Kendi Kitaplarım

Kimsesiz 4.Bölüm: ON SENENİN SANCISI

Sürekli aynı engele takılan, kendine benzer engelleri yaratan ve onları hiç aşamayan bir kader gibiydim. Kader denilince susulan o an kadar sessiz, dalınan o boşluk kadar da derindim bir yerde. Kendim mi boğuldum yoksa yüzmeyi hiç mi bilmiyordum diye çok düşünmüştüm. Cevabım yine araftı.

Ne tam olarak boğulmuştum ne de tam olarak yüzmeyi biliyordum. Öylesine yarım yamalak, ölesiye yalnızdım.

 

Okyanus’un söyledikleri karşısında ona çok kızmam, o evi terk etmem gerekiyordu belki de; ama bu gece o’na kızamayacak kadar yorgun hissediyordum kendimi. Gözlerim bir boşluğa daldı onun bu lafından sonra.

Sahiden, mecbur muyduk? Diye düşündüm bir süre.

‘’Belki de… Belki de söylediğin gibidir.’’diye fısıltıyla cevap verdim uzunca bekledikten sonra. Etrafıma bakarak hemen telefona sarıldım, nerede olduğumu, saatin kaç olduğunu hiç mi hiç bilmiyordum. Onunla da konuşmak istemiyordum. Sanki bana ne söylese içime işleyecekti.

Doğruydu hislerim… Belki de bu yüzden, birlikte zaman geçirdiğimiz sürenin bir kısmında hep sessiz kaldık. Sessizce tartıştık, sessizce ağladık, sessizce güldük, sessizce sözler verdik, sessizce var ettik; sessizce yok ettik ama hep birlikte yürüdük durduk;

Olmayan bir yolda değil de oldurulamayan, olamayan o yolda.

Onunla yürümek,  dünyanın anısını getirdi ama dünyaları da götürdü benden.

Telefonuma baktığımda ne mesaj vardı ne de arama… Üstelik saat gece yarısını geçiyordu. Elim direk Aslan’ın numarasına gitmişti. Onu arayıp iyi olduğunu duymak istiyordum. Bu sırada Okyanus’a çaktırmadan bakmıştım. Gözleri boşluğa dalan oydu bu kez. Aslan’ı aradım ama telefon çekmiyordu, bu yüzden ayağı kalkıp etrafta dolaşmaya karar verdim.

Küçük, ahşap bir evin yine küçük bir salonundaydık. Bir tane çift kişilik koltuk vardı, o da zaten yattığım koltuktu. Diğer ucunda Okyanus oturuyordu. Perdeler kapalı olduğundan nerede olduğumuzu göremiyordum. Sobayla ısınıyordu ev, çok sıcaktı. Yerdeki beyaz mermerin üzerinde kahve tonlarında, tüylü bir halı vardı. İki tane de tek kişilik koltuk. Dış kapıya yaklaştığımda telefonun çektiğini gördüm. Hemen Aslan’ı aradım. Yalnız kalmamalıydı. Bir iki çalış sonra telefonun öbür ucundan Aslan’ın sesi yerine Yağız’ın sesi duyuldu.

‘’Ne oldu, Hera? Aslan uyuyor…’’dedi, uykulu bir sesle. Yalnız kalmadığı için içime su serpilmişti.

‘’Yalnız mı diye aradım ya benim bir yere geçmem gerekti de…’’

Yağız, sessizce konuşmaya çalışarak,

‘’Evet, İdil seni çok aradı. Mesaj atmışsın ona eski bir arkadaşıma denk geldim diye…’’dedi esneyerek.

Bakışlarım Okyanus’a döndü. Muhtemelen bu mesajı atan kişi ondan başkası değildi. Aynı anda o da bana baktı.

‘’Öyle, hiç göremediğim bir arkadaşlayım sohbet uzadı… Çok sağ olun Aslan’ı yalnız bırakmadığınız için…’’

Yağız, uykulu sesiyle dalga geçerek,

‘’Boş yapma kızım ya. Bak keyfine sen. Uyuyalım artık bi sal bizi.’’dedi ben de gülümsedim,

‘’İyi be, iyi geceler size tatlı uykular.’’

Telefonu gülerek kapattım.

Sonra da gerçeğime döndüm, yüzüm tekrar asıldı. Okyanus beni izliyordu, eski yerime tekrar oturdum.

‘’Mesajı atan sendin sanırım…’’

Onaylar bir ses çıkarıp yanıtladı beni,

‘’Bayılınca seni bu çiftliğe getirdim. Arkadaşların da hiç susturmadılar telefonunu en son da bu çareyi buldum, ne zaman uyanacağını bilemediğimden.’’

‘’Eeee?’’dedim, bıkkın bir sesle, ‘’Nereye kadar böyle gidecek bu?’’

Bacaklarının üzerine dirseklerini koymuş avuçlarını boşlukta birleştirmiş öylece oturuyordu. Sorumu duyunca bana baktı boş bir bakışla,

‘’Gitmesi gereken yere kadar.’’dedi, sesinde yine bir öfke vardı.

‘’İyi.’’diyerek bakışlarımı ondan çektim.

‘’Bu saatte gitmek istersen evine götürürüm.’’dedi,

‘’Ne kadar uzaktayız?’’

‘’Karşıyaka’ya biraz uzağız. Gitmemen, en azından sabaha kadar kalman daha güvenli olur. Ölümden kurtuldun, hatırlatayım. Ama kalmam dersen de götürürüm seni.’’

‘’Katil olan senken nasıl da kurban gibi davranıyorsun ama…’’dedim, sahte bir gülümsemeyle.

Bu sözüm onu öfkelendirdi ama o da öfkeden tıslayarak güldü,

‘’Buna inanmak, boynuna bir bıçağın dayanmamış olmasını sağlayacaksa, inan.’’dedi.

Öfkeyle ayaklandım,

‘’Geri dönmeyeceğimi, arkadaşlarımı da tehlikeye atmayacağımı adın kadar iyi biliyorsun… Her şeyin suçlusu sensin.’’

‘’Aksini iddia etmedim. Çok şeyin sorumlusu benim ama tek suçlusu da ben değilim.’’

‘’Git bul o zaman.’’dedim, ‘’Benimle değerli vaktini kaybetme.’’

‘’Hallediyorum.’’

Bir iş gibi bahsetmesi kanıma dokunuyordu.

Sonra bir sessizlik oldu, söylediklerimin sertliğinden midir nedir bir an pişman olup ona haksızlık ettiğimi düşündüm. Sessizce yerimde oturuyordum, Okyanus da öyle.

 Ne kımıldadık ne de tek kelime ettik. O’nu tanımıyordum, o’nu bilmiyordum. Sorumlusu oydu belki de ama tek suçlusu ya gerçekten de o değilse? Aslan’a gösterdiğim merhameti, iyi niyeti Okyanus’tan neden kaçırıyordum ki? Zaten onu tanıdığımdan beri köşe bucak ondan kaçtım ama her seferinde onun da dediği gibi o yola mecbur kaldım. İçim içimi yedi böyle düşününce… Kalbi çok mu kırılmıştı acaba… Dayanamadım, konuştum uzun süren zehirli sessizlikten sonra.

‘’Kusura bakma.’’dedim beklentiyle ona doğru bakarak. Bakışlarını bana çevirdi,

‘’Bakmam.’’dedi gülümser gibi ama gülümsemekten çok uzaktı yüzündeki. Sonra,

‘’Sen hep böyle ne hissedersen hisset, bakışlarınla anlatır mısın?’’ Kaşlarım havalandı. Bunu bana söyleyen ilk kişi değildi ama bunu onun söylemesini hiç beklememiştim o ana dek. O’na cevap vermedim, ne diyeceğimi bilemedim, kendimi kaçırdığım gibi gözlerimi de ondan kaçırıp alçılı koluma kilitledim bakışlarımı. Sonra içli bir şekilde hafifçe tebessüm ederek, yine ona bakmadan,

‘’Kurtulamadım. Yine.’’diyiverdim.

Okyanus ayağı kalktı ve hemen ardımızdaki koridora doğru ilerledi. Odayı turuncu bir ampul aydınlatıyordu. Her şey çok eski bir zamandan kalmış gibiydi. Sanırım yanımda durmak ona da iyi gelmiyordu, bir şeylerden kaçan tek kişi ben değildim; o da benden kaçıyordu.

İçeride ne yaptığını bilmiyordu yalnızca bazen gürültü geliyordu. Yaklaşık on dakika sonra yanıma geldi, elinde büyük bir makas ve elektronik bir kesici aletle.

‘’Gelsene benle.’’dedi kapıya doğru çıkarken. Ne yapacağını anladığımda peşine takıldım. Kapıdan çıktığımda kendimi bir veranda da buldum. Okyanus verandanın beyaz lambasını yakmıştı. Ormanın ortasına inşa edilmiş bir çiftlik evindeydik. Her yer kapkaranlıktı, rüzgar o kadar çok esiyordu ki saçlarım geriye doğru uçuşuyordu. Elektronik kesiciyi çalıştırınca ormanda cızırtılı ses yankılanmaya başladı.

‘’Uzat kolunu.’’dedi, biraz eğilerek. Uzattım bende. O da alçıyı dikkatle kesmeye başladı.

Okyanus dikkatle alçıyı keserken, ben de ilk defa önyargısızca onu izlemeye koyulmuştum. Aramızda bariz bir boy farkı vardı, bu yüzden eğilmek zorunda kalmıştı. Koyu renk saçları hafif dalgalıydı. Kirpikleri uzun ve gürdü. Karakteristik bir burnu vardı, hafif çıkmaya başlayan sakalları. Bir şey vardı o’nda… Tıpkı içimdeki, adını koyamadığım hisse benzer bir şey. Belki de tam bu yüzden o’nun yanındaydım.

Gerçekten de tam o yüzden orada, o adamın yanındaydım. İçimdeki hisse o kadar benziyordu ki, hem o’ndan kaçacak delik arıyor hem de ona deliler gibi koşuyordum. İlk zamanlar, her şeyin ortaya çıkmaya başladığı zamanlar, içimdeki histen kaçarken o’na koştuğumu sanırdım.

Yanılışım işte böyle başladı.

Yanışım da.

Kolum haftalar sonra gün yüzüne çıktığında Okyanus elinde geriye kalan alçıyla bana bakıyordu. Kesiciyi kapattı. Oluşan sessizliğe cırcır böcekleri de dahil oldu.

‘’Kurtuldun.’’dedi,

‘’Kurtardın.’’dedim.

O zaman, beni alçıdan kurtardığı zaman, şöyle düşündüğümü anımsıyorum:’’Hem sebebi o hem de kurtaran o…’’

Gerçekten de öyleydi ama tek sebebinin o olmadığını anlamam da çok uzun sürmeyecekti. Dönülmez, olmayan bir yoldaydık artık. Kabullenemiyordum belki ama oldukça da ciddiydi içinde bulunduğumuz vaziyet. O kadar ciddiydi ki her şeyin altüst olmasına sebep olacaktı…Bilemezdim… Bilmek istesem de korkudan tıpkı o zaman yaptığım gibi kaçardım.

Gümüş grisi gözleri yüzümde oyalandı uzunca bir süre.

‘’Ben odun getireceğim. Sen de bir duş al istersen, koridordaki ilk kapı banyo.’’

Başımı salladım aceleyle içeri girerken. O da verandadaki merdivenlerden indi. Kapıyı kapattım. İçerisinin vişne koktuğunu eve tekrar girince fark etmiştim. Derince bir nefes alıp verdim ve banyoya doğru ilerlemeye başladım. Kolumu da nihayet yıkayabilecektim. Kapıyı açıp banyoya girdim. Küçük bir duş kabini, yanında bir de alafranga tuvalet vardı. Banyo dolapları ve bir de ayna. Aynada yüzüme bakınca alnımda bir çizik olduğunu fark ettim. Üzerime camlar patladığından bu halde olduğunu gördüm. Okyanus’a karşı büyük bir merak uyanmıştı içimde. Ya da her zaman vardı ama ben bundan hep kurtulmak istemiştim. Banyo yaparken sürekli, türlü türlü senaryolar kurdum kafamda.

Onun yanındayken kalbim kırık hissediyordum, bu kırıklık daha öncekilere hiç benzemiyordu. Sanki unufak oluyordum. Yediğim yemek, içtiğim su, aldığım hava… Her şey ama her şey beni eziyordu. İçimdeki hissin adı buydu diye düşündüm; kırgınlık.

O’nu daha bilmeden o’na kırılıyordum. Unuttuğum her şeyi tek tek hatırlatıyordu bana; ne ben bunun farkındaydım ne de o.

Sanki o çok büyüktü ben eziliyordum varlığıyla. O’ndan da büyük olan şey kaderimizmiş, çok sonradan anladım.

Tam suyu kapatıp havluya sarılmıştım ki sesini duydum,

‘’Kapıya giyecek bir şeyler bıraktım.’’

‘’Sağ ol.’’diye yanıtladım hemen onu.

Üzerimi beyaz havluyla iyice kuruladım daha sonra da saçlarımın fazla suyunu aldırdım aynı havluyla. Aynada kendime baktım. Yanaklarımda hafif bir kızarıklık vardı bunun dışında solgundu yüzüm. Kapıyı açıp kıyafetleri aldım ve geri kapadım hemen. Gri bir kapüşonlu vardı. Onun olduğunu anlamıştım. Zaten bana burada başka ne verebilirdi ki? Daha fazla sorgulamadan geçirdim üzerime. Gri kapüşonlu neredeyse dizlerime kadar geliyordu. Saçlarımı çıkardım içinden ve belime dökülmesine izin verdim. Altıma da bir eşofman vermişti ama bu kazak bile bana o kadar büyüktü ki, onu giysem paçalarına takılıp düşerdim. Bu yüzden az önce çıkardığım siyah taytımı geri giydim. Çamaşır makinesine attım iç çamaşırlarımı ve geriye kalan eşyalarımı. Sonra çalıştırıp dışarı çıktım. Salona geçtiğimde Okyanus’un orada olmadığını gördüm. Soba yine gürül gürül yanıyordu. Etrafa bakındım ama onu bulamadım.

‘’Okyanus?’’diye seslendim. Cevap yoktu. Kapıyı açtığım an, o da sigarasını fırlatıyordu karşımda. Son çektiği dumanı solumasıyla duman ikimizin arasındaki boşlukta yayıldı. Demek sigara içmeye çıkmıştı.

Yüzüme doğru bir anda gelen dumanla yüzümü buruşturdum. Gözlerimi açtığımda bana gülümsüyordu. Başımı iki yana sallayarak ben de ona gülümsedim ve içeri geçerken,

‘’Kötü zamanlama.’’dedim. O da hemen arkamdan gelip kapıyı kapattı.

Tekrar koltukta yerimizi almıştık. Ben ona doğru dönmüş, bacaklarımı koltuğa koyup kendime doğru çekmiştim. Başımı da koltuğa yaslanmış öyle oturuyor, sırtıma vuran sobanın uzun saçlarımı kurutmasını bekliyordum. O da elindeki telefonla meşguldü. Sessizliği bozan ben olmuştum,

‘’Her ne kadar kızsam da sen orada olmasaydın şu an yaşamayacaktım. Benim orada olduğumu da nasıl bilebildin, bilmiyorum… Ama sağ ol.’’ Başım hala koltukta yaslanmış bir şekilde öylece ona bakıyordum. Elindeki telefonu anında kapattı ve ekran karardı. Sonra bana baktı ama oturuşunu hiç bozmadan dedi ki,

‘’Aslında… Aslında sana o kadar öfkeliydim ki… Arkandan gelip, ne halin varsa gör, diyecektim. Hatta öyle şeyler söyleyecektim ki ve sen de öyle çok kırılacaktın ki, on sene sonra bile kırıyor olacaktı söyleyeceklerim seni. Gerçekten karşında çok sakindim ama içimdeki öfkem daha fazla dayanamadı. Çıktım birkaç dakika sonra ardından. Kapıdaki adama ne yöne doğru gittiğini sordum ve oraya yöneldim. Tam o kafenin oradan geçip gidiyordum ki oradaki gürültüyü duyunca ve yalnızca o sokakta lamba yanmayınca anladım bi’ haltlar döndüğünü. Bu kadar hızlı kaybolmuş olamazdın ortalıktan. O yangın alarmına basmaktan başka şansım yoktu, geç kalmak da istemiyordum. Bin tane şey düşündüm o an. Sonra ışıklar tam da o anda yandı. Çok kırgın bakıyordun. Korkmuş değil de kırgındın… Ölümün kollarındayken bile çok kırgındın…’’

Bakkaldan sakız çalarken yakalanan küçük bir çocuk gibi hissetmiştim Okyanus bana o gece bunu söylediğinde. Yanlış bir şeymiş gibi ölümüne utanmıştım kırgın olmaktan. Orayı terk etmek, o’nu bir daha görmemek istediğimi hatırlıyorum; fakat oraya mıh gibi çakılı kaldığımı da…

Hayat bazen yapmak istediklerinizle yapmaktan kaçtıklarınızı çakıştırıyor; kaderimiz de tam olarak böyle yaratılıyor. Şimdi düşünüyorum da gerçekten onun yanından kaçıp gitmek istemiş miydim acaba? Yoksa her zaman içimdeki kaçıp gitme isteği miydi bu? Onunla tanışana dek sürekli kapıyı çarpıp gittiğimi bilmezdim. Onunlayken o kadar gitme isteğiyle dolup taşacaktım ki, gitmek artık bir eylem olmaktan çıkacaktı benim için.

Şimdi mi?

Gitmek artık benim için kırgın olmak gibi bir his.

Gitmek benim en yoğun hissettiğim hissim.

Gitmek, benim her zaman terk ettiğim evim.

 

O’na hem kızarak hem de çıplak bir şekilde yakalanmışım gibi utançla bakıyordum. Sertçe yutkunmayı denedim ama her şey boğazımda kalmış gibiydi,

‘’Gerçekten bana baktığında yalnızca kırgın bir kız mı görüyorsun?’’dedim ama cevabını beklemeden, bakışlarımı başka yöne çevirerek konuşmaya devam ettim.

‘’Bir keresinde babam bana, benim kızımın kalbi hiç kırılmaz, demişti.’’dedim gözlerim dolduğunda. Sonra derin bir nefes aldım, ‘’Tam bu ana kadar o’na inanıyordum.’’ Başımı yasladığım koltuktan kaldırdım, burnumu çekerken gülümser gibi oldum ama neredeyse ağlayacaktım. Beni on sene sonra bile kırmak isteyen bir yabancı hayata döndürmüştü, üstelik kendimden sakladığım en büyük hissi yüzüme çarpmıştı.

‘’O bunları söylerken çok sarhoştu, ben de çok kırgın.’’

Son sözümden sonra ikimiz de yutkunmuştuk.

‘’Başardın.’’dedim, alayla gülümseyerek. ‘’Buna on sene sonra bile kırılıyor olacağım.’’

Bana kaşları çatık bir şekilde bakıyordu yine.

‘’Tabii yaşarsam…’’

 

Okyanus ilk kez o gece konuşmuştu bu kadar uzun benimle. Ben de ilk kez o gece susmak istemiyordum. Okyanus’un yüzüme çarptığı bu kırgınlık o zamana dek hiç açılmayacağını düşündüğüm bir sandıkta saklanmaktaydı. Ben, babam ne derse inanan bir kızdım. Sarhoşun mektubu okunmaz, derdi annem ama ben babamın her lafına, ayık da olsa sarhoş da olsa, bir dua gibi inanırdım. Aslında en çok babama, bana bunu söylediği gece kırılmıştım ama gıkım çıkmamıştı. Ömürlerce kırılmıştım babama.

Bu gerçeği anlayabilen tek insana, Okyanus’a ömürlerce kırgınım artık.

O’na ömürlerce kırgınım.

O’na değil on sene, başka bir yaşamda bile kırgın kalacağımı biliyorum şimdi.

 

‘’Hera.’’dediğinde artık susmak istemiyordum. Doğduğumdan beri konuşamıyormuş gibi büyük bir susamışlıkla konuşmaya, ağzıma ne gelirse söylemeye başladım. Nasılsa biri gerçekleri görmüş, bunu da yüzüme söylemekten hiç mi hiç çekinmemişti. Kırgın olmanın günah olduğunu düşünüyordum, şimdi en büyük günahım ortaya çıkmıştı. Savunma yapmayacak, kızmayacak, yalnızca konuşup kırgın olmaya devam edecektim. Zira bunun ne savunulacak, ne kızacak ne de susacak bir yanı kalmıştı artık.

‘’Bu ismi de bana söyleyen hatta bu ismimi kullanan tek kişisin… Neden bunu söylemek de bu kadar ısrarlısın, bilmiyorum… Bu ismi bana babam koymuş, bana hep ne kadar kırgın olduğumu hatırlatıyor…İşte büyük bir itiraf daha.’’

Ona bakamıyordum bile artık. Ne düşündüğünü hiç de merak etmiyordum. Geriye başka bir şeyi anlatacak gücüm de kalmamıştı üstelik. Cenin pozisyonuna geçerek olduğum yere kıvrıldım. Başımı koltuğun koluna koymuş, öylece yerdeki kahverengi halıyı izliyordum. Gözlerim hala dolu doluydu. Uzun zamandır kendimden sakladığım, düşünmediğim olaylardan bazıları, hiç tahmin etmeyeceğim bir şekilde, hiç tahmin etmeyeceğim bir yerde, hiç tahmin etmeyeceğim bir insana doğru akmıştı sanki.

Orada öylece yatarken kırgınlığımla öfkem birbirine sarılıyordu. Şimdi bakınca o an karmaşık gelen, anlayamadığım hislerin ne kadar da basit olduğunu anlıyorum. Ben kırgın olmaktan utanmıyordum o sıralar hatta öfkelendiğim şey bu da değildi. Beni öfkelendiren en yakınlarımın bana bundan bir günah gibi bahsetmesi ve hiç fark edememesiydi. O gece karşımda, başıma birnbir türlü bela açan adam anlamıştı bunu. Buydu canımı yakan… Nasıl ya? Diyordum. Nasıl anlayabilir? Oysa kendimden bile saklıyordum o ana dek.

O gece yalnızca yalanların bir ün otaya çıkmayacağını öğrendiğim geceydi.

İyi ya da kötü, sakladığınız ne varsa bir gün ortaya çıkarmış.

Öğrendim.

 

‘’Hera…’’dedi, aramızdaki sessizliği kurşun gibi deldi sesi. O’na bakmadan efendim dermiş gibi bir ses çıkardım. Hiç anlatmadığım şeylerden bazılarını ağzım dolu dolu anlatınca böyle bir sessizliğin koynuna sığınmıştım işte.

Sessizliğin koynu bana çok güvenli gelmişti o zamanlar. Hiç çıkmak istememiştim.

‘’Hım?’’

‘’Ben sana Hera diye seslenmekten vazgeçmem.’’dediğinde yattığım yerden, çocuk gibi omuz silktim ona. Nedenini sormadım, ona bakmadım, susmaya devam ettim.

‘’Ben… Benim annem, ismi Rita, Yunandı. Orada doğmuş büyümüş sonra buraya gelmiş, her neyse işte. Ben masallarla değil mitolojiyle büyüdüm… Garip gelebilir sana… Annem, büyüsem de her gece anlatır dururdu. Memleketini o kadar özlüyordu ki ve oraya o kadar gidemiyordu ki…’’ Sesinde sona doğru acıdan çok öfke vardı.

Gelecek acı hikayeyi fark edercesine yattığım yerden doğruldum ve yine başımı koltuğa yaslayıp bu kez acı içinde konuşan adama ben baktım. Yutkunarak,

‘’Anlatmak zorunda değilsin.’’dedim içime kaçmış sesimle. Başını iki yana salladı ve devam etti.

‘’Neyse işte… Ölmeden önce bana sürekli Hera’yı anlattı durdu. Belki bir ay… Aynı şeyi defalarca anlattı. On bir yaşındaydım öldüğünde… Öldürüldüğünde.’’

Duyduklarım karşısında, gözümden bir koca damla yaş yuvarlanarak çeneme doğru ilerledi. Sonra birkaç damla yaş daha takip etti onu.

Sonra başını yerden kaldırdı, yüzüme baktı.

‘’Kolun kırıldığında bile ağlamadın şimdi ağlıyorsun…’’ Yutkundu ve ayağı kalktı.

‘’Daha kötüsü de ne biliyor musun?’’diye sordu canımı yakan sesiyle. Gri gözlerinde bir yangın başladığını gördüm.

Her şeyi yakacaktı o yangın.

 Arka cebinden cüzdanını çıkardı. Cüzdanını titreyen elleriyle açıp bir fotoğrafı önüme çarparcasına koydu.

‘’O’na benziyorsun.’’

Fotoğrafa bakmaya korkuyordum. Okyanus, dış kapıdan çıkmadan önce de şöyle dedi, bu kez bana bakmayan oydu.

‘’Bunu da bi’ itiraf say.’’

Gözlerimden akan sessiz yaşlarla önümde duran fotoğrafı aldım elime. Yanındaki kesilmiş, eski bir fotoğraftı bu. Fotoğrafın yan tarafındaki kesiklere bakmaktan kadının yüzüne bakamıyordum.

Kaçıyordum.

O gece söylediklerim, duyduklarım ve gördüklerim… Her şey bana çok fazlaydı. Ölsem unutmam derlerdi ya, işte tam da öyle bir geceydi o gece benim için. Belki bu geceyi unuturdum ama o gecenin bana hissettirdiklerini asla unutamazdım. İçimde kocaman bir yangın başlattı o gece. Sonunun gelmesini, bu yangının bitmesini bekledim senelerce ama her yangından sağ çıkan ben o geceden kurtulamadım. Hala ruhumdaki yanık izlerini taşıyorum. Hatırlıyorum o gece o fotoğraftan nasıl kaçtığımı.

Kadına bakamadan fotoğrafı bıraktım. Gözyaşlarımı silmeye çalışırken daha da akıyordu. İlk kez bu kadar sessiz ağlıyordum.

‘’Tokam nerede acaba?’’dedim, evde dört dönmeye başladım.

O ev bana dar geliyordu.

Koltukların üzerine baktım ama asla o fotoğrafa değil.

Koltuğun altına baktım; ama asla o fotoğrafa değil.

Televizyonun önüne, masaya, ceketimin cebine… Ağlayarak tüm odayı dağıttım. Halıyı yerden kaldırırken hıçkırıyordum.

‘’Bulamadım işte.’’diyerek daha çok ağladım. Ağlayarak dağıttıklarımı topladım. Bileğime baktığımda tokamı orada gördüm ama kullanmadım…

Derdim toka değildi; o fotoğraftan kaçmaktı.

Fotoğraf tam gözümün önündeydi, ağlıyordum, dilim damağım kurumuştu. Kalbimin yangınından o eve sığamıyordum.

‘’Bir su içsem…’’diye düşündüm.

Derdim su değildi; o fotoğraftan kaçmaktı.

Önce sarı ampulun aydınlattığı koridoru aştım, sonra mutfağı bulup suyu doldurmaya başladım çeşmeden.

Bu sırada hala ağlıyor öylece musluğa, hızla akan suya bakıyordum. Annesi ölmüştü… Annesi öldürülmüştü. Bir anne ölebilir miydi hiç?

Ama o’nun annesi ölmüştü.

Sahiden benziyor muydu bana? Sahiden ona uzunca süre Hera’yı mı anlatmıştı?

Kader denen şey bu muydu?

Kader, benzer senaryolarla benzer yaralar açan ve sonsuza kadar bizi onlara çeken değil miydi?

Asla aşamıyordum.

Asla aşamayacaktı.

Bu yüzden, olamayan o yolda yürümeye mecburduk. Kader bir mıknatıstı ve çekmişti bizi birbirimize.

Bardaktaki su taşmış, kazağımın kollarını ıslatmıştı. Sudan bir yudum almaya çalıştım ama o kadar çok hıçkırıyordum ki sudan bir yudum bile içemedim.

Bir de suyu içemediğim için ağladım.

O gece bir ömrün toplamıydı.

Anladım.

Koltuğun etrafında dönüp durdum. En sonunda, ağlamamı biraz durdurabildiğimde, gerçekten doğru çıkmasından ödüm koparak fotoğrafı ikinci kez elime aldım.

Fotoğraftaki kadın… Okyanus’un annesi… Rita…

Gözlerim yeniden doldu fotoğraftaki kadını görünce. Söyleyeceğim her şey boğazıma dizildi, koca bir yürek oluştu tam orada. Kalbim gümbür gümbür, derin bir sızıyla atıyordu. Fotoğrafta beyazlı ve yeşilli çizgileri olan bir kazağın içinde, denize doğru bir balkondan bakan genç bir kadın vardı. Muhtemelen yirmili yaşlarının sonlarındaydı. Kollarında bir sürü gümüşten bileklik, yüzük parmağında kocaman taşı olan bir yüzük… Saçları simsiyah… Upuzun… Uçlarında da belirsiz bir şekil… Tıpkı benimkiler gibi. Kameraya değil de fotoğrafı çeken kişiye bakarak gülüyor, tüm dişleri ortada sanki… Öylesine mutlu ki… Kaşlarının kavisi, kahve ela gözleri, minik kalkık burnu, dudakları… Her şeyiyle öylesine ben ki…

İnsanlar çift yaratılır derlerdi, ben bu gece buna şahit olmuştum.

Televizyonun siyah ekranındaki yansımama baktım, ardından elimdeki fotoğrafa.

İçimdeki ateşle kavruldum durdum.

 Bir yangın vardı ortalıkta ve tek yanan Okyanus değildi artık.

Oturdum o gece, bir yangını gözyaşlarımla söndürmek istercesine, ilk kez ağlıyormuşum gibi, sanki bu dünyaya ilk kez gelmişim gibi, hüngür hüngür, içli içli, sessizce ağladım. O kadar çok ağladım ki nefes alamadığımı hatırlıyorum. Ağlamaktan midem bulanmış ve öğürmeye bile başlamıştım… Midem bomboştu üstelik… Hala yüreğim sıkışır hatırladıkça… Bir yanım hala o gecede sanki…

Hiç atlatamıyorum.

Sessizce ve içli bir şekilde ağlamalarım bitmişti. Fotoğrafı kalbime bastırmıştım. Birinin yarasına benzemek daha önce hiç sahip olmadığım türden bir yara açmıştı içime.

Ölsem unutmazdım.

Her şey kafamda bir bir oturmaya başlamıştı. O poşeti cebime atarak Okyanus’a beni sunan biri olmalıydı… Hatta o gece Okyanus’un mekanın üst katında olacağını bilen biri… Okyanus’un karşısına annesine bu denli benzeyen bir kızı çıkarırsa bir zaaf yaratacağının farkında olan biri vardı… İyi de neden bunu istemişti? Beni nasıl bulmuştu? Kafam allak bullaktı. Teyzesinin beni görünce verdiği tepkiyi düşündüm sonra yaptıkları konuşmaları… Teyzesinin nasıl beni görmeye dayanamadığını… Hepsi bir bir toparlanmaya başladı kafamda. Okyanus’u bir sokakta ilk gördüğüm anı düşündüm. Bir çocuğu nasıl kucakladığını…

İşte o an belki de hiç olmaması gereken bir şey olacak ve ben o’na ilk kez korkmadan koşacaktım.

Kapıyı açışımı, yaralı çocuğu arabanın arka koltuğa koyuşunu… İşte tam bu an gözlerimin önüne hiç de buğulu olmayan bir anı düşüverdi… Bu anı beni şoka uğrattı.

Okyanus’u ilk gördüğüm gün, yaralı olan çocuğu arabaya koyduğu gün değildi. Derneğe ilk kayıt olduğumda, üç sene öncesinden görmüştüm o’nu. İlk gün, İdil’i kaybettiğim, babamı kaybettiğim o gün omzuma dokunan el Okyanus’a aitti. Parlak gri gözlerini hatırladım. Bu anı zihnimde berraklaştığında nefesim kesik kesikti. Biz her şeyin başladığı o mekanda karşılaşmadan önce iki kere daha karşılaşmıştık. Birileri bir şekilde bizi denk getirmeye çalışmıştı ya da gerçekten denk gelmiştik. Ellerimi uzun saçlarımdan geçirerek geriye doğru attım.

Neyin içine düşmüştüm ben böyle?

Ne kadar acımasızdı her şey?

Ayağı kalktım, koltuktan destek alarak ve gözyaşlarımı silmeye çalışarak.

Okyanus’u düşündüm. O soğukta kim bilir ne haldeydi?

O an yapmak istediğim tek şeyi yaptım. Elimde sıkı sıkı tuttuğum fotoğrafla kapıya doğru koştum. Kapıyı açtım, ağlamaktan artık acıyan gözlerim onu aradı aceleyle. Tam karşımdaydı. Yürüyerek eve doğru geliyordu. Elindeki sigaranın kırmızı ışığından tanıdım onu. Bu yangının en küçük parçasıydı o sigara.

Yalınayak olmayı umursamadan o’na doğru koşmaya başladım. Verandadaki iki basamaklı merdiveni indim. Ayağıma çalı çırpı ne varsa batıyordu ama umurumda değildi. O’na doğru koştuğumu görünce olduğu yerde, gecenin içinde öylece kaldı. Yapacağım şeyi hissetmiş gibi yarım olan sigarasını fırlattı.

Tam yanına geldiğimde çıplak ayaklarım onun ıslanmış botlarına değiyordu. Hava çok soğuktu ama benim içim yanıyordu. Gözyaşlarım daha yavaş atıyordu artık. Daha fazla düşünmedim.

Daha fazla düşünmedim, bu işin sonunda ne olur demedim. Ne olacaksa olsun dedim, hatırlıyorum…

Gümüşten gözlerine baktım. Çiseleyen yağmurdan ıslanmış saçlarına. İlk kez, nasıl yapıldığını hiç bilmiyormuş gibi, aceleyle ona sarıldım.

Soğuk kolları tüm bedenimi sardığında o da bana sarılmıştı. Ellerim sırtındaydı, başım göğsüne yaslıydı. O’na sıkı sarıldığımı düşünürken o beni o kadar sıkı sarmıştı ki; uzun zamandır birine sarılmıyormuş gibi…

O geceye kadar sıkı sarıldığımı sanırdım insanlara ta ki o beni sarana kadar.

Tek başıma yanmaya dayanamamıştım belki de daha fazla tek başına bu yangını sırtlanmasını kaldıramamıştım. O gece yağmur çiselerken biz birlikte yanıyorduk. Allah, belki de o gece o yüzden yağdırdı yağmuru, hiç hesapta yokken…

İşte o’na ilk sarılışımın hikayesi de buydu.

Bir yangından kaçıp başka bir yangına yalınayak koşmuştum.

Yanmak sorun değildi benim için ama sonrasında dipsiz bir okyanusta, fena bir şekilde boğulacaktım…

Kalbim acı acı atıyordu artık. Gözlerimi kapadım.  Ona daha da sıkı sarılmak istedim. Buna ikimizin de ihtiyacı vardı, hissedebiliyordum.

O’na sarılana kadar kimseye sarılmış saymıyordum artık kendimi.

Parmak uçlarıma kalktım ve boynuna doladım kollarımı. Vişne kokusu soluyordum artık tamamen. İçli içli ağladım kollarında.

O’na ağladım, neden öldürüldüğünü bilemediğim ve bana çok benzeyen annesine ağladım, bu geceye ağladım, kendime ağladım, babama ağladım. Tokamı bulamadığıma, bir yudum suyu içemeyişime, anlara, anılara ne varsa ağladım. Çiseleyen yağmur hızlanmaya başladığında başımı göğsünden kaldırdım ve ona doğru baktığımda o da bana bakıyordu. Saçlarım üzerindeki yün kazağa yapışmıştı, ellerimi boynundan indirip aramızdaki minik boşlukta duran saçlarımı çektim. Okyanus, büyük avuçlarının arasına aldı yüzümü ve yanaklarımda asılı kalan gözyaşlarımı sildi. Bir eliyle yanaklarımdaki yaşı silerken diğeriyle de saçlarımı geriye doğru attırdı. Kaşları yine her zamanki gibi çatık, dudakları hafif aralıktı. Yüzüme getirdi diğer avucunu da.

Gözlerinin içine bakıp ona bir sürü şey söylemek istedim, ama ne söylesem eksik kalacaktı. Toparlayamıyordum… Her şey çok dağınıktı, bense ona sarılmaktan başka bir şey yapamıyordum.

‘’Yalınayak gelmiş bir de.’’dedi Okyanus, fısıltıyla başka birinden bahsediyormuş gibi.

Boğazımı temizledim. Kırık sesimden dökülen tek cümle şu oldu,

‘’Kusura bakma.’’

Gözyaşlarımı sildi ve ellerini çektikten sonra gözlerime tekrardan bakarak,

’Bakmam.’’dedi.

Sonra beni kucakladı hiç beklemediğim bir anda. Kalbim bu ani hareketle ağzıma geldi.

‘’Çalı çırpı çok, yağmur da yağıyor zaten…’’diye söylene söylene eve götürdü beni. O beni eve taşırken elimdeki fotoğraf ıslanmasın diye göğsündeki cebine koydum.

Artık ait olduğu yerdeydi.

Bu hareketim karşısında başını bana çevirmişti. Yürümeye devam ediyordu ama burunlarımız birbirine değmek üzere olduğundan başımı hemen öne eğdim. Verandaya geldiğimizde beni indirdi. Çeşmeyi açtı ve ayaklarıma doğru tuttu. Ben de ayaklarımdaki çamuru yıkadım ve nihayet sıcak eve girdik.

Yaranın yarasıydım o günden sonra.

Yaranın da yarası olurdu, öğrendim.

Göz ardı ettiğim bir şey daha vardı ama. O da gerçekleri yüzüme vurarak benim yaramı deşmişti. İkimiz birbirimizin yarasına karışmıştık böylece sonsuz bir döngüde yeni bir yara oluşmuştu tam da ikimizin göğsünde.

Kendimi affetmemek için bir sebebim daha vardı artık… Çok güçlü bir sebep. O’na hatta teyzesine eskiyi, ölmüş birini hatırlattığım için kendimi affedemeyecektim. Hatta bu hastalıklı his büyüyecek o’nun da beni affetmemesini isteyecektim. Çünkü hep o’na ölmüş birini hatırlatarak acı çektirdiğimi düşünür dururdum.

Bu hastalıklı histen tam anlamıyla kurtuldum mu, bilmiyorum.

Ama bununla senelerdir yaşamayı öğrendim.

Şimdi, senelerdir göğsümde bir yarayla yaşıyorum.

Hiç geçmeyeceğini kabullendim ama o’nu kaşımaktan da vazgeçmeyi başardım. Geriye yalnızca yaşayabileceğim türden bir sancı kaldı bana. O’na ne kaldı ya da kalmasını istediği bir şey oldu mu bilmiyorum.

Tam dokuz sene oldu, her şeyin üzerinden tam dokuz sene geçti, ben hala kırılıyorum.

Ben o’na hala, ilk gün kadar kırılıyorum.

 

İkimizde sobanın yanına gidip ellerimizi sobaya doğru tutup ısınmaya başladık. Alnımızdan akan sular sobaya damlayarak ses çıkarıyordu. Birkaç dakika boyunca, yine çok sessizce bekledik.

‘’Kusura bak, Okyanus. Teyzenin tavrını da anlıyorum seninkini de, bir yarayı deşmek nedir öğrendim… Ne kadar üzgün olduğumu bilemezsin. Sen kusura bak bu kez, hatta hiç de affetme.’’dedim sobanın içinde yanan turunculu kırmızılı alevlere bakarken.

Bana baktığını hissettim. O’na bakmamı bekliyordu.

‘’Baksana bana bi’ Hera.’’dedi, tok sesiyle. Bakışlarımı alevlerden kaldırıp o’na baktım. Alevlerin gölgesi yüzüne düşüyor, yüzü turuncu bir ışıkla aydınlanıyordu.

‘’Kusur sen değilsin. Bana dedin ya, buna on sene sonra bile kırılıyor olacağım diye. İkimizin yarası birbirine denk düştü, anladım ben.’’

‘’Olsun.’’dedim omuz silkerek. Sobanın yanından ayrılıp tekrar koltuğa oturdum.

‘’Ben seni ilk kez gördüğüm günü hatırlıyorum.’’diye söze başladığımda tamamen bana döndü ve karşımdaki tekli koltuğa oturdu. Devam ettim,

‘’Hatırladım yani, az önce. O yaralı çocuğu taşıdığın gün değil, ondan üç sene önce de denk geldik biz seninle. Ben on beş yaşındaydım, sen kaçtın bilmiyorum. Abis Derneği’ne katılacağım ilk gündü… Kaybolmuştum. Omzuma dokundun ve bana bir şeyler sordun. Sen de orada görevliydin sanırım, formalardan vardı üzerinde.’’

Kaşları düşünceli bir şekilde çatıldı. Hatırlamaya çalışıyordu.

‘’Evet, üç sene önce oradaydım. Çok kalabalıktı tek hatırladığım bu. Yirmi yaşındaydım ben de muhtemelen. Ama seni görsem unutmazdım, Hera. Belki de gerçekten değiştin, bilemiyorum on beş yaşındaymışsın.’’

Başımı salladım onu onaylarcasına,

‘’Epey farklıydım, kiloluydum bu halimden daha fazla. Saçlarımı da aptal bi renge boyamıştım, yani tamamını değil ama bir kısmı maviydi. Ergenlik hevesi işte… Asıl konu bu değil ama. Evet, o an kaybolacağımı ben de bilmiyordum. Evet, sen o çocuğu taşıdığın akşam da tesadüfen oradaydım belki… Ama birileri ya da biri bizi bir şekilde hep aynı yollardan geçirmiş ki denk gelelim ve ne başlayacaksa başlasın istemiş. Belki de sahiden denk geldik… Bilmiyorum, kafam allak bullak.’’

Okyanus saçlarını geriye doğru yatırırken cevap verdi söylediklerime.

‘’Başından beri anlattığım bu. Evet, belki gerçekten haberimiz olmadan çok denk geldik ya da denk getirildik. Belki biri her yolu denedi ama birbirimizi göremedik. Gerçekten seni gördüğüm ilk akşam, o çocuğu yol kenarında bulmuşken… Neyse. En sonunda Tenha’da denk geldik işte. O mekanda başladı her şey. Cüzdanını kasıtlı unutmadın belki ama o poşet çok daha önce konuldu senin cebine.’’

Başımı sallayarak onu onayladım.

‘’İkimizi de tanıyan biri olmalı yoksa beni nereden bulacak?’’

‘’Merak etme.’’dedi Okyanus, ‘’Ben kim olabileceğini ya da kimler olabileceğini çok düşündüm. Bulacağım ama bir şekilde, hallediyorum.’’

Bu lafa ölesiye uyuz oluyordum.

‘’Hallet.’’dedim.

O akşamın tüm detaylarını konuştuk. Neden Tenha’nın yukarı katına çıktığımı, oradaki garsonu, her şeyi anlattım ona yardımcı olabilmek ve bu olayı çözebilmek için. Saat dörde gelirken iyice mayışmıştım.

Gözlerim hem çok ağladığımdan hem de uykusuzluktan yanıyordu artık. Onun da koridora doğru ilerlediğini duydum. Koltuğa uzanmıştım. Kendimi çok küçük, çok suçlu ve çok kırgın hissediyordum. Gözlerim kapanırken göğsümde ilk kez hissettiğim o sancı bana ninni gibi geldi, böylece uykunun kollarında buldum kendimi.

 

Sabahın dördüne kadar bu yoldan çıkmanın bir yolunu aramıştık ikimiz de içten içe; fakat en derinlerimizde ikimiz de biliyorduk dönüşü olmadığını. O sabah uyumadan önce kabullenmiştim.

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve hiçbir şey beni eski hayatıma geri döndüremeyecekti.

Sabah uyandığımda, gözlerim hala acıyordu. Sanki gece boyunca dayak yemiştim.

Koltukta doğruldum. Etrafıma bakmaya başladım ama Okyanus yoktu. Kalktım mutfağa ve banyoya baktım. Hiçbir yerde yoktu. İçimi tuhaf bir korkuyla endişe sarmıştı.

‘’Okyanus?’’ diye seslendim boşluğa doğru.

Yoktu.

Belki yine sigara içmeye çıkmıştır diye dışarı çıkmaya karar verdim. Eve gitmeliydim artık çünkü bu akşam İlyas abi gelecekti. Eve gitmek için de Okyanus’u bulmalıydım…

Tam kapıyı açmak için kapının tokmağına asılacaktım ki, bir notun kapıda yapıştırılmış olduğunu gördüm. Sanki bir kitabın son sayfasından koparılmış, dağınık, okunması güç bir yazıyla yazılmış bir nottu bu. Notu oradan çekip okumaya başladım.

O notta yazanlar, bu yolda verilen ilk sessiz sözlerden biriydi. Ağzımızdan çıkan her söz, nasıl da kaderin ağlarına tutunuyordu…

Görmüştüm.

O, bununla da yetinmemiş, her şeyin gerçek ve yaşanmış olduğunun kanıtı gibi, cesurca, belki de sonu ne olur diye düşünmeden oraya o notu asmıştı.

Kaderin ağlarına tutunan bu dağınık yazı hayatıma mal olacaktı, bilmiyordum.

Sonradan… Çok sonradan öğrendim.

Dokuz sene oldu ama öğrendim.

Nasıl da yok diye korkarak okumuştum o notu ve nasıl da yüreğimi ağzıma getirmişti…

Hatırlıyorum.

O not kırmızı bir kutuda duruyor hala. Yüreğimdeki sancı kadar da taze.

Her şeyi terk ediyorum ama o’nu saklamaya devam ediyorum.

Ben o notu hiç aşamıyorum.

Nottaki her bir kelime içime ilmek ilmek işleniyordu ve artık kaçabileceğim bir noktada değildim.

Kaçmayı da hiç mi hiç istemiyordum.

‘’Bundan tam on sene sonra, tarihi de yazıyorum en alta, unutma. Nerede olduğun önemli değil, kimle ne yaptığın da, hatta nasıl yollarımızın ayrıldığı da… Sen yine bu çiftlik evine gel. Belki ben o zaman kusura bakarım, belki de sen o zamana kadar hala kırılırsın söylediklerime… Önemli değil. Sen buraya gel, yeter. Hallederiz. Yine.

                                                                                                         Okyanus Alazhan

                                                                                                                 19.10.2015’’

 

Bir Cevap Yazın