp avucuna koydum. Elleri bu kez sıcacıktı. Yüzünde bir tebessüm vardı. Telefonunu çıkardı ve telefon kabının içine notu koyup telefonu tekrardan yerine yerleştirdi.</strong></p>
<p><strong>‘’On sene sonra görüşeceğiz, yani.’’</strong></p>
<p><strong>Başımı salladım elimi çekerken,</strong></p>
<p><strong>‘’Öyle.’’</strong></p>
<p><strong>Ayağı kalktık, yavaş adımlarla yürümeye devam ederken çantama not defterimle kalemimi koydum.</strong></p>
<p><strong>‘’Aynı günde birbirimize gidersek, birbirimizi bulamayız ki.’’</strong></p>
<p><strong>Okyanus bana baktı,</strong></p>
<p><strong>‘’Haklısın…’’</strong></p>
<p><strong>Ben hemen olaya müdahale edercesine konuştum.</strong></p>
<p><strong>‘’O zaman 19 Ekim 2025 yılında ben seni evimde bekleyeceğim. Gelmezsen 20 Ekim 2025 de ben çiftlik evine gideceğim. Bir gün süremiz olacak yani.’’</strong></p>
<p><strong>‘’Tamam, mantıklı.’’dedi.</strong></p>
<p><strong>Yürümeye devam ederken durdu ve gülmeye çalışarak bana dedi ki,</strong></p>
<p><strong>‘’Sen beni unutursun o zamana.’’</strong></p>
<p><strong>‘’Hafızam hakkında bir fikrin yok bence. Ben hiçbir şeyi unutmam. Unutacak tek kişi sensin burada.’’</strong></p>
<p><strong>Meydan okur gibi gözlerime baktı,</strong></p>
<p><strong>‘’Görürüz.’’</strong></p>
<p><strong>‘’Görelim. ‘’</strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>O zamanlar belli etmişti aslında kendini, ben daha yeni anlıyorum. Okyanus, bunu bir oyun gibi gördü. Unutan kaybederdi ona göre. Oyunlar kurdu ve her an kurallarını değiştirdi. Sonra oyundan savaşa çevirdi bunu. Silahım da yoktu, olsa da o’na doğrultmazdım.</em></p>
<p><em>Ben o’na aşık oldum ve o bunu savaş sandı.</em></p>
<p><em>Savaş neydi, neye savaş denirdi ben hala bilmiyorum. İkimiz de kaybettik, kazananı da hiç olmadı üstelik o da biliyor bunu şimdi. Unutan kaybederdi, o öyle düşünürdü; ama ben unutmadığım ve unutamayacağım için kaybedeceğimi henüz bilmiyordum o zamanlar.</em></p>
<p><em>Unutmadığım için kaybettim.</em></p>
<p><em>Unuttuğuna inandığı için kazandığını düşündü.</em></p>
<p><em>Biz aslında, kaybettik ve kaybolduk; kendimizi bulup, birbirimize yeniden dönebilmek için.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>Sokaklarca yürüdük Okyanus’la. Elim gerçekten üşüyordu ben de hiç düşünmeden elimi onun boşta duran cebine attım.</strong></p>
<p><strong>Bu yaptığıma hiç şaşırmadı. Onun cebinde benim elim duruyordu ve biz öylece yürüyorduk. Okyanus, gerçekten çok konuşan biriydi. Ben de öyleydim ve konuşma asla bitmez bir hal almıştı. Bana ilk kez Yunanistan’a ne zaman gittiğini, orada o’nu hemen nasıl tanıdıklarını, annesinin çok sevilen bir kadın olduğunu hatta oradayken, küçük bir çocukken birine nasıl küfür ettiğini, ilk tüfeği nasıl tuttuğunu, birçok şeyi anlattı durdu. Ben de diğer elimi de aynı cebine soktum ve yan yan, ona bakarak yürümeye ve anlatmaya başladım. Küçükken küsünce koltukların altına girdiğimi, boncuklardan takı yapıp kapının önünde sattığımı, çok haşarı bir çocuk olduğumu, dört beş yaşlarındayken kışın denize girmek için tutturduğumu… Bunları anlattım.</strong></p>
<p><strong>Kafam aşırı dağılmıştı, sanki kötü olan düşünceler uyuşmuştu zihnimdeki. Kötü olan hislerin yerini taze bir heyecan ve merak duygusu almaya başlamıştı. Yürürken işlek olan bir caddede buluvermiştik kendimizi. Ellerimi cebinden çıkardım hala konuşuyor, o’na ne varsa komik olan anlatıyordum. Hiç kırmızı ışık takip etme alışkanlığım yoktu o da her seferinde arabaların önünden tutup çekiyordu beni. İlk başlarda bu biraz tuhaf olsa da sonrasında artık refleks olarak yapmaya başlamıştı bunu. O da bir yandan konuşuyor, bir yandan aniden arabaların önüne atladığımda kolumdan bir refleksle tutup çekiyordu beni. Evimin sokağına girene kadar kaç kez beni arabanın altından çekti saymadım bile.</strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Bir süre sonra sürekli yürümek gibi bu kolumdan tutup arabaların altından beni çekmesi de alışkanlık haline gelecek, adım atmak kadar normal karşılayacağımız bir şeye dönüşecekti. Beni, hayatımızda birbirimizin olduğu süre zarfında o kadar çok çekip kurtaracaktı ki, ona binlerce kez borçlu olacaktım.</em></p>
<p><em>Şimdi, bunları size anlatırken fark ettiğim bir şey var. Okyanus, neden kırmızı ışıkları takip etmediğimi ya da neden karşıdan karşıya geçerken sağıma soluma bakmadığımı hiç sormamıştı. Sanırım sorgulamaması da benim hoşuma gitmişti…</em></p>
<p><em>Şimdi sağıma soluma bakıyor muyum ya da kırmızı ışıkları takip ediyor muyum diye merak ediyorsunuzdur… Dokuz sene geçti, pek bir değişim yaşamadım bu konuda… Sadece artık ışıklara baktığımda aklıma hep o geliyor. Karşıdan karşıya geçerken, aniden fren yapan arabalar gibi hissediyorum. Sanki eli hala kolumda, öyle hissediyorum.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>Evimin kapısına geldiğimde, o’na yarın annemlerin geleceğini söyledim.</strong></p>
<p><strong>‘’Ben geceleri sokak sokak yürürüm.’’ Diye cevap verdi, ellerini cebine koyarak ve gülümseyerek.</strong></p>
<p><strong>Demek istediğini anlayınca ben de gülümsedim.</strong></p>
<p><strong>‘’Sağ ol, bıraktığın için.’’</strong></p>
<p><strong>‘’Eyvallah.’’dedi, duruşunu dikleştirirken. Ben de dış kapıyı sessizce açtım, saatin kaç olduğundan bile bi’ haberdim.</strong></p>
<p><strong>‘’İyi geceler.’’dedim, o’na el sallarken, o da ardımdan hala bakarak şöyle söyledi,</strong></p>
<p><strong>‘’Beni unutacaksın, bunu unutma.’’</strong></p>
<p><strong>Kilidi açarken sessizce,</strong></p>
<p><strong>‘’Asıl sen unutma.’’dedim. Ardıma baktığımda hala bana bakıyordu.</strong></p>
<p><strong>İçeri girdim. Kızlar koltuk da uyuyakalmışlardı. İdil, örtüyle ağzını açıkta bırakmış gözlerini kapatmıştı. Geriye kalan tüm örtü Defne’deydi. Bu manzaraya gülmeden edemedim. Hemen fotoğraflarını çektim. Sonra yeni bir battaniye getirip İdil’in de üstünü örttüm.</strong></p>
<p><strong>İçimdeki kötü hislere narkoz salınmıştı sanki. Bu huzurla uykuya daldım ben de.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><em>Sahte bir huzurdu oysa bu his. Beni ilk uyuşturmasıydı bu. Varlığıyla verdiği narkozun etkisi geçince ben de kaybolacaktım. Üstelik tek başıma kaybolacaktım çıkmayı göze alamadığımız o yolda.…Ben bir kez kaybolacak ve zorla da olsa kendimi bulacaktım. O’nun kendisini bulması içinse çok daha fazla denemesi gerekecekti… Yolda gördüğü herkese kendiymiş gibi sarılacak, kendi olmadığını anlayınca kaçar gibi koşacaktı oradan. Hiçbirini bilmiyordum… Bir açık yara daha böyle açılacaktı ruhuma.</em></p>
<p><em>Ben bana koştuğunu sanmıştım oysa o kendinden kaçıyormuş.</em></p>
<p><em>İkimiz de bunların bedelini en ağır şekillerde ödeyecektik; bir ömürle, telafisizce araya giren zamanlarla.</em></p>
<p><em>Belki de biraz öfkeliyimdir, hatta en çok da kırgınımdır o’na. </em></p>
<p><em>İlk korkuma gelecek olursak, en büyük ilk korkumu içime eken o’ydu. Bana o kadar çok, beni unutursun sen, dedi ki ödüm kopar oldu bir şeyi unutacağım diye. Belki de bu da o’nun kurduğu oyunun tuzağıydı. </em></p>
<p><em>Bu his, o’nun savaşı benimse yolumun başıydı. </em></p>
<p><em>O,  düşmanını hatırlamak adını verdiği silahıyla vurmuştu. Asla unutmayacağımı o da biliyordu. Asla unutmayacağını ben de biliyorum.</em></p>
<p><em>Oysa ne ben o’nun düşmanıydım ne de ortada bir savaş vardı.</em></p>
<p><em>Ama yine de unutmaktır benim en büyük korkum. </em></p>
<p><em>Şimdi öylece duruyor, dokuz sene sonra bile kanamasına izin veriyor, gözyaşlarımın tuzunu da basmıyorum. O açık yarama çarpan havanın acısına tek kelime edemem ama artık o’nu kaşımıyorum. Artık o’na ağlamıyorum. Bu açık yaram için kanımın biteceği günü bekliyorum, o’nun beni vurduğu hatırlamak silahıyla ben kendimi iyileştiriyorum.</em></p>
<p><em>Sonuna kadar da kalbimi dinliyorum, hala o asi, kalbine ne düşerse onu yapan kızım.</em></p>
<p><em>O da biliyor ki, çıkamadığı tüm yollar onu ya bana ya da benim şehrime götürür.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>Sabah olduğunda annem ve babam ellerinde minik bir valizle kapıda duruyorlardı. İkisine de kocaman sarıldım. Gerçekten de çok özlemiştim onları. </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İlyas abiyi ve Aslan’ı çağırdık. Hep birlikte kahvaltı için masaya oturduk. Neşeli bir sofra olmuştu dün akşamki burukluk bugün yoktu. İlyas abi,</strong></p>
<p><strong>‘’Ne kadar iyi ne kadar güzel bir kız yetiştirmişsiniz. Çok akıllı biri, gerçekten. O olmasaydı olay bambaşka yerlere giderdi.’’diye söze girdiğinde Aydın’da bulunduğumu söylememesi için dua ediyordum. Anneme durumu biraz daha farklı bir şekilde anlatmıştım. Aslan’ı İzmir de bulduğumu, anneannesinin Aydın’da yaşadığını vefat edince kimsesiz kaldığını anlatmıştım. Kalbim panikle hızla çarparken Defne durumu fark etti ve konuyu değiştirdi hemen. Ona bakışlarımla teşekkür ettim. Annemle babam bana gururla bakıyorlardı ve İlyas abiye de teşekkür etmişlerdi.</strong></p>
<p><strong>İlyas abi Aslan’ın burada kalması konusunu açtı ve şöyle söyledi,</strong></p>
<p><strong>‘’Aslan Hera’dan büyük olabilir ama Hera ona ablaymış gibi davranıyor, kendi gözlerimle gördüm… Ben, Aydın’da işlerimizi hallettikten sonra Fransa’ya tekrar dönmek durumundayım. Aslan burada tedavisine devam ederken ben o’na sürekli olarak para göndereceğim. Daha da iyi olacağından şüphem yok, hatta iyileşme süresi bile kısalacak. Çok güzel bir arkadaş ortamı oluşturmuşlar, sabaha kadar bana onlardan bahsetti… Sizlere ne kadar teşekkür etsem az. Aslan’ı hem hayata hem de topluma kazandırıyorsunuz… Aslan iyice toparlandığında kendi hayatını kendi kuracak tabii ki ben de onun sonuna dek destekçisi olacağım… Yankı sana gelecek olursak, ne istersen yapmaya hazırım. Bir şey iste benden hemen yapayım, sonsuza kadar borçlu hissedeceğim yoksa kendimi.’’</strong></p>
<p><strong>Söylediklerine çok fazla utanmıştım.</strong></p>
<p><strong>‘’Düşünme bunları abi sen. Aslan iyi olsun yeter.’’</strong></p>
<p><strong>Kahvaltıdan sonra Aslan ve İlyas abi birkaç günlüğüne Aydın’a gitmek için yola çıkmışlardı. Kızlar da gitmişlerdi ve ailecek biz kalmıştık.</strong></p>
<p><strong>***</strong></p>
<p><strong>İki günü ailemle geçirmiştim. İkinci günün akşamüzeri annemle anneannemin yaşadığı kasabaya gitmek üzere yola koyulduk. Babam biraz İzmir’i turlayacağını söyledi.</strong></p>
<p><em>Annemle ikimiz de aslında turlamayacağını, başka işler peşinde koşacağını biliyorduk o gün babamın. Anneanneme de gitmek zorundaydık. O günün gecesinde hiç olmadığım kadar yıkılacaktım. Bunun son olduğunu düşünecektim hatta. On iki yaşımda başlayan olayları altı sene hiç kabullenememiştim ve hep alışmayı reddetmiştim. Olay iki haftada ya da ayda bir tekrarlasa da hiç mi hiç alışamamıştım bu duruma senelerce. Ta ki o gece, on sekiz yaşıma dek.</em></p>
<p><em>Altı yıldır kanayan, kanattığım ve kanatılan yaram o gece son damlasını dökecek veben alışmaya başlayacaktım.</em></p>
<p><strong>Anneannemdeyken Defne’nin bana attığı mesaja takıldı gözüm. Babamı, elinde siyah poşetlerle yanda birkaç adamla bir yere giderken gördüğüne dair bir mesajdı bu. Adresi aldım, anneme bir arkadaşımın beni çağırdığını söyleyip oradan ayrıldım. Bir taksiye bindim ve sokak sokak babamın olduğu yeri aramaya başladım.</strong></p>
<p><strong>O kadar çok yürüdüm ki, en sonunda hiç gelmediğim bir semtin hiç bilmediğim bir sokağında kayboldum. İçimdeki kötü his göğsümden dışarı taşıyordu artık. Bu kötü his üzüntüyle karıştı ve büyük bir öfkeye dönüştü. O sırada telefonum çalmaya başladı. Arayan kişi, daha büyük bir şok yaşamama sebep olmuştu. Okyanus arıyordu.</strong></p>
<p><strong>Aslında açamayacak kadar kötü bir durumdaydım. İçimdeki o berbat duygu nefesimi kestiğinden nefes almak da güçlük çekiyordum. Telefonu açtım,</strong></p>
<p><strong>‘’Hera?’’</strong></p>
<p><strong>Derin nefeslerimi düzeltmeye çalışarak ama pek de beceremeyerek,</strong></p>
<p><strong>‘’Sonra… Sonra konuşalım, olur mu?’’</strong></p>
<p><strong>‘’Neredesin sen?’’ dediğinde yüzüne kapattım. Nerede olduğumu ben de bilmiyordum. Telaşlı adımlarımla, içimdeki en açık yaramla yürümeye başladım. Tam bir çocuk parkının önünden geçip başka bir sokağa girmek üzereydim ki parkta babamla beraber iki adamı daha gördüm. O ve arkadaşları da beni gördüğü için sessiz kalmışlar, bu hiç bilmediğim yerde onları rahatsız etmemem için gitmemi beklemişlerdi…</strong></p>
<p><strong>Siyaj, büyük bir araba tam önlerinde durdu. Bu arabanın buraya gelme nedenini biliyordum. Önce hepsi adlarını unutacak kadar içmişlerdi ve bu arabaya binip kumar oynamaya gideceklerdi. Koşar adımlarla, içim titrerken babamın oturduğu bankın önünde durdum.</strong></p>
<p><strong>‘’Baba, ne yapıyorsun sen burada?’’diye sordum, gözlerim ayaklarının ucunda duran büyük içki şişesindeydi. Babam elimden tuttu ve beni öperek,</strong></p>
<p><strong>‘’İyiyim kızım. Sen ne yapıyorsun?’’diye sordu. Hiçbir şey olmamış, hiçbir şey yapmamış gibi. Geri çekildim. Midem allak bullak olmuştu. Hepsini bir kenarı bırakmıştım, içkiyi babamın bünyesi kaldırmıyor her seferinde ağzından ya da burnundan kan geliyordu. Bir keresinde hiç unutmuyorum dişi patlamış, yerinden fırlamıştı. </strong></p>
<p><strong>‘’Baba, sen ölmek mi istiyorsun?’’</strong></p>
<p><strong>Babam sesini çıkarmadı. Yanındaki şerefsizlerin suratına bakıp,</strong></p>
<p><strong>‘’Siz utanmıyor musunuz? Buradan bir de kumara… Oh ya. Sizin çocuğunuz, yuvanız yok mu? Kime ne hesap vereceksiniz? Allah hepinizin belasını versin. Bu adama bir şey olursa, başınıza gelecek her şeyi benden bilin.’’</strong></p>
<p><strong>Dedim ve nereye koştuğumu bilemeden oradan uzaklaştım. Nefes almakta çok güçlük çekiyordum. Attığım her adımda düşecek gibi oluyordum. Sanki içimde biri nefesini tutuyordu. Ciğerlerim havayla hiç buluşamıyordu. </strong></p>
<p><strong>Çok üzgündüm.</strong></p>
<p><strong>Çok öfkeliydim.</strong></p>
<p><strong>Çok kırılmıştım.</strong></p>
<p><strong>Hızlı adımlarımı tekrardan onlara doğru çevirdim.</strong></p>
<p><strong>O kadar hızlı yürüyordum ki ben rüzgarı değil, rüzgar beni hissediyordu. Hiç sesimi çıkarmadım, herkes ne yapacağıma baktı. Şişeyi aldım ve çocuk parkının ortasında taşın üzerine vura vura parçaladım.</strong></p>
<p><strong>Sonra ağlayarak oradan uzaklaştım.</strong></p>
<p><strong>Gözümden bir iki damla yaş bile çok zor akmıştı.</strong></p>
<p><strong>Ağlayamayacak kadar kırgındım.</strong></p>
<p><strong>Bu gece ilk defa babama değil, kendime ağlıyordum.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><em>O gece ilk kez kendime, geldiğim bu hale ağladığım geceydi. Alışacağım ilk an olduğunu biliyordum sanki. Kendine ağlarken bir insan zorlanır mı? Ben o gece ağlarken zorlandığım kadar hiçbir gece zorlanmamıştım.</em></p>
<p><em>Bir çocuk parkında terk edilmiştim ilk kez.</em></p>
<p><em>Maalesef bu bir çocuk parkında ilk terk edilişim olmayacaktı. Adamlar farklı, terk ediliş mekanı aynıydı. Cennete terk edilmişim gibi gururluydu oysa herkes.</em></p>
<p><em>Çocuk parkına terk edilmek, terk edeni masum yapmazdı.</em></p>
<p><em>Ama bilmedikleri, benim de şimdiler de öğrendiğim bir şey vardı.</em></p>
<p><em>Cennete de terk edilsen, terk edilmek yine terk edilmektir aslında.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>Bir kaldırıma oturdum, içli içli ağladım. Gözyaşım çok az akıyor, akmamak için direniyordu. Topuz yaptığım saçlarım dağılmış, üzerimdeki siyah hırka da benimle birlikte çökmüştü. Berbat bir haldeydim. Ne kadar orada kaldım bilmiyorum, telefonuma bir mesaj geldi Okyanus’tan. O’na canlı konumumu attım ve ağır, eskisinin aksine telaşsız adımlarla yürümeye başladım. Burnum akıyordu. Rüzgar saçlarımı daha da dağıtıyordu ama tokayı çıkarma zahmetine bile girmemiştim. Saçlarımın bir kısmı toplu, bir kısmı salık öylece rüzgara meydan okuyordu.</strong></p>
<p><strong>Parka baktığımda babamla olan adamların hala orada olduğunu gördüm. Onlarsa beni yine görmeyi reddetmişlerdi. Uzaklaştım oradan.</strong></p>
<p><strong>Çok değil, o beş dakika sonra Okyanus’un arabasını gördüm. Farları gözlerimi acıtmıştı. Arabayı sokağın ortasında durdurdu ve hala çalışır vaziyetteyken indi ve yanıma geldi.</strong></p>
<p><strong>Üzerinde bordo bir ceket vardı, içindeyse koyu renk bir kazak.</strong></p>
<p><strong>‘’Onlardan biri mi?’’diye sordu öfkeli sesiyle.</strong></p>
<p><strong>Başımı iki yana salladım, </strong></p>
<p><strong>‘’Tanımadığım biri olmasını ben de dilerdim… Çok tanıdık, boş ver. Kaybolmuştum zaten.’’</strong></p>
<p><strong>Beni bu hale onun belalarından birinin getirdiğini düşünmüştü. Keşke onlardan biri getirseydi. Yakından atılan kurşun çok daha tehlikeliydi oysa.</strong></p>
<p><strong>Sessizce kaldırımın kenarına oturduk.</strong></p>
<p><strong>İkimiz de hiç konuşmadık.</strong></p>
<p><em>Söyledim ya, biz susarak anlaşabilen iki insandık. Sessizlik aramızda oluşan tuhaf bir dildi. Belki de Okyanus’un o geceki halimi sorgulamaması, hep susmasının nedeni kendinin de beni daha beter edeceğini bildiğindendi, kim bilir…</em></p>
<p><em>Kaderimin engebelerini gözünden tanıyordum; hep onları seçiyor, benzer acıları yaşıyor, benzer yaraları açıyordum kendi kendime o zamana dek. Çok zor dönemlerdi benim için. Her türlü hissi Okyanus’un hayatıma girmesiyle tadabilmiştim.</em></p>
<p><em>Belki de bu yüzden kendimi hala o yaşlarda hissediyordum.</em></p>
<p><em>Sanki sokağa çıkacak, Okyanus’la yürüyecek sonra eve dönecektim.</em></p>
<p><em>Ama işler öyle olmamıştı.</em></p>
<p><em>Ben büyümüştüm, o’nun göze alamadığı yollara tek başıma çıkmış, orada en açık yaramı tenime kazımış, kaybolmuş, çok da kaybetmiştim.</em></p>
<p><em>O’nun çıkamadığı tüm yollar beni hayatımla kafa kafaya getirmişti.</em></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>‘’Buralar da kumar oynanan bir yer mi var?’’diye sordum, dizlerime koyduğum koluma başımı yaslamışken ve o’na bakıyorken.</strong></p>
<p><strong>Gümüş rengi gözlerini bana çevirdi, onun da saçları dağınıktı.</strong></p>
<p><strong>‘’İyi olacaksan öğreniriz.’’dedi, hafif tınıdaki sesiyle.</strong></p>
<p><strong>Başımı sallamakla yetindim. Sonra ayağı kalktı ve arabasına doğru ilerledi. Telefonunu kurcaladığını ve birilerini aradığını gördüm.</strong></p>
<p><strong>Zihnimden o sahneyi atamıyordum.</strong></p>
<p><strong>Nasıl da paramparça etmiştim şişeyi.</strong></p>
<p><strong>Sanki o şişe benim kalbimdi ve elimden kayıp gitmişti.</strong></p>
<p><strong>Telefonum çalmaya başladığı an Okyanus, </strong></p>
<p><strong>‘’Öğrendim.’’diye bağırdı arabanın içinden. Elimle bir dakika, diye işaret ettim ve annemin aramasını açtım.</strong></p>
<p><strong>‘’Kızım nerdesin? Baban da yok…’’</strong></p>
<p><strong>‘’Babamı buldum anne… Şişesini parçaladım… Yine o adamlarlaydı, yine oraya gidiyordu. Orayı da öğrendim birinden…’’</strong></p>
<p><strong>Sesimin kötülüğünden ve yarım yamalak anlatmaya çalıştığımdan annem afallayarak,</strong></p>
<p><strong>‘’Neredesin?’’</strong></p>
<p><strong>‘’Kayboldum. Hiç bilmiyorum buraları… Sana konum atacağım.’’dedim,</strong></p>
<p><strong>‘’Geliyorum.’’dedi ve telefonu kapattık.</strong></p>
<p><strong>Mesaj olarak atarken Okyanus’un yanına gittim.</strong></p>
<p><strong>‘’Buraya beş dakika arabayla.’’dedi, elindeki telefonun ekranından yolu göstererek.</strong></p>
<p><strong>‘’Annem gelecek.’’dedim, ‘’Onunla gitsem oraya iyi olacak çok teşekkür ederim.’’</strong></p>
<p><strong>‘’Oraya ikiniz mi gideceksiniz? Olmaz Hera, kim bilir ne pis herifler vardır.’’</strong></p>
<p><strong>Gülecek gibi oldum,</strong></p>
<p><strong>‘’Annemi tanımıyorsun… On tane adamın hakkından gelir, e ben de onun kızıyım.’’</strong></p>
<p><strong>‘’Annen gelene kadar köşeden seni izleyeceğim.’’</strong></p>
<p><strong>‘’Sağ ol.’’dedim başımı eğerek.</strong></p>
<p><strong>Arabasına bindi ve çalıştırıp sokağın sonuna doğru ilerledi.</strong></p>
<p><strong>**</strong></p>
<p><strong>Annem arabasıyla geldiğinde yanında dayımın oğlu Ali de vardı. Ali benden bir yaş küçüktü. Annem beni o halde görünce şok geçirmişti. O’na her şeyi anlattım yanıma geldiklerinde. Annem oraya gitmeyeceğimizi, evimize döneceğimizi söyledi ve babama birkaç küfür salladı.</strong></p>
<p><strong>Ben arka koltuğa ilerlerken Okyanus’un olduğu yere doğru baktım. Arabanın farlarını yanıp söndürerek, orada olduğunun mesajını verdi bana. Bu beni buruk bir şekilde gülümsetti. </strong></p>
<p><strong> Ali anneme,</strong></p>
<p><strong>‘’Hala ben kullanayım istersen. Çok sinirlisin.’’dedi, ehliyeti olmamasına rağmen çoğu kişiden daha iyi kullanırdı Ali arabayı. Annem tereddüt dahi etmeden anahtarları verdi ona.</strong></p>
<p><strong>Arka koltuğa gidip sırtüstü uzandım.</strong></p>
<p><strong>Yavaşlayan kalp atışlarımla yıldızları izlemeye başladım.</strong></p>
<p><strong>Arabanın sıcağı bana çok iyi gelmiş, öfkeden ve üzüntüden kasılan bedenimi gevşetmişti. Eve geldiğimizde ben duşa girmiştim. Duştan çıktığımda evde kimsenin olmadığını gördüm.</strong></p>
<p><strong>‘’Anne?’’</strong></p>
<p><strong>Odaları gezmeye başladım gecelik pijamalarımla,</strong></p>
<p><strong>‘’Ali?’’</strong></p>
<p><strong>Kimse yoktu. Kalbimdeki endişe bir anda artmaya başladığında kendimi dışarıda buldum. O sırada kapıda Aslan ve İlyas abiyi buldum.</strong></p>
<p><strong>İlyas abi ve Aslan yüzümdeki dehşeti görünce,</strong></p>
<p><strong>‘’Ne oldu? Annenler nerede?’’diye sordular.</strong></p>
<p><strong>Ben de,</strong></p>
<p><strong>‘’Bu adrese gitmeliyiz.’’ diye ekranımı gösterdim.</strong></p>
<p><strong>O soğukta, duştan yeni çıkmışken, üzerimde incecik pijamalarla ve ayağımda çorap dahi yokken, terliklerle çıktım evden. İlyas abi ve Aslan sorular sorarak ve hiçbirine cevap alamayarak beni oraya götürdü.</strong></p>
<p><strong>Bir ormanın ortasındaki alana vardığımızda, buranın bir çiftlik evi olduğunu gördüm. Burayı sanki küçüklüğümden hatırlar gibiydim ama bir türlü çıkaramadım o an. Kocaman demir kapıyı sonuna kadar açtığımda annemin bağırarak küfürler savurduğunu duydum.</strong></p>
<p><strong>‘’Anne.’’diye bağırarak sesin geldiği yere doğru koştum.</strong></p>
<p><strong>‘’Szi kimin yerinde ne yapıyorsunuz ?’’diye bağırıyordu annem. Bir sürü adam vardı, babam oradan kaçmış, ormanın derinliklerinde tüm olaylardan uzaklaşmıştı anladığım kadarıyla. Ortada uzun boylu, oldukça kilolu ama fazlasıyla süslü bir kadın da vardı. Annem masalarını dağıtmıştı. Kartlar ve içkiler her yerdeydi. Kadına ve çevresindeki adamlara ağzına gelen ne küfür varsa söylüyor, Ali annemi tutmaya çalışıyor, benden önce gelen dayım adamları ve kadını olduğu yerden kovuyordu.</strong></p>
<p><strong>Kimse ses çıkaramıyordu, o an sadece kadının anneme,</strong></p>
<p><strong>‘’Sen benim kim olduğumu biliyor musun ?’’ dediğini duydum ve bu beni durmaktan alıkoyan son şey oldu, annemle ikimiz aynı anda,</strong></p>
<p><strong>‘’Fahişenin tekisin.’’dedik ve ben kadının üzerine doğru atıldım.</strong></p>
<p><strong>Artık konuşma sırası bendeydi.</strong></p>
<p><strong>Çığlık ata ata, ormanda sesimi babama duyururcasına kadına küfürler ediyor, bir yandan Ali’yi ittirmeye çalışıyor bir yandan da babama,</strong></p>
<p><strong>‘’Baba! Bizi duyduğunu biliyorum. Bitirdin baba, sen bizi bitirdin.’’diye bağırmıştım.</strong></p>
<p><strong>O gece eve nasıl döndüm, uykuya nasıl daldım hatırlamıyorum. Dayım oradan herkesi kovalamış, benim öfkem anneminkini de aşmıştı ve annem beni yaka paça eve götürmüştü.</strong></p>
<p><strong>Sabah nasıl oldu, ben nasıl uyudum hiç bilmedim.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><em>Bağıra bağıra, küfürler savura savura durdurmuştum açık yaramın kanını.</em></p>
<p><em>Sabah olduğunda içimdeki alevden eser kalmamıştı; yaramsa sonuna dek açıktı ve artık kanamıyordu. Ancak o güne, o şekle gelene dek çok daha kötüleri gelmişti başıma.</em></p>
<p><em>Şimdi içime ve yarama kapandım.</em></p>
<p><em>Ne varsa artık çığlık kıyamet değil de sessizce yaşıyorum.</em></p>
<p><em>Öfkemi yendim, yaramı yendim ama bir yerden sonra anılarımı yenemedim.</em></p>
<p><em>Bunlarla yaşamayı öğrenmeye çalışıyorum, eski bir dost tavsiyesiyle…</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>İki gün boyunca babam eve gelmemişti, annem de onu eve almayacağını söylüyordu ama ben yine düzelmiş gibi davranacağımızı, hiçbir şey olmamış gibi davranacağımızı biliyordum. Bu süre içerisinde dayım ve kuzenim Ali ve Aslan babamın yanına, o çiftliğe gitmişler, o’nu ayıltmaya kendine getirmeye çalışmışlardı. Babamın ve dayımın ortak arkadaşı babamı o gece ormanda bir ağacın altında uyurken bulmuştu. O çiftlikse dedemden kalmaydı ve kimse gitmiyordu uzun süre. O yüzden hatırlayamamıştım.</strong></p>
<p><strong>Annem öfkesinden güçlü doğmuş, sürekli rahatladığını, içindeki zehiri akıttığını söylüyordu.</strong></p>
<p><em>Bir de annem bana artık sesimi çıkarabildiğim, o’na benzeyebildiğim için gururla bakıyordu bana. Önceden hep babamı koruduğumu düşünürdü ama o olaydan sonra o’nun tarafından çekilmişim gibi gururla bakıyordu bana.</em></p>
<p><em>Aralarındaki ilişkiyi savaşa çeviren, annemi savaşa maruz bırakan kişi babamdı. Öylesine sessizce yapıyordu ki bunu…</em></p>
<p><em>Ne kadar da tanıdık, değil mi?</em></p>
<p><em>Annelerin kaderi kızlarının çeyizidir derler.</em></p>
<p><em>O gece çeyizimi görmüştüm ben.</em></p>
<p><em>Çok şey de değişmiş, alışmayı da öğrenmiş annem kadar da güçlü bir kadına dönüşmeye başlamıştım.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>Üçüncü günün akşamı babam eve dönmüş, biz de olan her şeyi yaşanmamış gibi davranmaya devam etmiştik. İlyas abi kendi derdini unutup bizimle ilgilenmişti. O akşam Aslan, ben ve Ali biraz hava almaya çıkmıştık. Diğerleri evde kalıp yemek yemeğe devam ediyorlardı.</strong></p>
<p><strong>‘’Bir adam vardı, her gittiğimizde babana yemek getiriyordu.’’dedi Aslan. Ali de,</strong></p>
<p><strong>‘’Eniştem çok sevilen biridir çok da tanınır buralarda. Muhtemelen arkadaşlarından, dostlarından biridir.’’ Diye söze girişmişti.</strong></p>
<p><strong>‘’Sağ olun, çocuklar sizi çok seviyorum…’’dediğimde Aslan, eğlendirmek ister gibi,</strong></p>
<p><strong>‘’Kızım, kadının üstüne nasıl atladın öyle… Ödüm koptu.’’dedi, gülümseyerek Ali de,</strong></p>
<p><strong>‘’Tutuyorum diye bir de beni dövüyor… Bu hikayede yanan ben oldum yine. Halam da sen de çok tehlikelisiniz…’’dediğinde hep birlikte kahkahayı koyuvermiştik.</strong></p>
<p><strong>‘’Annem duymasın, Ali.’’dedim dalga geçerek. O da ellerini olmaz anlamında sallayarak,</strong></p>
<p><strong>‘’Aman Yankı, zaten senden dayak yedim bir de halamdan yiyemem. Kadının bakışları yetiyor valla.’’</strong></p>
<p><strong>Omzuna vurdum,</strong></p>
<p><strong>‘’Dalga geçme.’’</strong></p>
<p><strong>‘’Yarın sabahtan Antalya’ya döneceklermiş.’’dedi, Ali.</strong></p>
<p><strong>‘’Aynen, bir ay daha sakin kalırlar sonra başa sararız, yine.’’</strong></p>
<p><strong>‘’Belli olmaz.’’ Diye yanıtladı Ali tekrardan.</strong></p>
<p><strong>Eve döndüğümüzde, her şey normaldi. Annem bavulları toplamaya gitmişti. İlyas abi,</strong></p>
<p><strong>‘’Ben iki arada bir derede şu Okan Ziya Karagöz’le görüşmeyi ayarladım, Yankı. Çok da zorlanmadım, direkt kabul edildi hatta. Yarın öğlen iki gibi gidelim sen ben ve Aslan. Akşamı da uçağım var, biliyorsun.’’dediğinde şaşırarak onayladım onu.</strong></p>
<p><strong>‘’Gidelim tabii, abi. Sen ona da teşekkür etmeden rahat edemeyeceksin, belli.’’</strong></p>
<p><strong>‘’Ben de gideyim bavulumu toplayayım.’’Dedi ve Aslan’ın yaşadığı eve doğru ilerlemek üzere kapıdan çıktı.</strong></p>
<p><strong>**</strong></p>
<p><strong>Annemleri uğurladıktan sonra Defne, Yağız ve İdil de bize gelmişti. İdil zaten tutturmuştu ben de içeri gireceğim diye ama İlyas abi onu girmemesi için ikna etmeyi başarabilmişti.</strong></p>
<p><strong>‘’Yankı, bak deli gibi merak ediyorum. Ne bu gizem anlamıyorum zaten Ziya ağabeydeki.’’dediğinde hepimiz gülmeye başlamıştık.</strong></p>
<p><strong>‘’Sus, kızım ya. İlyas abiyi havaalanına bıraktıktan sonra Kumralımız Yağızımız bizi gezmelere götürecekmiş ona odaklan. Yankı anlatır bize, yaşlı bunağın nasıl olduğunu. Gözleri de görmüyordur muhtemelen fotoğrafını falan da çek, meraktan uyuyamaz bu yoksa, Yankı.’’ </strong></p>
<p><strong>O sırada İlyas abi lavaboya doğru gitmişti.</strong></p>
<p><strong>‘’O iş ben de.’’dedim göz kırparak.</strong></p>
<p><strong>Yağız, </strong></p>
<p><strong>‘’Susun artık, yetişkinlerden kurtulmamıza çok az kaldı. Eski mutlu hayatımıza döneceğiz&#8230;’’dediğinde İlyas abi lavabodan dönmüştü,</strong></p>
<p><strong>‘’Ayıp be Yağız.’’diye lafa girişmiştim ben. Yağız kıpkırmızı kesilmişti. Buna dakikalarca gülmüştük.</strong></p>
<p><strong>Saat ikiye yaklaşırken İlyas abinin bavulunu Yağız’ın arabaya yerleştirmiş ve sıkış tepiş arabaya binmiştik. Şimdi Okyanus’u üç sene önce gördüğüm o yere gitmek için yola koyulmuştuk. O kalabalık alanda kaybolduğum, Abis Derneği’nin toplantı yerine, o sarayları andıran okula doğru ilerliyorduk. Abis Derneği eski bir okulu kullanıyordu ana bina olarak. Yalnızca önemli zamanlarda bahçesinde toplanırdık…</strong></p>
<p><strong>Okyanus beni o geceden sonra hiç aramamıştı. Muhtemelen kötü ve özel şeylerin olduğunu biliyordu. Gözleri bir şekilde üzerimdeydi, bunu hissedebiliyordum. </strong></p>
<p><strong>Ana binanın kapısına geldiğimizde üç sene öncesine gittim geldim sanki. Her şey bir bir yaşanıyordu zihnimde yeniden. İdil, Yağız ve Defne arabada kalmışlardı. Biz de içeriye doğru ilerlemeye başlamıştık. Çok sessizdi. Tepede bir yerdeydi burası. Oysa o gün kaybolacağım kadar kalabalıktı. Şimdiyse kimse yoktu. İlyas abi, girişteki birkaç kişiyle konuştu ve asansörle ikinci kata, Okan Ziya Karagöz’ün odasına çıktık.</strong></p>
<p><strong>İlyas abi, ceketini düzeltti ve kapıyı iki kez tıklattıktan sonra içeri girdi. Onun arkasından Aslan ve en son da ben odaya adımımı atmıştım.</strong></p>
<p><strong>Okan Ziya Karagöz yazan masada oturan kişiyi gördüğümde tüm bedenime bir şaşkınlık dalgası yayıldı.</strong></p>
<p><strong>Masada oturan kişi Okyanus’tu. </strong></p>
<p><strong>Göz göze geldiğimiz an Aslan şaşkınca kulağıma doğru şöyle fısıldadı,</strong></p>
<p><strong>‘’Yankı Hera, bu babana yemek getiren adam.’’</strong></p>
<p><em>Her şey işte bu noktada kaderin kalbine benimkine benzer açık bir yara bıraktı.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
 <p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.geceyim.com/kimsesiz-5-bolum-acik-yara/">Kimsesiz 5.Bölüm: AÇIK YARA</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.geceyim.com">Geceyim</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.geceyim.com/kimsesiz-5-bolum-acik-yara/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5101</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kimsesiz 4.Bölüm: ON SENENİN SANCISI</title>
		<link>https://www.geceyim.com/kimsesiz-4-bolum-on-senenin-sancisi/</link>
					<comments>https://www.geceyim.com/kimsesiz-4-bolum-on-senenin-sancisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özüuğurlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jan 2021 17:00:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kendi Kitaplarım]]></category>
		<category><![CDATA[kimsesiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.geceyim.com/?p=5001</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sürekli aynı engele takılan, kendine benzer engelleri yaratan ve onları hiç aşamayan bir kader gibiydim. Kader denilince susulan o an kadar sessiz, dalınan o boşluk kadar da derindim bir yerde. Kendim mi boğuldum yoksa yüzmeyi hiç mi bilmiyordum diye çok düşünmüştüm. Cevabım yine araftı. Ne tam olarak boğulmuştum ne de tam olarak yüzmeyi biliyordum. Öylesine &#8230;</p>
<p class="read-more"> <a class="" href="https://www.geceyim.com/kimsesiz-4-bolum-on-senenin-sancisi/"> <span class="screen-reader-text">Kimsesiz 4.Bölüm: ON SENENİN SANCISI</span> Devamı &#187;</a></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.geceyim.com/kimsesiz-4-bolum-on-senenin-sancisi/">Kimsesiz 4.Bölüm: ON SENENİN SANCISI</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.geceyim.com">Geceyim</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Sürekli aynı engele takılan, kendine benzer engelleri yaratan ve onları hiç aşamayan bir kader gibiydim. Kader denilince susulan o an kadar sessiz, dalınan o boşluk kadar da derindim bir yerde. Kendim mi boğuldum yoksa yüzmeyi hiç mi bilmiyordum diye çok düşünmüştüm. Cevabım yine araftı.</em></p>
<p><em>Ne tam olarak boğulmuştum ne de tam olarak yüzmeyi biliyordum. Öylesine yarım yamalak, ölesiye yalnızdım.</em></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Okyanus’un söyledikleri karşısında ona çok kızmam, o evi terk etmem gerekiyordu belki de; ama bu gece o’na kızamayacak kadar yorgun hissediyordum kendimi. Gözlerim bir boşluğa daldı onun bu lafından sonra. </strong></p>
<p><strong><em>Sahiden, mecbur muyduk?</em></strong><strong> Diye düşündüm bir süre.</strong></p>
<p><strong>‘’Belki de… Belki de söylediğin gibidir.’’diye fısıltıyla cevap verdim uzunca bekledikten sonra. Etrafıma bakarak hemen telefona sarıldım, nerede olduğumu, saatin kaç olduğunu hiç mi hiç bilmiyordum. Onunla da konuşmak istemiyordum. Sanki bana ne söylese içime işleyecekti.</strong></p>
<p><em>Doğruydu hislerim… Belki de bu yüzden, birlikte zaman geçirdiğimiz sürenin bir kısmında hep sessiz kaldık. Sessizce tartıştık, sessizce ağladık, sessizce güldük, sessizce sözler verdik, sessizce var ettik; sessizce yok ettik ama hep birlikte yürüdük durduk;</em></p>
<p><em>Olmayan bir yolda değil de oldurulamayan, olamayan o yolda.</em></p>
<p><em>Onunla yürümek,  dünyanın anısını getirdi ama dünyaları da götürdü benden.</em></p>
<p><strong>Telefonuma baktığımda ne mesaj vardı ne de arama… Üstelik saat gece yarısını geçiyordu. Elim direk Aslan’ın numarasına gitmişti. Onu arayıp iyi olduğunu duymak istiyordum. Bu sırada Okyanus’a çaktırmadan bakmıştım. Gözleri boşluğa dalan oydu bu kez. Aslan’ı aradım ama telefon çekmiyordu, bu yüzden ayağı kalkıp etrafta dolaşmaya karar verdim. </strong></p>
<p><strong>Küçük, ahşap bir evin yine küçük bir salonundaydık. Bir tane çift kişilik koltuk vardı, o da zaten yattığım koltuktu. Diğer ucunda Okyanus oturuyordu. Perdeler kapalı olduğundan nerede olduğumuzu göremiyordum. Sobayla ısınıyordu ev, çok sıcaktı. Yerdeki beyaz mermerin üzerinde kahve tonlarında, tüylü bir halı vardı. İki tane de tek kişilik koltuk. Dış kapıya yaklaştığımda telefonun çektiğini gördüm. Hemen Aslan’ı aradım. Yalnız kalmamalıydı. Bir iki çalış sonra telefonun öbür ucundan Aslan’ın sesi yerine Yağız’ın sesi duyuldu.</strong></p>
<p><strong>‘’Ne oldu, Hera? Aslan uyuyor…’’dedi, uykulu bir sesle. Yalnız kalmadığı için içime su serpilmişti.</strong></p>
<p><strong>‘’Yalnız mı diye aradım ya benim bir yere geçmem gerekti de…’’</strong></p>
<p><strong>Yağız, sessizce konuşmaya çalışarak,</strong></p>
<p><strong>‘’Evet, İdil seni çok aradı. Mesaj atmışsın ona eski bir arkadaşıma denk geldim diye…’’dedi esneyerek.</strong></p>
<p><strong>Bakışlarım Okyanus’a döndü. Muhtemelen bu mesajı atan kişi ondan başkası değildi. Aynı anda o da bana baktı.</strong></p>
<p><strong>‘’Öyle, hiç göremediğim bir arkadaşlayım sohbet uzadı… Çok sağ olun Aslan’ı yalnız bırakmadığınız için…’’</strong></p>
<p><strong>Yağız, uykulu sesiyle dalga geçerek,</strong></p>
<p><strong>‘’Boş yapma kızım ya. Bak keyfine sen. Uyuyalım artık bi sal bizi.’’dedi ben de gülümsedim,</strong></p>
<p><strong>‘’İyi be, iyi geceler size tatlı uykular.’’</strong></p>
<p><strong>Telefonu gülerek kapattım.</strong></p>
<p><strong>Sonra da gerçeğime döndüm, yüzüm tekrar asıldı. Okyanus beni izliyordu, eski yerime tekrar oturdum.</strong></p>
<p><strong>‘’Mesajı atan sendin sanırım…’’</strong></p>
<p><strong>Onaylar bir ses çıkarıp yanıtladı beni,</strong></p>
<p><strong>‘’Bayılınca seni bu çiftliğe getirdim. Arkadaşların da hiç susturmadılar telefonunu en son da bu çareyi buldum, ne zaman uyanacağını bilemediğimden.’’</strong></p>
<p><strong>‘’Eeee?’’dedim, bıkkın bir sesle, ‘’Nereye kadar böyle gidecek bu?’’</strong></p>
<p><strong>Bacaklarının üzerine dirseklerini koymuş avuçlarını boşlukta birleştirmiş öylece oturuyordu. Sorumu duyunca bana baktı boş bir bakışla,</strong></p>
<p><strong>‘’Gitmesi gereken yere kadar.’’dedi, sesinde yine bir öfke vardı.</strong></p>
<p><strong>‘’İyi.’’diyerek bakışlarımı ondan çektim.</strong></p>
<p><strong>‘’Bu saatte gitmek istersen evine götürürüm.’’dedi,</strong></p>
<p><strong>‘’Ne kadar uzaktayız?’’</strong></p>
<p><strong>‘’Karşıyaka’ya biraz uzağız. Gitmemen, en azından sabaha kadar kalman daha güvenli olur. Ölümden kurtuldun, hatırlatayım. Ama kalmam dersen de götürürüm seni.’’</strong></p>
<p><strong>‘’Katil olan senken nasıl da kurban gibi davranıyorsun ama…’’dedim, sahte bir gülümsemeyle.</strong></p>
<p><strong>Bu sözüm onu öfkelendirdi ama o da öfkeden tıslayarak güldü,</strong></p>
<p><strong>‘’Buna inanmak, boynuna bir bıçağın dayanmamış olmasını sağlayacaksa, inan.’’dedi. </strong></p>
<p><strong>Öfkeyle ayaklandım,</strong></p>
<p><strong>‘’Geri dönmeyeceğimi, arkadaşlarımı da tehlikeye atmayacağımı adın kadar iyi biliyorsun… Her şeyin suçlusu sensin.’’</strong></p>
<p><strong>‘’Aksini iddia etmedim. Çok şeyin sorumlusu benim ama tek suçlusu da ben değilim.’’</strong></p>
<p><strong>‘’Git bul o zaman.’’dedim, ‘’Benimle değerli vaktini kaybetme.’’</strong></p>
<p><strong><em>‘’Hallediyorum.’’</em></strong></p>
<p><strong>Bir iş gibi bahsetmesi kanıma dokunuyordu.</strong></p>
<p><strong>Sonra bir sessizlik oldu, söylediklerimin sertliğinden midir nedir bir an pişman olup ona haksızlık ettiğimi düşündüm. Sessizce yerimde oturuyordum, Okyanus da öyle.</strong></p>
<p><strong> Ne kımıldadık ne de tek kelime ettik. O’nu tanımıyordum, o’nu bilmiyordum. Sorumlusu oydu belki de ama tek suçlusu ya gerçekten de o değilse? Aslan’a gösterdiğim merhameti, iyi niyeti Okyanus’tan neden kaçırıyordum ki? Zaten onu tanıdığımdan beri köşe bucak ondan kaçtım ama her seferinde onun da dediği gibi o yola mecbur kaldım. İçim içimi yedi böyle düşününce… Kalbi çok mu kırılmıştı acaba… Dayanamadım, konuştum uzun süren zehirli sessizlikten sonra.</strong></p>
<p><strong>‘’Kusura bakma.’’dedim beklentiyle ona doğru bakarak. Bakışlarını bana çevirdi, </strong></p>
<p><strong>‘’Bakmam.’’dedi gülümser gibi ama gülümsemekten çok uzaktı yüzündeki. Sonra,</strong></p>
<p><strong>‘’Sen hep böyle ne hissedersen hisset, bakışlarınla anlatır mısın?’’ Kaşlarım havalandı. Bunu bana söyleyen ilk kişi değildi ama bunu onun söylemesini hiç beklememiştim o ana dek. O’na cevap vermedim, ne diyeceğimi bilemedim, kendimi kaçırdığım gibi gözlerimi de ondan kaçırıp alçılı koluma kilitledim bakışlarımı. Sonra içli bir şekilde hafifçe tebessüm ederek, yine ona bakmadan,</strong></p>
<p><strong>‘’<em>Kurtulamadım. Yine.’’</em>diyiverdim.</strong></p>
<p><strong>Okyanus ayağı kalktı ve hemen ardımızdaki koridora doğru ilerledi. Odayı turuncu bir ampul aydınlatıyordu. Her şey çok eski bir zamandan kalmış gibiydi. Sanırım yanımda durmak ona da iyi gelmiyordu, bir şeylerden kaçan tek kişi ben değildim; o da benden kaçıyordu.</strong></p>
<p><strong>İçeride ne yaptığını bilmiyordu yalnızca bazen gürültü geliyordu. Yaklaşık on dakika sonra yanıma geldi, elinde büyük bir makas ve elektronik bir kesici aletle.</strong></p>
<p><strong>‘’Gelsene benle.’’dedi kapıya doğru çıkarken. Ne yapacağını anladığımda peşine takıldım. Kapıdan çıktığımda kendimi bir veranda da buldum. Okyanus verandanın beyaz lambasını yakmıştı. Ormanın ortasına inşa edilmiş bir çiftlik evindeydik. Her yer kapkaranlıktı, rüzgar o kadar çok esiyordu ki saçlarım geriye doğru uçuşuyordu. Elektronik kesiciyi çalıştırınca ormanda cızırtılı ses yankılanmaya başladı.</strong></p>
<p><strong>‘’Uzat kolunu.’’dedi, biraz eğilerek. Uzattım bende. O da alçıyı dikkatle kesmeye başladı.</strong></p>
<p><strong>Okyanus dikkatle alçıyı keserken, ben de ilk defa önyargısızca onu izlemeye koyulmuştum. Aramızda bariz bir boy farkı vardı, bu yüzden eğilmek zorunda kalmıştı. Koyu renk saçları hafif dalgalıydı. Kirpikleri uzun ve gürdü. Karakteristik bir burnu vardı, hafif çıkmaya başlayan sakalları. Bir şey vardı o’nda… Tıpkı içimdeki, adını koyamadığım hisse benzer bir şey. Belki de tam bu yüzden o’nun yanındaydım.</strong></p>
<p><em>Gerçekten de tam o yüzden orada, o adamın yanındaydım. İçimdeki hisse o kadar benziyordu ki, hem o’ndan kaçacak delik arıyor hem de ona deliler gibi koşuyordum. İlk zamanlar, her şeyin ortaya çıkmaya başladığı zamanlar, içimdeki histen kaçarken o’na koştuğumu sanırdım. </em></p>
<p><em>Yanılışım işte böyle başladı.</em></p>
<p><em>Yanışım da.</em></p>
<p><strong>Kolum haftalar sonra gün yüzüne çıktığında Okyanus elinde geriye kalan alçıyla bana bakıyordu. Kesiciyi kapattı. Oluşan sessizliğe cırcır böcekleri de dahil oldu.</strong></p>
<p><strong>‘’<em>Kurtuldun.’’</em>dedi,</strong></p>
<p><strong>‘’<em>Kurtardın.’’</em>dedim.</strong></p>
<p><em>O zaman, beni alçıdan kurtardığı zaman, şöyle düşündüğümü anımsıyorum:’’Hem sebebi o hem de kurtaran o…’’</em></p>
<p><em>Gerçekten de öyleydi ama tek sebebinin o olmadığını anlamam da çok uzun sürmeyecekti. Dönülmez, olmayan bir yoldaydık artık. Kabullenemiyordum belki ama oldukça da ciddiydi içinde bulunduğumuz vaziyet. O kadar ciddiydi ki her şeyin altüst olmasına sebep olacaktı…Bilemezdim… Bilmek istesem de korkudan tıpkı o zaman yaptığım gibi kaçardım.</em></p>
<p><strong>Gümüş grisi gözleri yüzümde oyalandı uzunca bir süre.</strong></p>
<p><strong>‘’Ben odun getireceğim. Sen de bir duş al istersen, koridordaki ilk kapı banyo.’’</strong></p>
<p><strong>Başımı salladım aceleyle içeri girerken. O da verandadaki merdivenlerden indi. Kapıyı kapattım. İçerisinin vişne koktuğunu eve tekrar girince fark etmiştim. Derince bir nefes alıp verdim ve banyoya doğru ilerlemeye başladım. Kolumu da nihayet yıkayabilecektim. Kapıyı açıp banyoya girdim. Küçük bir duş kabini, yanında bir de alafranga tuvalet vardı. Banyo dolapları ve bir de ayna. Aynada yüzüme bakınca alnımda bir çizik olduğunu fark ettim. Üzerime camlar patladığından bu halde olduğunu gördüm. Okyanus’a karşı büyük bir merak uyanmıştı içimde. Ya da her zaman vardı ama ben bundan hep kurtulmak istemiştim. Banyo yaparken sürekli, türlü türlü senaryolar kurdum kafamda. </strong></p>
<p><strong>Onun yanındayken kalbim kırık hissediyordum, bu kırıklık daha öncekilere hiç benzemiyordu. Sanki unufak oluyordum. Yediğim yemek, içtiğim su, aldığım hava… Her şey ama her şey beni eziyordu. İçimdeki hissin adı buydu diye düşündüm; <em>kırgınlık.</em></strong></p>
<p><em>O’nu daha bilmeden o’na kırılıyordum. Unuttuğum her şeyi tek tek hatırlatıyordu bana; ne ben bunun farkındaydım ne de o.</em></p>
<p><em>Sanki o çok büyüktü ben eziliyordum varlığıyla. O’ndan da büyük olan şey kaderimizmiş, çok sonradan anladım.</em></p>
<p><strong>Tam suyu kapatıp havluya sarılmıştım ki sesini duydum,</strong></p>
<p><strong>‘’Kapıya giyecek bir şeyler bıraktım.’’</strong></p>
<p><strong>‘’Sağ ol.’’diye yanıtladım hemen onu.</strong></p>
<p><strong>Üzerimi beyaz havluyla iyice kuruladım daha sonra da saçlarımın fazla suyunu aldırdım aynı havluyla. Aynada kendime baktım. Yanaklarımda hafif bir kızarıklık vardı bunun dışında solgundu yüzüm. Kapıyı açıp kıyafetleri aldım ve geri kapadım hemen. Gri bir kapüşonlu vardı. Onun olduğunu anlamıştım. Zaten bana burada başka ne verebilirdi ki? Daha fazla sorgulamadan geçirdim üzerime. Gri kapüşonlu neredeyse dizlerime kadar geliyordu. Saçlarımı çıkardım içinden ve belime dökülmesine izin verdim. Altıma da bir eşofman vermişti ama bu kazak bile bana o kadar büyüktü ki, onu giysem paçalarına takılıp düşerdim. Bu yüzden az önce çıkardığım siyah taytımı geri giydim. Çamaşır makinesine attım iç çamaşırlarımı ve geriye kalan eşyalarımı. Sonra çalıştırıp dışarı çıktım. Salona geçtiğimde Okyanus’un orada olmadığını gördüm. Soba yine gürül gürül yanıyordu. Etrafa bakındım ama onu bulamadım.</strong></p>
<p><strong>‘’Okyanus?’’diye seslendim. Cevap yoktu. Kapıyı açtığım an, o da sigarasını fırlatıyordu karşımda. Son çektiği dumanı solumasıyla duman ikimizin arasındaki boşlukta yayıldı. Demek sigara içmeye çıkmıştı.</strong></p>
<p><strong>Yüzüme doğru bir anda gelen dumanla yüzümü buruşturdum. Gözlerimi açtığımda bana gülümsüyordu. Başımı iki yana sallayarak ben de ona gülümsedim ve içeri geçerken,</strong></p>
<p><strong>‘’Kötü zamanlama.’’dedim. O da hemen arkamdan gelip kapıyı kapattı.</strong></p>
<p><strong>Tekrar koltukta yerimizi almıştık. Ben ona doğru dönmüş, bacaklarımı koltuğa koyup kendime doğru çekmiştim. Başımı da koltuğa yaslanmış öyle oturuyor, sırtıma vuran sobanın uzun saçlarımı kurutmasını bekliyordum. O da elindeki telefonla meşguldü. Sessizliği bozan ben olmuştum,</strong></p>
<p><strong>‘’Her ne kadar kızsam da sen orada olmasaydın şu an yaşamayacaktım. Benim orada olduğumu da nasıl bilebildin, bilmiyorum… Ama sağ ol.’’ Başım hala koltukta yaslanmış bir şekilde öylece ona bakıyordum. Elindeki telefonu anında kapattı ve ekran karardı. Sonra bana baktı ama oturuşunu hiç bozmadan dedi ki,</strong></p>
<p><strong>‘’Aslında… Aslında sana o kadar öfkeliydim ki… Arkandan gelip, ne halin varsa gör, diyecektim. Hatta öyle şeyler söyleyecektim ki ve sen de öyle çok kırılacaktın ki, <em>on sene</em> sonra bile kırıyor olacaktı söyleyeceklerim seni. Gerçekten karşında çok sakindim ama içimdeki öfkem daha fazla dayanamadı. Çıktım birkaç dakika sonra ardından. Kapıdaki adama ne yöne doğru gittiğini sordum ve oraya yöneldim. Tam o kafenin oradan geçip gidiyordum ki oradaki gürültüyü duyunca ve yalnızca o sokakta lamba yanmayınca anladım bi’ haltlar döndüğünü. Bu kadar hızlı kaybolmuş olamazdın ortalıktan. O yangın alarmına basmaktan başka şansım yoktu, <em>geç kalmak</em> da istemiyordum. Bin tane şey düşündüm o an. Sonra ışıklar tam da o anda yandı. Çok <em>kırgın</em> bakıyordun. Korkmuş değil de <em>kırgındın</em>… Ölümün kollarındayken bile çok <em>kırgındın</em>…’’</strong></p>
<p><em>Bakkaldan sakız çalarken yakalanan küçük bir çocuk gibi hissetmiştim Okyanus bana o gece bunu söylediğinde. Yanlış bir şeymiş gibi ölümüne utanmıştım kırgın olmaktan. Orayı terk etmek, o’nu bir daha görmemek istediğimi hatırlıyorum; fakat oraya mıh gibi çakılı kaldığımı da…</em></p>
<p><em>Hayat bazen yapmak istediklerinizle yapmaktan kaçtıklarınızı çakıştırıyor; kaderimiz de tam olarak böyle yaratılıyor. Şimdi düşünüyorum da gerçekten onun yanından kaçıp gitmek istemiş miydim acaba? Yoksa her zaman içimdeki kaçıp gitme isteği miydi bu? Onunla tanışana dek sürekli kapıyı çarpıp gittiğimi bilmezdim. Onunlayken o kadar gitme isteğiyle dolup taşacaktım ki, gitmek artık bir eylem olmaktan çıkacaktı benim için.</em></p>
<p><em>Şimdi mi?</em></p>
<p><em>Gitmek artık benim için kırgın olmak gibi bir his. </em></p>
<p><em>Gitmek benim en yoğun hissettiğim hissim.</em></p>
<p><em>Gitmek, benim her zaman terk ettiğim evim.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>O’na hem kızarak hem de çıplak bir şekilde yakalanmışım gibi utançla bakıyordum. Sertçe yutkunmayı denedim ama her şey boğazımda kalmış gibiydi,</strong></p>
<p><strong>‘’Gerçekten bana baktığında yalnızca <em>kırgın</em> bir kız mı görüyorsun?’’dedim ama cevabını beklemeden, bakışlarımı başka yöne çevirerek konuşmaya devam ettim.</strong></p>
<p><strong>‘’Bir keresinde babam bana, benim kızımın kalbi hiç kırılmaz, demişti.’’dedim gözlerim dolduğunda. Sonra derin bir nefes aldım, ‘’Tam bu ana kadar o’na inanıyordum.’’ Başımı yasladığım koltuktan kaldırdım, burnumu çekerken gülümser gibi oldum ama neredeyse ağlayacaktım. Beni <em>on sene</em> sonra bile kırmak isteyen bir yabancı hayata döndürmüştü, üstelik kendimden sakladığım en büyük hissi yüzüme çarpmıştı.</strong></p>
<p><strong>‘’O bunları söylerken çok sarhoştu, ben de çok kırgın.’’</strong></p>
<p><strong>Son sözümden sonra ikimiz de yutkunmuştuk.</strong></p>
<p><strong>‘’Başardın.’’dedim, alayla gülümseyerek. ‘’Buna <em>on sene</em> sonra bile kırılıyor olacağım.’’</strong></p>
<p><strong>Bana kaşları çatık bir şekilde bakıyordu yine.</strong></p>
<p><strong>‘’Tabii yaşarsam…’’</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><em>Okyanus ilk kez o gece konuşmuştu bu kadar uzun benimle. Ben de ilk kez o gece susmak istemiyordum. Okyanus’un yüzüme çarptığı bu kırgınlık o zamana dek hiç açılmayacağını düşündüğüm bir sandıkta saklanmaktaydı. Ben, babam ne derse inanan bir kızdım. Sarhoşun mektubu okunmaz, derdi annem ama ben babamın her lafına, ayık da olsa sarhoş da olsa, bir dua gibi inanırdım. Aslında en çok babama, bana bunu söylediği gece kırılmıştım ama gıkım çıkmamıştı. Ömürlerce kırılmıştım babama.</em></p>
<p><em>Bu gerçeği anlayabilen tek insana, Okyanus’a ömürlerce kırgınım artık.</em></p>
<p><em>O’na ömürlerce kırgınım.</em></p>
<p><em>O’na değil on sene, başka bir yaşamda bile kırgın kalacağımı biliyorum şimdi.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>‘’Hera.’’dediğinde artık susmak istemiyordum. Doğduğumdan beri konuşamıyormuş gibi büyük bir susamışlıkla konuşmaya, ağzıma ne gelirse söylemeye başladım. Nasılsa biri gerçekleri görmüş, bunu da yüzüme söylemekten hiç mi hiç çekinmemişti. Kırgın olmanın günah olduğunu düşünüyordum, şimdi en büyük günahım ortaya çıkmıştı. Savunma yapmayacak, kızmayacak, yalnızca konuşup kırgın olmaya devam edecektim. Zira bunun ne savunulacak, ne kızacak ne de susacak bir yanı kalmıştı artık.</strong></p>
<p><strong>‘’Bu ismi de bana söyleyen hatta bu ismimi kullanan tek kişisin… Neden bunu söylemek de bu kadar ısrarlısın, bilmiyorum… Bu ismi bana babam koymuş, bana hep ne kadar <em>kırgın</em> olduğumu hatırlatıyor…İşte büyük bir itiraf daha.’’</strong></p>
<p><strong>Ona bakamıyordum bile artık. Ne düşündüğünü hiç de merak etmiyordum. Geriye başka bir şeyi anlatacak gücüm de kalmamıştı üstelik. Cenin pozisyonuna geçerek olduğum yere kıvrıldım. Başımı koltuğun koluna koymuş, öylece yerdeki kahverengi halıyı izliyordum. Gözlerim hala dolu doluydu. Uzun zamandır kendimden sakladığım, düşünmediğim olaylardan bazıları, hiç tahmin etmeyeceğim bir şekilde, hiç tahmin etmeyeceğim bir yerde, hiç tahmin etmeyeceğim bir insana doğru akmıştı sanki.</strong></p>
<p><em>Orada öylece yatarken kırgınlığımla öfkem birbirine sarılıyordu. Şimdi bakınca o an karmaşık gelen, anlayamadığım hislerin ne kadar da basit olduğunu anlıyorum. Ben kırgın olmaktan utanmıyordum o sıralar hatta öfkelendiğim şey bu da değildi. Beni öfkelendiren en yakınlarımın bana bundan bir günah gibi bahsetmesi ve hiç fark edememesiydi. O gece karşımda, başıma birnbir türlü bela açan adam anlamıştı bunu. Buydu canımı yakan… Nasıl ya? Diyordum. Nasıl anlayabilir? Oysa kendimden bile saklıyordum o ana dek.</em></p>
<p><em>O gece yalnızca yalanların bir ün otaya çıkmayacağını öğrendiğim geceydi.</em></p>
<p><em>İyi ya da kötü, sakladığınız ne varsa bir gün ortaya çıkarmış.</em></p>
<p><em>Öğrendim.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>‘’Hera…’’dedi, aramızdaki sessizliği kurşun gibi deldi sesi. O’na bakmadan efendim dermiş gibi bir ses çıkardım. Hiç anlatmadığım şeylerden bazılarını ağzım dolu dolu anlatınca böyle bir sessizliğin koynuna sığınmıştım işte.</strong></p>
<p><em>Sessizliğin koynu bana çok güvenli gelmişti o zamanlar. Hiç çıkmak istememiştim.</em></p>
<p><strong>‘’Hım?’’</strong></p>
<p><strong>‘’Ben sana Hera diye seslenmekten vazgeçmem.’’dediğinde yattığım yerden, çocuk gibi omuz silktim ona. Nedenini sormadım, ona bakmadım, susmaya devam ettim. </strong></p>
<p><strong>‘’Ben… Benim annem, ismi Rita, Yunandı. Orada doğmuş büyümüş sonra buraya gelmiş, her neyse işte. Ben masallarla değil mitolojiyle büyüdüm… Garip gelebilir sana… Annem, büyüsem de her gece anlatır dururdu. Memleketini o kadar özlüyordu ki ve oraya o kadar gidemiyordu ki…’’ Sesinde sona doğru acıdan çok öfke vardı.</strong></p>
<p><strong>Gelecek acı hikayeyi fark edercesine yattığım yerden doğruldum ve yine başımı koltuğa yaslayıp bu kez acı içinde konuşan adama ben baktım. Yutkunarak,</strong></p>
<p><strong>‘’Anlatmak zorunda değilsin.’’dedim içime kaçmış sesimle. Başını iki yana salladı ve devam etti. </strong></p>
<p><strong>‘’Neyse işte… Ölmeden önce bana sürekli Hera’yı anlattı durdu. Belki bir ay… Aynı şeyi defalarca anlattı. On bir yaşındaydım öldüğünde… Öldürüldüğünde.’’</strong></p>
<p><strong>Duyduklarım karşısında, gözümden bir koca damla yaş yuvarlanarak çeneme doğru ilerledi. Sonra birkaç damla yaş daha takip etti onu.</strong></p>
<p><strong>Sonra başını yerden kaldırdı, yüzüme baktı. </strong></p>
<p><strong>‘’Kolun kırıldığında bile ağlamadın şimdi ağlıyorsun…’’ Yutkundu ve ayağı kalktı.</strong></p>
<p><strong>‘’Daha kötüsü de ne biliyor musun?’’diye sordu canımı yakan sesiyle. Gri gözlerinde bir yangın başladığını gördüm. </strong></p>
<p><strong><em>Her şeyi yakacaktı o yangın.</em></strong></p>
<p><strong> Arka cebinden cüzdanını çıkardı. Cüzdanını titreyen elleriyle açıp bir fotoğrafı önüme çarparcasına koydu.</strong></p>
<p><strong>‘’<em>O’na</em> benziyorsun.’’</strong></p>
<p><strong>Fotoğrafa bakmaya korkuyordum. Okyanus, dış kapıdan çıkmadan önce de şöyle dedi, bu kez bana bakmayan oydu.</strong></p>
<p><strong>‘’Bunu da bi’ itiraf say.’’</strong></p>
<p><strong>Gözlerimden akan sessiz yaşlarla önümde duran fotoğrafı aldım elime. Yanındaki kesilmiş, eski bir fotoğraftı bu. Fotoğrafın yan tarafındaki kesiklere bakmaktan kadının yüzüne bakamıyordum.</strong></p>
<p><em>Kaçıyordum.</em></p>
<p><em>O gece söylediklerim, duyduklarım ve gördüklerim… Her şey bana çok fazlaydı. Ölsem unutmam derlerdi ya, işte tam da öyle bir geceydi o gece benim için. Belki bu geceyi unuturdum ama o gecenin bana hissettirdiklerini asla unutamazdım. İçimde kocaman bir yangın başlattı o gece. Sonunun gelmesini, bu yangının bitmesini bekledim senelerce ama her yangından sağ çıkan ben o geceden kurtulamadım. Hala ruhumdaki yanık izlerini taşıyorum. Hatırlıyorum o gece o fotoğraftan nasıl kaçtığımı.</em></p>
<p><strong>Kadına bakamadan fotoğrafı bıraktım. Gözyaşlarımı silmeye çalışırken daha da akıyordu. İlk kez bu kadar sessiz ağlıyordum.</strong></p>
<p><strong>‘’Tokam nerede acaba?’’dedim, evde dört dönmeye başladım. </strong></p>
<p><strong>O ev bana dar geliyordu. </strong></p>
<p><strong>Koltukların üzerine baktım ama asla o fotoğrafa değil. </strong></p>
<p><strong>Koltuğun altına baktım; ama asla o fotoğrafa değil. </strong></p>
<p><strong>Televizyonun önüne, masaya, ceketimin cebine… Ağlayarak tüm odayı dağıttım. Halıyı yerden kaldırırken hıçkırıyordum.</strong></p>
<p><strong>‘’Bulamadım işte.’’diyerek daha çok ağladım. Ağlayarak dağıttıklarımı topladım. Bileğime baktığımda tokamı orada gördüm ama kullanmadım… </strong></p>
<p><em>Derdim toka değildi; o fotoğraftan kaçmaktı.</em></p>
<p><strong>Fotoğraf tam gözümün önündeydi, ağlıyordum, dilim damağım kurumuştu. Kalbimin yangınından o eve sığamıyordum. </strong></p>
<p><strong>‘’Bir su içsem…’’diye düşündüm.</strong></p>
<p><em>Derdim su değildi; o fotoğraftan kaçmaktı.</em></p>
<p><strong>Önce sarı ampulun aydınlattığı koridoru aştım, sonra mutfağı bulup suyu doldurmaya başladım çeşmeden.</strong></p>
<p><strong>Bu sırada hala ağlıyor öylece musluğa, hızla akan suya bakıyordum. Annesi ölmüştü… Annesi öldürülmüştü. Bir anne ölebilir miydi hiç?</strong></p>
<p><strong>Ama <em>o’nun</em> annesi ölmüştü.</strong></p>
<p><strong>Sahiden benziyor muydu bana? Sahiden ona uzunca süre Hera’yı mı anlatmıştı?</strong></p>
<p><strong>Kader denen şey bu muydu?</strong></p>
<p><strong>Kader, benzer senaryolarla benzer yaralar açan ve sonsuza kadar bizi onlara çeken değil miydi?</strong></p>
<p><strong>Asla <em>aşamıyordum.</em></strong></p>
<p><strong>Asla <em>aşamayacaktı.</em></strong></p>
<p><strong>Bu yüzden, olamayan o yolda yürümeye mecburduk. Kader bir mıknatıstı ve çekmişti bizi birbirimize.</strong></p>
<p><strong>Bardaktaki su taşmış, kazağımın kollarını ıslatmıştı. Sudan bir yudum almaya çalıştım ama o kadar çok hıçkırıyordum ki sudan bir yudum bile içemedim.</strong></p>
<p><strong>Bir de suyu içemediğim için ağladım.</strong></p>
<p><em>O gece bir ömrün toplamıydı. </em></p>
<p><em>Anladım.</em></p>
<p><strong>Koltuğun etrafında dönüp durdum. En sonunda, ağlamamı biraz durdurabildiğimde, gerçekten doğru çıkmasından ödüm koparak fotoğrafı ikinci kez elime aldım.</strong></p>
<p><strong>Fotoğraftaki kadın… Okyanus’un annesi… Rita…</strong></p>
<p><strong>Gözlerim yeniden doldu fotoğraftaki kadını görünce. Söyleyeceğim her şey boğazıma dizildi, koca bir yürek oluştu tam orada. Kalbim gümbür gümbür, derin bir sızıyla atıyordu. Fotoğrafta beyazlı ve yeşilli çizgileri olan bir kazağın içinde, denize doğru bir balkondan bakan genç bir kadın vardı. Muhtemelen yirmili yaşlarının sonlarındaydı. Kollarında bir sürü gümüşten bileklik, yüzük parmağında kocaman taşı olan bir yüzük… Saçları simsiyah… Upuzun… Uçlarında da belirsiz bir şekil… Tıpkı benimkiler gibi. Kameraya değil de fotoğrafı çeken kişiye bakarak gülüyor, tüm dişleri ortada sanki… Öylesine mutlu ki… Kaşlarının kavisi, kahve ela gözleri, minik kalkık burnu, dudakları… Her şeyiyle öylesine ben ki…</strong></p>
<p><strong>İnsanlar çift yaratılır derlerdi, ben bu gece buna şahit olmuştum.</strong></p>
<p><strong>Televizyonun siyah ekranındaki yansımama baktım, ardından elimdeki fotoğrafa.</strong></p>
<p><strong>İçimdeki ateşle kavruldum durdum.</strong></p>
<p><strong> Bir yangın vardı ortalıkta ve tek yanan Okyanus değildi artık.</strong></p>
<p><em>Oturdum o gece, bir yangını gözyaşlarımla söndürmek istercesine, ilk kez ağlıyormuşum gibi, sanki bu dünyaya ilk kez gelmişim gibi, hüngür hüngür, içli içli, sessizce ağladım. O kadar çok ağladım ki nefes alamadığımı hatırlıyorum. Ağlamaktan midem bulanmış ve öğürmeye bile başlamıştım… Midem bomboştu üstelik… Hala yüreğim sıkışır hatırladıkça… Bir yanım hala o gecede sanki… </em></p>
<p><em>Hiç atlatamıyorum.</em></p>
<p><strong>Sessizce ve içli bir şekilde ağlamalarım bitmişti. Fotoğrafı kalbime bastırmıştım. Birinin yarasına benzemek daha önce hiç sahip olmadığım türden bir yara açmıştı içime.</strong></p>
<p><strong>Ölsem unutmazdım.</strong></p>
<p><strong>Her şey kafamda bir bir oturmaya başlamıştı. O poşeti cebime atarak Okyanus’a beni sunan biri olmalıydı… Hatta o gece Okyanus’un mekanın üst katında olacağını bilen biri… Okyanus’un karşısına annesine bu denli benzeyen bir kızı çıkarırsa bir zaaf yaratacağının farkında olan biri vardı… İyi de neden bunu istemişti? Beni nasıl bulmuştu? Kafam allak bullaktı. Teyzesinin beni görünce verdiği tepkiyi düşündüm sonra yaptıkları konuşmaları… Teyzesinin nasıl beni görmeye dayanamadığını… Hepsi bir bir toparlanmaya başladı kafamda. Okyanus’u bir sokakta ilk gördüğüm anı düşündüm. Bir çocuğu nasıl kucakladığını… </strong></p>
<p><em>İşte o an belki de hiç olmaması gereken bir şey olacak ve ben o’na ilk kez korkmadan koşacaktım.</em></p>
<p><strong>Kapıyı açışımı, yaralı çocuğu arabanın arka koltuğa koyuşunu… İşte tam bu an gözlerimin önüne hiç de buğulu olmayan bir anı düşüverdi… Bu anı beni şoka uğrattı.</strong></p>
<p><strong>Okyanus’u ilk gördüğüm gün, yaralı olan çocuğu arabaya koyduğu gün değildi. Derneğe ilk kayıt olduğumda, üç sene öncesinden görmüştüm o’nu. İlk gün, İdil’i kaybettiğim, babamı kaybettiğim o gün omzuma dokunan el Okyanus’a aitti. Parlak gri gözlerini hatırladım. Bu anı zihnimde berraklaştığında nefesim kesik kesikti. Biz her şeyin başladığı o mekanda karşılaşmadan önce iki kere daha karşılaşmıştık. Birileri bir şekilde bizi denk getirmeye çalışmıştı ya da gerçekten denk gelmiştik. Ellerimi uzun saçlarımdan geçirerek geriye doğru attım.</strong></p>
<p><strong>Neyin içine düşmüştüm ben böyle?</strong></p>
<p><strong>Ne kadar acımasızdı her şey?</strong></p>
<p><strong>Ayağı kalktım, koltuktan destek alarak ve gözyaşlarımı silmeye çalışarak.</strong></p>
<p><strong>Okyanus’u düşündüm. O soğukta kim bilir ne haldeydi?</strong></p>
<p><strong>O an yapmak istediğim tek şeyi yaptım. Elimde sıkı sıkı tuttuğum fotoğrafla kapıya doğru koştum. Kapıyı açtım, ağlamaktan artık acıyan gözlerim onu aradı aceleyle. Tam karşımdaydı. Yürüyerek eve doğru geliyordu. Elindeki sigaranın kırmızı ışığından tanıdım onu. Bu yangının en küçük parçasıydı o sigara.</strong></p>
<p><strong>Yalınayak olmayı umursamadan o’na doğru koşmaya başladım. Verandadaki iki basamaklı merdiveni indim. Ayağıma çalı çırpı ne varsa batıyordu ama umurumda değildi. O’na doğru koştuğumu görünce olduğu yerde, gecenin içinde öylece kaldı. Yapacağım şeyi hissetmiş gibi yarım olan sigarasını fırlattı.</strong></p>
<p><strong>Tam yanına geldiğimde çıplak ayaklarım onun ıslanmış botlarına değiyordu. Hava çok soğuktu ama benim içim yanıyordu. Gözyaşlarım daha yavaş atıyordu artık. Daha fazla düşünmedim.</strong></p>
<p><em>Daha fazla düşünmedim, bu işin sonunda ne olur demedim. Ne olacaksa olsun dedim, hatırlıyorum…</em></p>
<p><strong>Gümüşten gözlerine baktım. Çiseleyen yağmurdan ıslanmış saçlarına. İlk kez, nasıl yapıldığını hiç bilmiyormuş gibi, aceleyle ona sarıldım.</strong></p>
<p><strong>Soğuk kolları tüm bedenimi sardığında o da bana sarılmıştı. Ellerim sırtındaydı, başım göğsüne yaslıydı. O’na sıkı sarıldığımı düşünürken o beni o kadar sıkı sarmıştı ki; uzun zamandır birine sarılmıyormuş gibi…</strong></p>
<p><strong>O geceye kadar sıkı sarıldığımı sanırdım insanlara ta ki o beni sarana kadar.</strong></p>
<p><em>Tek başıma yanmaya dayanamamıştım belki de daha fazla tek başına bu yangını sırtlanmasını kaldıramamıştım. O gece yağmur çiselerken biz birlikte yanıyorduk. Allah, belki de o gece o yüzden yağdırdı yağmuru, hiç hesapta yokken…</em></p>
<p><em>İşte o’na ilk sarılışımın hikayesi de buydu.</em></p>
<p><em>Bir yangından kaçıp başka bir yangına yalınayak koşmuştum.</em></p>
<p><em>Yanmak sorun değildi benim için ama sonrasında dipsiz bir okyanusta, fena bir şekilde boğulacaktım…</em></p>
<p><strong>Kalbim acı acı atıyordu artık. Gözlerimi kapadım.  Ona daha da sıkı sarılmak istedim. Buna ikimizin de ihtiyacı vardı, hissedebiliyordum.</strong></p>
<p><strong>O’na sarılana kadar kimseye sarılmış saymıyordum artık kendimi.</strong></p>
<p><strong>Parmak uçlarıma kalktım ve boynuna doladım kollarımı. Vişne kokusu soluyordum artık tamamen. İçli içli ağladım kollarında.</strong></p>
<p><strong>O’na ağladım, neden öldürüldüğünü bilemediğim ve bana çok benzeyen annesine ağladım, bu geceye ağladım, kendime ağladım, babama ağladım. Tokamı bulamadığıma, bir yudum suyu içemeyişime, anlara, anılara ne varsa ağladım. Çiseleyen yağmur hızlanmaya başladığında başımı göğsünden kaldırdım ve ona doğru baktığımda o da bana bakıyordu. Saçlarım üzerindeki yün kazağa yapışmıştı, ellerimi boynundan indirip aramızdaki minik boşlukta duran saçlarımı çektim. Okyanus, büyük avuçlarının arasına aldı yüzümü ve yanaklarımda asılı kalan gözyaşlarımı sildi. Bir eliyle yanaklarımdaki yaşı silerken diğeriyle de saçlarımı geriye doğru attırdı. Kaşları yine her zamanki gibi çatık, dudakları hafif aralıktı. Yüzüme getirdi diğer avucunu da.</strong></p>
<p><strong>Gözlerinin içine bakıp ona bir sürü şey söylemek istedim, ama ne söylesem eksik kalacaktı. Toparlayamıyordum… Her şey çok dağınıktı, bense ona sarılmaktan başka bir şey yapamıyordum.</strong></p>
<p><strong>‘’Yalınayak gelmiş bir de.’’dedi Okyanus, fısıltıyla başka birinden bahsediyormuş gibi.</strong></p>
<p><strong>Boğazımı temizledim. Kırık sesimden dökülen tek cümle şu oldu,</strong></p>
<p><strong>‘’Kusura bakma.’’</strong></p>
<p><strong>Gözyaşlarımı sildi ve ellerini çektikten sonra gözlerime tekrardan bakarak,</strong></p>
<p><strong>‘<em>’Bakmam.</em>’’dedi.</strong></p>
<p><strong>Sonra beni kucakladı hiç beklemediğim bir anda. Kalbim bu ani hareketle ağzıma geldi.</strong></p>
<p><strong>‘’Çalı çırpı çok, yağmur da yağıyor zaten…’’diye söylene söylene eve götürdü beni. O beni eve taşırken elimdeki fotoğraf ıslanmasın diye göğsündeki cebine koydum.</strong></p>
<p><strong>Artık ait olduğu yerdeydi.</strong></p>
<p><strong>Bu hareketim karşısında başını bana çevirmişti. Yürümeye devam ediyordu ama burunlarımız birbirine değmek üzere olduğundan başımı hemen öne eğdim. Verandaya geldiğimizde beni indirdi. Çeşmeyi açtı ve ayaklarıma doğru tuttu. Ben de ayaklarımdaki çamuru yıkadım ve nihayet sıcak eve girdik.</strong></p>
<p><em>Yaranın yarasıydım o günden sonra.</em></p>
<p><em>Yaranın da yarası olurdu, öğrendim.</em></p>
<p><em>Göz ardı ettiğim bir şey daha vardı ama. O da gerçekleri yüzüme vurarak benim yaramı deşmişti. İkimiz birbirimizin yarasına karışmıştık böylece sonsuz bir döngüde yeni bir yara oluşmuştu tam da ikimizin göğsünde.</em></p>
<p><em>Kendimi affetmemek için bir sebebim daha vardı artık… Çok güçlü bir sebep. O’na hatta teyzesine eskiyi, ölmüş birini hatırlattığım için kendimi affedemeyecektim. Hatta bu hastalıklı his büyüyecek o’nun da beni affetmemesini isteyecektim. Çünkü hep o’na ölmüş birini hatırlatarak acı çektirdiğimi düşünür dururdum. </em></p>
<p><em>Bu hastalıklı histen tam anlamıyla kurtuldum mu, bilmiyorum.</em></p>
<p><em>Ama bununla senelerdir yaşamayı öğrendim.</em></p>
<p><em>Şimdi, senelerdir göğsümde bir yarayla yaşıyorum.</em></p>
<p><em>Hiç geçmeyeceğini kabullendim ama o’nu kaşımaktan da vazgeçmeyi başardım. Geriye yalnızca yaşayabileceğim türden bir sancı kaldı bana. O’na ne kaldı ya da kalmasını istediği bir şey oldu mu bilmiyorum.</em></p>
<p><em>Tam dokuz sene oldu, her şeyin üzerinden tam dokuz sene geçti, ben hala kırılıyorum.</em></p>
<p><em>Ben o’na hala, ilk gün kadar kırılıyorum.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>İkimizde sobanın yanına gidip ellerimizi sobaya doğru tutup ısınmaya başladık. Alnımızdan akan sular sobaya damlayarak ses çıkarıyordu. Birkaç dakika boyunca, yine çok sessizce bekledik.</strong></p>
<p><strong>‘’Kusura bak, Okyanus. Teyzenin tavrını da anlıyorum seninkini de, bir yarayı deşmek nedir öğrendim… Ne kadar üzgün olduğumu bilemezsin. Sen kusura bak bu kez, hatta hiç de affetme.’’dedim sobanın içinde yanan turunculu kırmızılı alevlere bakarken.</strong></p>
<p><strong>Bana baktığını hissettim. O’na bakmamı bekliyordu.</strong></p>
<p><strong>‘’Baksana bana bi’ Hera.’’dedi, tok sesiyle. Bakışlarımı alevlerden kaldırıp o’na baktım. Alevlerin gölgesi yüzüne düşüyor, yüzü turuncu bir ışıkla aydınlanıyordu.</strong></p>
<p><strong>‘’Kusur sen değilsin. Bana dedin ya, buna on sene sonra bile kırılıyor olacağım diye. İkimizin yarası birbirine denk düştü, anladım ben.’’</strong></p>
<p><strong>‘’Olsun.’’dedim omuz silkerek. Sobanın yanından ayrılıp tekrar koltuğa oturdum.</strong></p>
<p><strong>‘’Ben seni ilk kez gördüğüm günü hatırlıyorum.’’diye söze başladığımda tamamen bana döndü ve karşımdaki tekli koltuğa oturdu. Devam ettim,</strong></p>
<p><strong>‘’Hatırladım yani, az önce. O yaralı çocuğu taşıdığın gün değil, ondan üç sene önce de denk geldik biz seninle. Ben on beş yaşındaydım, sen kaçtın bilmiyorum. Abis Derneği’ne katılacağım ilk gündü… Kaybolmuştum. Omzuma dokundun ve bana bir şeyler sordun. Sen de orada görevliydin sanırım, formalardan vardı üzerinde.’’</strong></p>
<p><strong>Kaşları düşünceli bir şekilde çatıldı. Hatırlamaya çalışıyordu. </strong></p>
<p><strong>‘’Evet, üç sene önce oradaydım. Çok kalabalıktı tek hatırladığım bu. Yirmi yaşındaydım ben de muhtemelen. Ama seni görsem unutmazdım, Hera. Belki de gerçekten değiştin, bilemiyorum on beş yaşındaymışsın.’’</strong></p>
<p><strong>Başımı salladım onu onaylarcasına,</strong></p>
<p><strong>‘’Epey farklıydım, kiloluydum bu halimden daha fazla. Saçlarımı da aptal bi renge boyamıştım, yani tamamını değil ama bir kısmı maviydi. Ergenlik hevesi işte… Asıl konu bu değil ama. Evet, o an kaybolacağımı ben de bilmiyordum. Evet, sen o çocuğu taşıdığın akşam da tesadüfen oradaydım belki… Ama birileri ya da biri bizi bir şekilde hep aynı yollardan geçirmiş ki denk gelelim ve ne başlayacaksa başlasın istemiş. Belki de sahiden denk geldik… Bilmiyorum, kafam allak bullak.’’</strong></p>
<p><strong>Okyanus saçlarını geriye doğru yatırırken cevap verdi söylediklerime.</strong></p>
<p><strong>‘’Başından beri anlattığım bu. Evet, belki gerçekten haberimiz olmadan çok denk geldik ya da denk getirildik. Belki biri her yolu denedi ama birbirimizi göremedik. Gerçekten seni gördüğüm ilk akşam, o çocuğu yol kenarında bulmuşken… Neyse. En sonunda Tenha’da denk geldik işte. O mekanda başladı her şey. Cüzdanını kasıtlı unutmadın belki ama o poşet çok daha önce konuldu senin cebine.’’</strong></p>
<p><strong>Başımı sallayarak onu onayladım.</strong></p>
<p><strong>‘’İkimizi de tanıyan biri olmalı yoksa beni nereden bulacak?’’</strong></p>
<p><strong>‘’Merak etme.’’dedi Okyanus, ‘’Ben kim olabileceğini ya da kimler olabileceğini çok düşündüm. Bulacağım ama bir şekilde, <em>hallediyorum.</em>’’</strong></p>
<p><strong>Bu lafa ölesiye uyuz oluyordum.</strong></p>
<p><strong>‘’Hallet.’’dedim.</strong></p>
<p><strong>O akşamın tüm detaylarını konuştuk. Neden Tenha’nın yukarı katına çıktığımı, oradaki garsonu, her şeyi anlattım ona yardımcı olabilmek ve bu olayı çözebilmek için. Saat dörde gelirken iyice mayışmıştım.</strong></p>
<p><strong>Gözlerim hem çok ağladığımdan hem de uykusuzluktan yanıyordu artık. Onun da koridora doğru ilerlediğini duydum. Koltuğa uzanmıştım. Kendimi çok küçük, çok suçlu ve çok kırgın hissediyordum. Gözlerim kapanırken göğsümde ilk kez hissettiğim o sancı bana ninni gibi geldi, böylece uykunun kollarında buldum kendimi.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><em>Sabahın dördüne kadar bu yoldan çıkmanın bir yolunu aramıştık ikimiz de içten içe; fakat en derinlerimizde ikimiz de biliyorduk dönüşü olmadığını. O sabah uyumadan önce kabullenmiştim.</em></p>
<p><em>Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve hiçbir şey beni eski hayatıma geri döndüremeyecekti.</em></p>
<p><strong>Sabah uyandığımda, gözlerim hala acıyordu. Sanki gece boyunca dayak yemiştim.</strong></p>
<p><strong>Koltukta doğruldum. Etrafıma bakmaya başladım ama Okyanus yoktu. Kalktım mutfağa ve banyoya baktım. Hiçbir yerde yoktu. İçimi tuhaf bir korkuyla endişe sarmıştı.</strong></p>
<p><strong>‘’Okyanus?’’ diye seslendim boşluğa doğru.</strong></p>
<p><strong>Yoktu.</strong></p>
<p><strong>Belki yine sigara içmeye çıkmıştır diye dışarı çıkmaya karar verdim. Eve gitmeliydim artık çünkü bu akşam İlyas abi gelecekti. Eve gitmek için de Okyanus’u bulmalıydım…</strong></p>
<p><strong>Tam kapıyı açmak için kapının tokmağına asılacaktım ki, bir notun kapıda yapıştırılmış olduğunu gördüm. Sanki bir kitabın son sayfasından koparılmış, dağınık, okunması güç bir yazıyla yazılmış bir nottu bu. Notu oradan çekip okumaya başladım.</strong></p>
<p><em>O notta yazanlar, bu yolda verilen ilk sessiz sözlerden biriydi. Ağzımızdan çıkan her söz, nasıl da kaderin ağlarına tutunuyordu…</em></p>
<p><em>Görmüştüm.</em></p>
<p><em>O, bununla da yetinmemiş, her şeyin gerçek ve yaşanmış olduğunun kanıtı gibi, cesurca, belki de sonu ne olur diye düşünmeden oraya o notu asmıştı.</em></p>
<p><em>Kaderin ağlarına tutunan bu dağınık yazı hayatıma mal olacaktı, bilmiyordum.</em></p>
<p><em>Sonradan… Çok sonradan öğrendim.</em></p>
<p><em>Dokuz sene oldu ama öğrendim.</em></p>
<p><em>Nasıl da yok diye korkarak okumuştum o notu ve nasıl da yüreğimi ağzıma getirmişti…</em></p>
<p><em>Hatırlıyorum.</em></p>
<p><em>O not kırmızı bir kutuda duruyor hala. Yüreğimdeki sancı kadar da taze.</em></p>
<p><em>Her şeyi terk ediyorum ama o’nu saklamaya devam ediyorum.</em></p>
<p><em>Ben o notu hiç aşamıyorum.</em></p>
<p><strong>Nottaki her bir kelime içime ilmek ilmek işleniyordu ve artık kaçabileceğim bir noktada değildim.</strong></p>
<p><strong>Kaçmayı da hiç mi hiç istemiyordum.</strong></p>
<p><strong>‘’<em>Bundan tam on sene sonra, tarihi de yazıyorum en alta, unutma. Nerede olduğun önemli değil, kimle ne yaptığın da, hatta nasıl yollarımızın ayrıldığı da… Sen yine bu çiftlik evine gel. Belki ben o zaman kusura bakarım, belki de sen o zamana kadar hala kırılırsın söylediklerime… Önemli değil. Sen buraya gel, yeter. Hallederiz. Yine. </em></strong></p>
<p><strong><em>                                                                                                         Okyanus Alazhan</em></strong></p>
<p><strong><em>                                                                                                                 19.10.2015’’</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
 <p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.geceyim.com/kimsesiz-4-bolum-on-senenin-sancisi/">Kimsesiz 4.Bölüm: ON SENENİN SANCISI</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.geceyim.com">Geceyim</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.geceyim.com/kimsesiz-4-bolum-on-senenin-sancisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5001</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kimsesiz 1.Bölüm: Nefes</title>
		<link>https://www.geceyim.com/kimsesiz-1-bolum-nefes/</link>
					<comments>https://www.geceyim.com/kimsesiz-1-bolum-nefes/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özüuğurlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 11 Dec 2020 16:54:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kendi Kitaplarım]]></category>
		<category><![CDATA[kimsesiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.geceyim.com/?p=4733</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir sokakta kaybolduğum o akşamüstünün beni, kendimi kaybedeceğim güne götürdüğünün farkında değildim. İşin kötü yanı, seneler geçmesine, üzerine binbir acı binmesine, hayatımı sonsuza dek değiştirmesine rağmen ben yine de, yeniden kaybolmak isterdim. Şimdi seneler sonrasından yazıyorum bunu, ölüme en çok yaklaştığımı hissettiğim bir deprem gecesinden, tüm korkularımla ve tüm cesaretimle&#8230; Sırf unutmayayım diye, ben şimdi &#8230;</p>
<p class="read-more"> <a class="" href="https://www.geceyim.com/kimsesiz-1-bolum-nefes/"> <span class="screen-reader-text">Kimsesiz 1.Bölüm: Nefes</span> Devamı &#187;</a></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.geceyim.com/kimsesiz-1-bolum-nefes/">Kimsesiz 1.Bölüm: Nefes</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.geceyim.com">Geceyim</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir sokakta kaybolduğum o akşamüstünün beni, kendimi kaybedeceğim güne götürdüğünün farkında değildim. İşin kötü yanı, seneler geçmesine, üzerine binbir acı binmesine, hayatımı sonsuza dek değiştirmesine rağmen ben yine de, yeniden kaybolmak isterdim. Şimdi seneler sonrasından yazıyorum bunu, ölüme en çok yaklaştığımı hissettiğim bir deprem gecesinden, tüm korkularımla ve tüm cesaretimle&#8230; Sırf unutmayayım diye, ben şimdi tekrar o kuyuya iniyorum. Kendimi nasıl kaybettiğimi, nasıl aradığımı ve sonsuza dek nasıl yarım kaldığımı herkese anlatayım diye.</p>
<p><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/14.0.0/72x72/1f341.png" alt="🍁" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /></p>
<p>Eylül, 2012.</p>
<p>Derinden gelen bir çıtırtı sesi… Belki bir ateşin yanışı, belki birinin suya düşüşü belki de kurumuş dalların birbirine sarılmaya çalışırken birbirlerini kırışının sesi. Gözlerim kapalı, sanki sonsuza dek böyle kalacakmış gibi. Göz kapaklarımın üzerine kaderim oturmuş kadar ağır. İçimde bir yerlere geç kalmışlık hissi. İşte başlıyoruz&#8230;</p>
<p>Düşüyorum&#8230;</p>
<p>Yüzüstü düştüğüm anda kaderim göz kapaklarımdan kalkmıştı. Bir ormanın ortasında, puslu bir havada, yanılmıyorsam bir sonbahar gününde nereden düştüğümü bilmediğim bir ormanın ortasında ayaklanmaya çalışıyordum. İçimde büyük bir korku, üzerimde uçuşan mavi bir elbise vardı. Ayaklarım çıplaktı. Ayaklandığım an ilk göz göze geldiğim şey ellerim olmuştu.</p>
<p>Bu eller bana ait değildi ama ben tanıyordum. Dönüşeceğim elleri bu gece hafızama kazıyordum.</p>
<p>Ani, bugüne kadar hiç duymadığım bir ses duyunca kulaklarıma bastırarak koşmaya başladım. Koştum, koştum&#8230; Ayaklarıma kurumuş dallar sarılıyordu.</p>
<p>&#8220;Ben sizleri yeşertemem.&#8221;</p>
<p>Dudaklarım kımıldamamıştı ama konuşan ses bana aitti. Dönüşeceğim sesimi bu gece boğazıma ilmek ilmek işliyordum.</p>
<p>Uzunca bir koşuşun ardından, nefes nefes kalmışken, ardımda kimse yokken ama korkunç bir ses varken, her nasılsa kendimi bir uçurumun kenarında uzanırken buldum. Boynumda havadan da soğuk demire sahip olan bir kolyenin zinciriyle oynayıp duruyordum. Sesler yaklaştığında hiç tereddüt etmeden kendimi aşağıdaki suya bıraktım. Sırtımın üzerine suya düşerken suya çarpmanın etkisi, sırtımda bir yangın oluşturmuştu. Elbisem ve kömür karası saçlarım etrafımda uçuşuyordu. Gözlerimi tuzlu suyun içinde açtım, ben orada göz yaşlarımla tanıştım.</p>
<p>&#8220;Sana nefes almayı bile unutturdular.&#8221; diye aynı sesin fısıldadığını duydum. Etrafımda minik balıklar dolaşmaya başladı ve ayaklarıma yosunlar sarılarak beni karanlık, kurak bir kuyuya çekti. Ayaklarımdaki yosunlar kayboldu, ben sırılsıklamdım ama üzerinde bulunduğum zemin kurumuş bir çölü andırıyordu.</p>
<p>&#8220;Ev.&#8221; diye fısıldadım sesim çatallı çıkmıştı. Nefes nefese kalmıştım boğulduğumu düşünüp, oysa bu kadar güzel bir havayı hiç solumamıştım. Ayağı kalktım, bomboş alanda ilerlemeye başladım. Ölü ağaçların olduğu bir alana, çamurlara bata çıka, bazı yangınlarda ellerimi yaka yaka geldim. En son çalılar sıklaştı, kulağimdan gitmeyen o korkunç ses kesildi, çalılıkların beyaz tenimi çizerek kanatmasına izin verdim ve araladım. Bir deniz kenarında, arkası dönük biri beni bekliyordu. Boynumda kolye yoktu, bana yüzyıl kadar yavaş gelen bir yürümeyle o kıza doğru yürüdüm. Ayni elbise onda pırıl pırıl gözüküyordu. Tam omzuna dokundum ki, yer yarılıp beni hiç bulunmadığım bir kuyuya çekti.</p>
<p>*</p>
<p>Uyanıp pencereyi açtım. Güneş daha yeni doğuyordu. Nefes nefese kalmıştım, gördüğüm rüyanın etkisinden dolayı. Bugün yapılacak çok önemli ve heyecanlı bir işim vardı. Nefesimi düzene soktuktan sonra odamdan çıkıp banyoya ilerledim. Elimi yüzümü yıkayıp kuruladıktan sonra tekrar kendi odama geçtim günler öncesinden hazırlamış olduğum kıyafetlerimi üzerime geçirip aynanın karşısına geçtim. Siyah, omuzlarıma gelen saçlarımı birkaç toka yardımıyla düzgünce bir topuz yaptım. Üzerimde bordo renginde, kısa kollu bir tişört vardı, altımdaysa siyah, kumaş bir pantolon. Henüz on beş yaşımda olduğumdan makyaj nedir bilmiyordum. Uzun zamandır, en yakın kız arkadaşımla hayalini kurduğumuz bir konumda olacaktık bugün. Bir yardım kuruluşunda gönüllü olarak haftanın dört günü görev alacak, evsizlere yemek dağıtacaktık. Hatta zaman zaman sokakları gezip küçük çocuklara destek olacaktık. Bu işi yapmayı hep istemiştik ama başvurduğumuz çoğu yer bizi yaşımızdan dolayı reddetmişti. Sonra benim okuduğum liseden bir kız ve annesi devreye girince kendimizi buraya hazırlanırken bulmuştuk. Telefonum masanın üzerinde titremeye başlayınca arayan kişinin en yakın arkadaşlarımdan biri olan İdil olduğunu gördüm, kaydırarak telefonu açtım.</p>
<p>&#8220;Yankı&#8230; Ben çok fazla heyecanlıyım dayanamayacağım sanırım. Geliyorum hemen size.&#8221;</p>
<p>İstemsizce gülümsedim ve,</p>
<p>&#8220;Koş, İdil. Durduğun kabahat. Bizi babam bırakacak zaten ben hızlıca kahvaltımı eder çıkarız.&#8221;</p>
<p>&#8220;Geliyorum.&#8221;</p>
<p>Hemen kırmızı sırt çantamı sırtıma asıp içine cüzdanımı, defterimi ve asla yanımdan ayırmadığım şiir kitabımı koydum. Hemen kahvaltıya geçip İdil gelene kadar hızlıca yemeye başladım. İdil alt sokağımda oturuyordu&#8230;</p>
<p>Annem her ne kadar yaptığımız işle gurur duysa da sebepsizce oraya gitmemizi istemiyordu. Hatta bunun için tartıştığımız bile olmuştu fakat babam araya girince ortalık sakinleşmişti.</p>
<p>Arabadan indiğimizde babam önden ilerleyerek yürümeye başladı. İdil ve ben yavaş, ürkek adımlarla sessizce ilerliyorduk. Heyecanımız korkuya dönüşmüştü. Biz büyük şehrin, sakin ve küçük bir kasabasında yaşıyorduk ama şu an bulunduğumuz yer hiç bilmediğimkz bir kalabalıkta ve kaos ortamındaydı. Olduğum yerde durdum ve bulunduğum alandan arkama bile bakmadan gitmek istedim. Aynı anda İdil de benimle durdu. Önce birbirimize sonra babamın çoktan demir kapısından girdiği, çok kalabalık olan o bahçeye baktık. O kadar fazla insan vardı ki, o an yaomak istediğim tek şey İdil&#8217;in elinden tutup burayı terk etmekti. Bunu daha fazla içimde saklayamadım,</p>
<p>&#8220;Burası çok kalabalık, İdil.&#8221;</p>
<p>Benim çok atılgan olmamın aksine İdil çok çekingen ve sessiz bir kızdı. Kaçmak istediğimi anlamış gibi,</p>
<p>&#8220;Ne yapacağız?&#8221; diye sordu.</p>
<p>&#8220;Gidelim buradan. Bize göre değil, baksana&#8230;&#8221;</p>
<p>Cümlemi tamamlamadan arkamızı dönmüş arabaya doğru ilerlemeye başlamıştık ki, o kalabalığın içinden babamın sesini duydum. İdil ile aynı anda arkamızı döndük, babam yanımıza geldi.</p>
<p>&#8220;Kaybolacağınızdan mı korktunuz?&#8221; dedi gülerek. Ben ve İdil her ne kadar üprersek de sesimizi çıkarmamıştık.<br>
&#8220;Yürüyün bakalım. Hem bakın size ne anlatacağım&#8230;&#8221;</p>
<p>Bahçenin devasa demir kapısından girerken olabildiğince İdil&#8217;e sokulmuyordum ama kalabalık ve insanların gürültüsü o kadar dikkatimi çekiyordu ki, babamdan duyduğum son cümle şu olmuştu.</p>
<p>&#8220;Ben arkadaşımla, aynı yerde askerlik yapacaktım ama onu bir ilk gün gördüm bir de son gün, birbirimizi kaybettik o koca yerde.&#8221;</p>
<p>Etrafımı bir sürü insan kapladı. Herkes aynı şekilde bordo tişört ve siyah pantolonluydu. Bu kurumda görev almak isteyenlerin ilk toplantısıydı ve hepimiz farklı ilçelere dağılacaktık bu yüzden kıyafetlerimiz aynıydı artık sadece görev yerlerimiz belli olacaktı. Etrafıma baktıkça hızlı bir şekilde, başımın döndüğünü hissettim. Ne babamı bulabildim ne de İdil&#8217;i. Hiçbir yüz tanıdık değildi ve bu tarz bir ortamda ilk kez bulunduğumdan içimde derin bir endişe vardı kaybolduğuma dair.</p>
<p>Çocuk aklı işte, babama olanın bana da olacağını sanıyordum.</p>
<p>Olduğum yerde kalakaldım. Çok öfkelenmiştim, kendi kendime kızıp nasıl kaybolduğumu sorguluyordum. Sağıma soluma bakıp dururken sağ omzuma bir elin dokunduğunu hissettim. Babam ya da İdil umuduyla başımı çevirdim ama gördüğüm hiç görmediğim bir yüzdü. Gümüş gri gözleri olan, benden çok daha uzun ve biraz daha yaşça büyük olan biriydi. Saçları, benimki kadar koyu olmasa da koyu renkliydi. Kavisli kaşları, kirli sakalı vardı ve üzerinde herkes de olan kıyafetler.<br>
&#8220;Yeni başlayanlar ne taraftan gidecek biliyor musun?&#8221;<br>
diye sorduğunda, sanki patlamayı bekliyormuşum gibi adıni dahi bilmediğim kişiye çıkışıverdim.<br>
&#8220;Ben de bilmiyorum takip et birilerini işte.&#8221;<br>
Böyle çıkışınca elini omzumdan çekti, o ana kadar kaşlarımın çatık olduğunun farkında bile değildim.</p>
<p>Sırtını bana döndü ve sırtımı ona döndüm. Aynı kaldırımdan farklı yönlere doğru ilerlemiştik. O an bunu bilmiyordum ama aslında ayrılan tüm yollar bizim yeniden bir yerlerde birleşmemiz içinmiş.</p>
<p><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/14.0.0/72x72/1f341.png" alt="🍁" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /></p>
<p>Eylül, 2015</p>
<p>Günlerim o kadar yoğun geçiyordu ki, artık aynaya dahi bakamaz olmuştum. Bir yandan üniversite sınavına hazırlanıyor, bir yandan gönüllü olduğum işe devam ediyordum. Çıkış zili çalmadan önce, beni gönüllü olduğum yardım vakfına girmemi sağlayan arkadaşım Defne ile sohbet ediyorduk.</p>
<p>&#8220;Çıkışta ne yapacaksın?&#8221;diye sorduğunda ona,</p>
<p>&#8220;Bugün çarşamba biliyorsun, yemek dağıtacağız ve bugün ufaklıklara ziyaret günü.&#8221; diye cevap verdim. Defne, elini kıvırcık saçlarının arasından çıkartıp alnına dokundu,<br>
&#8220;Hep unutuyorum. Hangi günler senin görev günlerin?&#8221;</p>
<p>&#8220;Pazartesi, çarşamba ve cuma.&#8221;</p>
<p>&#8220;Doğru&#8230; Ama fazla yoruyorsun kendini. Biraz hayatını yaşa, henüz on sekiz bile değilsin.&#8221;</p>
<p>Söylediklerine gözlerimi devirdim,<br>
&#8220;Başlama sen de İdil gibi. Bir ton işim var. Her şeyin zamanı gelir hem ben böyle çok mutluyum.&#8221;</p>
<p>Omzuma omzuyla çarparak güldü ve,<br>
&#8220;Bugün hangi sokaklarda olacaksın belli mi?&#8221;</p>
<p>Başımı sallayarak telefonuma kaydettiğim sokak isimlerini açtım.<br>
&#8220;Yemekleri Limontepe tarafında dağıtıp, Buca&#8217;ya geçeceğiz.&#8221;</p>
<p>Tek tek sokakları gösterdikten sonra sadece onaylar bir ses çıkardı. O sırada zil çaldı ve kapıya doğru ilerledik. Defne bir anda bana doğru dönüp,<br>
&#8220;Dikkat et kendine. Görüşürüz.&#8221; Dedi ve cevabımı beklemeden koşarak okuldan çıktı.</p>
<p>İdil&#8217;le Limontepe de işimizi hallettikten sonra Buca&#8217;ya geçtik ve farklı sokaklara dağıldık. Uzunca bir süre sokak sokak dolaşıp, her zamanki ev ziyaretlerinde bulunup sokakta gördüğüm çocuklarla sohbet edip ihtiyaçlarını listeledim. En son ekiple buluşma noktamızda görüşüp listelediklerimi verdim ve izbana doğru ilerlemeye başladım. Kendimi çok yorgun hissediyordum. Saat sekize geliyordu ve hava kararıyordu yavaş yavaş. Hemen eve gidip birkaç saat uyumak ardından ders çalışmak istiyordum. Tam sokağa dönmüştüm ki bir arabanın yanımdan rüzgar gibi geçip bulunduğum sokağa girdi. Kaşlarım anında çatılırken araba bir çöp tenekesinin yanında durdu. Arabanın içinden karanlıktan dolayı tam seçemediğim, oldukça uzun boylu biri çıkıp tenekenin yanına çöktü ve bağırarak sövmeye başladı. O kadar hızlı ve hararetli konuşuyordu ki dediğini anlamadım sadece bir anda kollarında on yaşlarında bir çocukla arabasının kapısını açmaya çalışırken sokak lambası üzerine düşmüştü ve kollarındaki oğlan çocuğunun kanlar içinde olduğunu fark etmiştim. Ela gözlerim fal taşı gibi açılırken koşarak yanlarına doğru ilerledim. Adam fısıldıyordu,<br>
&#8220;Nasıl yapar bunu sana nasıl?&#8221;<br>
Arabanın kapısını hâlâ açamadığından iyice sinirlenmişti ve benim varlığımı hâlâ fark edememişti. Ben de çocuğa bakmaktan ona bakmıyordum. Kapının kolunu tutup açtım. O an gözlerim tanıdık ama yabancı olan gümüşlerle birleşti. Kaşları çatıldı.<br>
&#8220;Nefes alıyor mu?&#8221; Diye sordum koşmaktan nefes nefeseydim. Yüzüme çatık kaşlarıyla baktı ve oğlanı arka koltuğa yerleştirdi.<br>
&#8220;Alıyor.&#8221; dedikten sonra bir an bile beklemeyip arabasına atlayıp, son süratle gitti. Kaldırıma oturup kaldım sokakta bir başıma. Küçük bir çocuğa bunu kim neden yapardı? Kafamda sürekli dönüp duran bu soru, damarlarımı yakıyordu. Nefesimi düzenleyene kadar orada oturdum ve sonra ağır ve yorgun adımlarla, içimde büyük bir soru kutusuyla izbana doğru ilerlemeye başladım, aynı kaldırımın farklı yönünden.</p>
<p><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/14.0.0/72x72/1f341.png" alt="🍁" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /></p>
<p>Eylül ayının son günlerinde, öğle molamızda Defne ve ben, koridorun sonunda camın önüne oturmuş sohbet ediyorduk.</p>
<p>&#8220;Annem söyledi sizin kurumun gecesi varmış. Katılacak mısın?&#8221;</p>
<p>Esnerken,<br>
&#8220;Bilmiyorum.&#8221; diye fısıldadım. Sonra devam ettim, &#8220;İdil gitmek istiyor ama bensiz asla gitmez. Ben de isteyip istemediğimden emin değilim. İçimde bir sıkıntı var son günlerde ya&#8230;&#8221;</p>
<p>Defne omzuma omzuyla çarpti ve gülerek,<br>
&#8220;Bahane etme iç sıkıntılarını, Yankı. Hiç geçmiyor ki zaten&#8230; Ben de katılacağım annemin yanında.&#8221;</p>
<p>&#8220;Ah o zaman Abis Derneği güzel görsün.&#8221;</p>
<p>Söylediğim şey Defne&#8217;yi güldürdü.</p>
<p>&#8220;Abis Derneği üç güzel görsün. En genç biziz hem&#8230;&#8221;</p>
<p>Başımı sallamakla yetinip İdil&#8217;e akşama hazırlanması için mesaj attım.</p>
<p><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/14.0.0/72x72/1f341.png" alt="🍁" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /></p>
<p>Üzerime bordo renginde kayık yaka, penye bir kazak altıma siyah, dar bir pantolon giymiştim. Kulağımda minik küpeler vardı. Omzuma değen saçlarımı düzleştirmiş, artık uzamış olan kakullerimi iki yanıma doğru ayırıp yanaklarıma dökülmesine izin vermiştim. Biraz rimel sürüp hafif bir ruj değdirdikten sonra İdil de hemen gelmiş ve ayarlanan mekana gitmek için yola düşmüştük. Ailemle ayrı yaşıyordum, onlar işleri yüzünden Antalya da kalmak durumundaydılar. Anneme nerede olacağımı bildiren bir mesaj attıktan sonra telefonu cüzdanımın içine koydum. İdil çok gergin görünüyordu.</p>
<p>Tıpkı ilk derneğe katıldığımız o gün gibi. Belki de İdil başıma gelecekleri hissetmişti. Belki de ben de bu ihtimale tutunup kendimi kandırıyordum şu an, her neyse. Olanlar olmuştu&#8230; Olmuştu da ihtimallere olan sevdam seneler sonra bile geçmeyecekti. Geçmedi.</p>
<p>Girişinde bulunduğumuz mekan iki katlı ve lükse yakın bir yerdi. Bostanlı sahilin oradaki caddenin üzerindeydi. Güneş teninin son ışıklarını göğe sererken gün batımı renkleri etrafa saçılıyordu. Aklımda bir saat kalıp, dernektekilere görünmek sonra eve gidip uyumak vardı. Yanımızda bir anda Defne belirince aklımdakiler bir balon gibi patladı ve dağıldı.</p>
<p>&#8220;Ben dedim Abis Derneği üç güzel görecek diye&#8230;&#8221;</p>
<p>Laciverte kaçan, mavi v yaka bir bluz giymişti. Turuncumsu kıvırcık saçlarıyla çok sevimli gözüküyordu.</p>
<p>&#8220;E hadi girelim de başlasın bir an önce.&#8221;</p>
<p>Dedikten sonra ikisini çekiştirip mekanın içine soktum. Etraf beyaz renkle kaplıydı ve herkes çok şık gözüküyordu. Genelde birbirimizi formalarla gördüğümüzden bu görüntü bana tuhaf gelmişti. Nazan ablayı görünce koşarak yanına gittim. Dernekteki en sevdiğim insanlardan biriydi. Ayaküstü sohbet etmeye başladık, bu sırada gecenin asıl amacı olan şey yeni ekip arkadaşlarımızi tanımak ve derneğimizi tanıtmaktı. Arada sırada konuşmacı Volkan abiye alkış tutuyor, ara sıra Nazan ablaya espiriler yapıyor onun gülmesini sağlıyordum. Ortam çok sıkıcıydı. Genel olarak herkes yaşını almış insanlardı. Ben, İdil ve Defne dışında herkes otuzlu yaşlarında ya da daha üstündeydi. Nazan abla ise yirmi dokuzun son günlerindeydi.</p>
<p>&#8220;E abla sen bizimle de takılmazsın artık.&#8221; diye ciddi bir ifade takınarak lafa giriştim.</p>
<p>&#8220;O nereden çıktı şimdi, Yankı?&#8221;</p>
<p>İdil&#8217;i dürterek,<br>
&#8220;E otuz olmana ne kaldı şurda.&#8221; Dediğim an İdil,<br>
&#8220;Benim için otuz olalı aylar oldu abla. Biliyorsun ki yılbaşı herkesin doğum günüdür.&#8221;</p>
<p>Nazan abla kaşlarını çatarak,<br>
&#8220;Sizi minik şeytanlar sizi. E o zaman sen de on sekizsin, reşitsin İdil öyle mi?&#8221;</p>
<p>İdil ve ben çocukluktan arkadaştık ve dörtlü bir arkadaş grubumuz vardı. Senenin ilk doğum günü bana aitti çünkü şubat doğumluydum. Dörtlümüzdeki en sondan ikinci doğum günü İdil&#8217;e ait olduğundan her sene yaş kavgası yapardık. En sonunda kendi doğum gününü ve ben haric dünyadaki herkesin doğum gününü yılbaşı günü ilan etmişti&#8230;</p>
<p>&#8220;Abla, biliyorsun ki ben bizim grupta en önce reşit olanım. Ocak ayınin ilk günü reşitim artık ama Yankı şubati bekleyecek. Sende yılbaşında otuz oldun bu kadar basit işte.&#8221;</p>
<p>Gözlerimi devirerek güldüm Nazan abla olayı anlayamadığı için,<br>
&#8220;Ne diyorsun kız deli? Benim doğum günüm ekim ayında.&#8221;</p>
<p>Nazan ablanın omzuna dokunarak,<br>
&#8220;Abla bırak şunu ya, kendi kendine ilan edip duruyor bir şeyler&#8230; Ama otuz olmana az kaldı ve sen de yakında bizi bırakıp diğer yaşlı tayfayla fatura muhabbeti yaparsın.&#8221;</p>
<p>&#8220;Siz ikiniz bir araya gelmeyin. Özel istekte bulunacağım Volkan&#8217;dan asla aynı yerde görev yapmayın&#8230;&#8221;</p>
<p>İdil ve ben kahkahalara boğulurken Defne ortalıkta gözükmüyordu.</p>
<p>Zaman nasıl geçti anlamamıştım. Defne, İdil ve ben derneğin maskotu gibiydik. Herkese espiriler yapıyor, herkesle uğraşıyorduk ama yine de bizi seviyorlardı. Zaten biz de çok sevgiden bunları yapıyorduk. Etraf iyice kalabalıklaştığında içimde varlığını unuttuğum sıkıntının beni boğacak dereceye geldiğini hissettim. Bazen oluyordu bu his bana. Biraz gürültüden uzaklaşsam ve kendimi sakinleştirmeye çalışsam her şey geçecekti, biliyordum. Hızlı adımlarla yanıma İdil geldi,<br>
&#8220;Yine yüzünun rengi atmış dağılmışsın. Lavaboya gidelim mi? Hiç iyi gözükmüyorsun.&#8221;</p>
<p>Midemin bulandığını hissederek ağzımı elimin tersiyle kapattım. Neden böyle oluyordu bilmiyordum ama sık sık yaşadığım bir durumdu. Bildiğim tek şey en geç on beş dakikaya geçeceğiydi.</p>
<p>Hiç bir şey bildiğim yoktu. Yalnızca bildiğime kendimi inandırıyordum. Bu felaketleri içimde biriktirmenin ilk çıkış yoluydu. Bilmiyordum. Daha da beter olacaktım, kafama bunu sokamıyordum. Bir daha iyileşemeyecektim, bunun farkında olmama, bataklıkta çırpınmama rağmen camurdan medet umuyordum. O an bilmediğim bir sey daha vardı. İçimdeki o derin huzursuzluk yüzünden yalnız kalma isteğim, birkaç dakika sonra hayatımı sonsuza dek değiştirecekti.</p>
<p>Defne koluma girdi ve İdil&#8217;e Nazan ablanın onu aradığını söyleyip onun yanından beni uzaklaştırdı.</p>
<p>&#8220;Ne oldu?&#8221;Diye sordu meraklı bakışlarla.</p>
<p>&#8220;Hiç. Lavaboya gidelim mi?&#8221;</p>
<p>Defne etrafa bakındı,</p>
<p>&#8220;Sen git, yukarıda. Ben hemen geleceğim anneme bir şey söylemem gerekiyor.&#8221;</p>
<p>Başımı onaylarcasına sallayarak bulunduğumuz alandan çıkıp merdivenleri tırmanmaya başladım. Üst kat alt katın çok zıttıydı. Kapıdan girer girmez dikkatimi loş, mor ışık çekti. Burası yarı karanlık bir yerdi. Duvarların rengini ayırt edemiyordum ancak tüm duvarların üzerinde, sanki duvarın içinden geliyormuş gibi, yıldız misali mor ışıklar vardı. Mor yıldızlı gökyüzü, diye geçirdim içimden. Masa ve koltuklar sadece duvar kenarlarındaydı ve orta yer boş bırakılmıştı. Sağ köşenin biraz ortalarına doğru bar kısmı vardı, içinde de bir barmen bardakları siliyordu. Cidden, iki elin parmak sayısını geçmeyecek kadar az insan vardı. Karşıma baktığımda sahne gördüm fakat boştu. Mekanı kendi gibi büyüleyici bir ses dolduruyordu. Yabancı bir şarkı buğulu ve boğuk bir sesle kulaklarıma yayılmıştı. Midemin bulantısı artınca lavaboya doğru koştum. Kusamayacağımı biliyordum. Elimi yüzümü yıkadım. Yüzümdeki makyajdan kurtuldum. Klozetin kapağını kapatıp üzerine oturdum. Nefesimin düzene girmesini bekledim uzumca bir süre. Bir ara ağlayacaktım hatta ama Defne geleceği için kendime zorla engel oldum.<br>
Neden böyle olduğumu bile kendime itiraf edemiyordum, kendime itiraf ettiğim tek şey iyi hissetmediğimdi. Bir şeyler beni kemiriyordu, bir şeyler ruhumun kalbini demir parmaklarıyla eziyordu. Geçmiş benim için bir kuyuydu, düşmekten ödüm kopuyordu.</p>
<p>Ödümün koptuğu o şey başıma gelmemişti ama ben tamemen bir çukura dönüşmüştüm. O zaman orada kendini dizginlemeye çalışan kız bunu bilse ne yapardı, bilmiyorum. Sanırım en kötüsü o kızı kaybetmemdi, kuyuya dönüşmem değil.</p>
<p>Tek göz yaşı dökmeden defalarca hıçkırdım. Yaklaşık yirmi dakikanın sonunda kendimi az da olsa sakinleştirebilmiştim. Yavaşça lavabodan çıktığımda etrafta hala Defne&#8217;nin olmadığını gördüm. Cüzdanımın içinden tokamı çıkarıp saçlarımı çok sıkı olmayan bir at kuyruğu yaptım. Dilim damağım kurumuştu. Bar kısmına doğru ilerleyip bir su rica ettim yeşil gözlü barmenden. Oturup yavaşça içtim. Etraf o kadar loştu ve benim aklim o kadar bulanıktı ki bu dinginlik bana bir süre ilaç gibi gelmişti.</p>
<p>O dinginlik fırtınamın sessizliğindendi, ama ben o an buna ilaç gibi demiştim, komik.</p>
<p>Yanımdan o kadar hızla biri geçip sahnenin ardına doğru ilerledi ki bir esinti yayıldı. Başımı kaldırdığımda onun sırtını gördüm daha sonra barmenle göz göze geldik. Başımı hemen eğip,</p>
<p>&#8220;Nerede kaldın, Defne ya&#8230;&#8221; diye kendi kendime söylendim. Yarım saattir buradaydım ve hâlâ gelmemişti. Telefonuma baktım bir mesaj da yoktu. Oflarken barmen konuştu,<br>
&#8220;Bugün biraz sinirli.&#8221;<br>
Kafamı yerden kaldırıp anlamsızca ona baktım,</p>
<p>&#8220;Hım?&#8221;</p>
<p>&#8220;Okyanus sana hayatta satmaz niye buradasın sen?&#8221; dedi bir şişenin kapağını açarken.</p>
<p>Kaşlarım çatılmıştı,<br>
&#8220;Neyden bahsettiğini anlamıyorum&#8230; Beni biriyle karıştırdın sanırım.&#8221;</p>
<p>Kendinden emin bir şekilde tezgahın üzerine dökülen içkileri silerken,<br>
&#8220;Hayır, karıştırmadım. Git yanına ama diyorum ya çok sinirli bugün.&#8221;</p>
<p>Ayağı kalkıp,<br>
&#8220;Kimin yanına, ne diyorsun?&#8221;</p>
<p>Barmen gülümsedi,<br>
&#8220;Git öğren madem bilmiyormuşsun bak orada. O da seni bekliyordur&#8230;&#8221;</p>
<p>Gözlerim parmağını takip etti. Başımı kaldırdığımda, aynı zamanda o da bana baktı. Loş ışıkların arasından göz göze geldiğimiz an onu tanıdım. Geçenlerde kucağında yaralı bir çocukla olan adamdı bu. Neden yaptım, bilmiyorum ama o an ona doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım. Bu sırada o kafasını birkaç kez başka yöne cevirmiş ama hemen ardından yine gümüş gözlerini gözlerime sabitlemişti. Üzerinde siyah, düz bir tişört altında siyah bir kot pantolonu vardı. Saçları yeni kesilmiş gibiydi ve sakalları da. Yaklaştıkça yüzümü daha fazla esir alıyordu.<br>
&#8220;Kurtuldu mu?&#8221; diye sordum yanına vardığımda. Aramızda birkaç adım vardı. Çatık kaşları havalanırken, bir süre cevap vermeyip yüzümü inceledi. Hatırlamamıştı sanırım ama sonra yüzü yeniden ciddileşti.</p>
<p>&#8220;Kurtuldu.&#8221; dediğinde derin bir oh çekmiştim. Her ne kadar mental olarak biraz toparlanmış olsam da midem hâlâ bulanıyordu ve başımda hafif bir dönme vardı. Yüzümü ekşitip onaylarcasına başımı salladım. Tam dönüp gidecektim ki başım şiddetle döndü ve o an elimdeki cüzdanı yan tarafımdaki masanın üzerine bırakıp masaya tutunmaya çalıştım. Ani bir refleksle karşımdaki adam yani adını barmenden öğrendiğim Okyanus beni kolumdan son anda tuttu.</p>
<p>Bu beni bir yerden ilk çekişi olmayacaktı.</p>
<p>Bir süre yüzümüze baktık birbirimizin. İçimden bir sızı geçti gitti. Hiçbir şey söylemedi, ben de hiçbir şey söyleyemedim.</p>
<p>Bu birlikte ilk defa susarak konuşmamızdı. Sonrasında hep susarak anlaşılmayı bekleyip birbirimizi mahvedecektik. Onun sessizliğiyle muhattaplığım hiç bitmeyecekti; varlığında da yokluğunda da.</p>
<p>Kalbimdeki o tanıdık ağrı yine benimleydi. Kendimi toparladım, kolumu tutan elini benden çekti. İyi olup olmadığımı sormadı, ama ben yine de,<br>
&#8220;Teşekkür ederim, Okyanus.&#8221; diye fısıldadım. Neden ona adıyla seslendiğimi bilmeyerek.</p>
<p>Sadece adını söylemek istemiştim. Belki de adını bildiğimi bilsin istemiştim.</p>
<p>Bakışları değişti. Cevap vermedi. Ben de sırtımi dönüp merdivenlerden inecekken,</p>
<p>&#8220;Adın ne?&#8221; Diye seslendi. Bu her nasılsa gülümseme sebep olmuştu,</p>
<p>&#8220;Yankı.&#8221; Dedim yüzümdeki kocaman gülümsemeyle. İnsanlara sık sık gülümseyen biriydim ama ilk kez bu istemsiz olmuş ve utanç verici hissettirmişti. Önüme dönüp, düşmemeye çalışarak merdivenleri indim. Kapıdan anında çıkarak hızlı adımlarla sahil kenarına indim. Tam karşıdan karşıya geçiyordum ki bir arabanın korna sesiyle ve bir kolun beni geriye çekmesiyle kalbim deli gibi çarpmaya başladı.</p>
<p>Sağıma ya da soluma asla bakmayan bir kızdım. Hâlâ böyleyim. Şimdi karşıdan karşıya geçerken aklımda hep o oluyor ama hâlâ trafik ışıkları umrumda değil.</p>
<p>Arabalar son sürat geçerken karşımda Okyanus&#8217;u görmeyi beklemiyordum. Yine aynı surat ifadesiyle bana bakıyordu.<br>
&#8220;Sağına soluna hiç bakmaz mısın sen?&#8221; diye söylendi.</p>
<p>&#8220;Hiç.&#8221; diye cevap verdim omuzlarımı kaldırarak.</p>
<p>Hafifçe gülumsedi ve dudağının kenarında bir boşluk oluştu. Dudaklarımı birbirine bastırarak bende gülümsedim.</p>
<p>&#8220;Cüzdanın kalmış.&#8221; derken bana siyah cüzdanımı uzattı. Cüzdanı alırken soğuk parmağı parmağıma değdirdi.</p>
<p>&#8220;Üç kere teşekkür ederim.&#8221; dedim yola bakarken. Yeniden bir tebessüm oluştu yüzünde ama hemen geçti. Yine cevap vermedi. Karşıya geçtim koşarak. Bir arabayı kıl payı sıyırmıştım.<br>
Karşı yoldan başını iki yana salladı,<br>
&#8220;Adın Hera&#8217;ymış.&#8221; Bu isim beni duraklattıysa da, kalbimdeki bir dikişi patlattıysa da, yutkundum ve omuz silkerek bağırdım,</p>
<p>&#8220;Cüzdan kurcalamak senin alışkanlığınmış.&#8221;</p>
<p>Ardıma bile bakmadan sahil yolunda ilerlemeye ve karanlıkta kaybolmaya başladım.</p>
<p>Beni kaçıran duyduğum ismim değildi. Geçmişimdi. Kendimden kaçmaya çalışıyordum. En sonunda kaybedecek ve kaybolacaktım ve bir daha bunun telafisi olmayacaktı.</p>

<div class="page_counter_label"><span class="page_counter_text" style="color:#000000;background:#FFFFFF;">Toplam Ziyaret Sayısı: 1358</span></div>


 <p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.geceyim.com/kimsesiz-1-bolum-nefes/">Kimsesiz 1.Bölüm: Nefes</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.geceyim.com">Geceyim</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.geceyim.com/kimsesiz-1-bolum-nefes/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4733</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
