Kendi Kitaplarım

Kimsesiz 5.Bölüm: AÇIK YARA

  Bana bıraktığı o not, o mektup tarzı birkaç dağınık cümleli yazı, kalbime ektiği ilk cümlelerdi. Geçen bunca zamanda onları gözyaşlarımla suladım, onları büyüttüm; ama biri bile yeşermedi. Ya ben toprağı değildim ya da o sözleri biri gelip ben uyurken benden çaldı. Her şey bittikten sonra bile düşündüğüm tek şey bu not olmuştu. Oysa o notu elime aldığım ilk an ne kadar şaşkın ne kadar da heyecanlıydım, belki de biraz korkmuştum. Toprağı mıydım dikilen o sözlerin değil miydim, hala bilmiyorum.

Bildiğim, zaman içinde kalbime vura vura öğrendiğim şey şu oldu:

O sözler kalbime dikildiği an benden çalınmıştı; diken tarafından.

Senelerce aradım durdum; olmayan bir çiçeğin yeşeremeyen yaprağını. Kısır bir kadına yapılan muameleyi kalbimin topraklarına kurak diye yaptım. Hiç de acımadım.

Böylece, en sonunda büyük bir kuraklığa gebe kaldım. Oysa onunlayken sellerin altında kalırdım.

İtiraf etmeliyim ki dokuz sene sonra bile, yaşananları anlatırken boğazımın en çok düğümlendiği yer bu küçük kağıt parçası oluyor. Çünkü olanlara dair tek kanıtım o.

 

Bana bırakılan bu notu defalarca okudum. Boğazım korkuyla ve heyecanla karışık bir düğüm oluşturmuştu. Aklımda neden bunu yaptığına dair bir soru yoktu, aklımdaki tek soru neden burada olmadığıydı.

Neden burada değildi?

Neden beni kocaman bir ormanın ortasına terk edip gitmişti?

İçimde yaşadığım duygu karmaşasıyla elimdeki notu birkaç kez cebime koydum ama hep yeniden okuma isteğiyle doluyordum.

Gitmiş miydi?

Onu bir daha on sene sonra mı görecektim?

Ya da bu gitmesi şimdilik miydi? Yine birkaç gün içinde birbirimizi görecek miydik?

Neden beni burada bırakmıştı ki?

Şu an önemli olan eve dönebilmemdi bu yüzden cebime sıkıştırdım notu. Üzerime ceketimi alarak üzerimden kazağını çıkarmadan yattığım yeri topladım. Kapıyı açtım.

Hava pusluydu. Rüzgar da esmiyordu, sakin ve sıkıntılı bir hava vardı. Kapıyı tam kapatacaktım ki bir araba bulunduğum çiftlik evine doğru yaklaştı. Bu Okyanus’un arabasıydı. Kapıyı çekip arabaya doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladım. Verandanın iki basamağından atladığımda saçlarım savruldu geriye doğru. Hızlı adımlarla dün gece ona sarıldığım patika yolda ilerledim. Araba tam önümde durdu ama içindeki o değildi.

Gözlerimi kısarak arabaya doğru yaklaştığımda sürücü koltuğunda oturan kişiyi tanıdım. Camı açtı,

‘’Yetişebildim sana, şükür.’’dedi derin bir nefes alıp gülümseyerek. Ben de ne yapacağımı bilemez şekilde gülümsedim.

‘’Eve nasıl giderim diye düşünüyordum.’’

‘’O kadar da değil be kızım… Önemli bi’ muhabbet oldu, o yüzden çıkmak zorunda kalmış. Sen uyuyormuşsun, uyandırmamış da. Bana söyledi ben de geldim.’’

Kaşlarımı çattım,

‘’Sağ ol. Önemli bi’ muhabbet?’’dedim sorgular bir tavırla.’’

Onur, omuz silkerek ve konuyu değiştirmeye çalışarak,

‘’Hadi seni evine bırakayım.’’

Başımı sallayarak yolcu koltuğuna doğru ilerledim. O sırada Onur inip çiftlik evinin kapısını kapattı hemen ardından geri dönüp arabayı çalıştırdı.

Ormanın engebeli yolunda ilerlerken ikimiz de sessizdik.

Deli gibi cebimdeki notu açıp tekrar tekrar okumak istiyordum. Tam elimi cebime atmıştım ki Onur radyoya doğru uzandı ve aramızdaki sessizliği şarkıyla dağıttı. Radyo çekmeye başladığında ormandan çıkmıştık, araba yolun üzerinde kayıyordu adeta. Onur’a aldırmadan cebimden notu çıkardım ve defalarca okudum.

 

O an bu yaşadığım şeyin büyüsünden ve korkusundan fark edemediğim bir şey vardı. Okyanus öyle ya da böyle yollarımızın ayrılacağından emindi. O zamanlar sanırım bunu içten içe ben de biliyordum ama benim bilemediğim Okyanus’un belki de önden hissettiği bir şey daha vardı.

Aramızda oluşmuş ve oluşacak olan bağ o kadar sağlamdı ki, nerede olursak, ne konumda, ne şekilde hatta onun dediği gibi yollarımız nasıla ayrılırsa ayrılsın bizi yine bir noktada buluşturacaktı.

Yıkılmak için inşa edilen hisler gibiydik.

Bozulmak için verilen sözler gibiydik.

Yıkıldık ve yeniden inşa edildik.

Kırıldık ve tamir de edildik.

Ama hiçbiri bizi sonumuzdan alıkoyamadı.

Bizi biz yapan da sonumuzdu zaten.

 

Onur beni sokağımın girişinde bıraktı. Ona Okyanus hakkında hiç soru sormadım, cevap veremeyeceğini biliyordum bence o da neyin ne olduğundan bir haberdi.

 

Eve girdikten sonra annem ve babamın da İzmir’e, yanıma gelmek için bu akşam yola çıkacaklarını öğrendim. Dün ben hariç herkes benim evimde kalmıştı. Bu akşam İlyas abi de geleceğinden hep birlikte akşam için hazırlık yapmaya başladık. Ailem Aslan’ın durumunu biliyordu İlyas abinin de gelecek olması isabet olmuştu. Ailemle onun da ailesinin tanışması çok iyi olacaktı ve daha iyi bir yol izleyebilecektik. Aslan, diğer günlerin aksine daha durgundu. Aklından kim bilir neler geçiyordu.

Yarın sabah erkenden hep birlikte olacaktık…

Akşama kadar uğraştık durduk kızlarla. Yağız ve Aslan arabayla İlyas abiyi almaya gittiklerinde ben de duşa girmiştim. Defne’den tek kelime çıkmıyordu ama İdil bakışlarıyla bile beni sorulara boğuyordu. Duşa girmeden önce Okyanus’un bıraktığı notu çıkardım ve tüm anılarımı biriktirdiğim kırmızı kutuya koydum.

 

Akşam olduğunda kapı çalındı. Koşarak kapıya gittim. Kızlar da ayaklanmıştı. Kapıyı açtım ve karşımda duran İlyas abiye baktım. Otuzlarının başlarında, oldukça karizmatik bir görüntüye sahip, esmer, ortalamadan daha uzun bir adam vardı karşımda. Gözleri de simsiyahtı. Üzerinde spor bir kıyafet olduğundan daha da genç gösteriyordu. Aslan’la aralarındaki yaş farkı çok azdı.

‘’Hoş geldiniz.’’ Dedim ve elimi uzattım o da sevecen bir ifadeyle, hafif kırık Türkçesiyle yanıtladı beni,

‘’Hoş bulduk, Yankıcığım.’’

Aslan elinde minik bir bavulu sürüdü. Daha sonra kapının orada bıraktı.

‘’İçeri alsana, Aslan.’’dedim, o sırada oraya doğru yürüyüp bavulu çekiştirirken İlyas abi,

‘’Sabaha gideceğiz zaten Aydın’da olacağız bir hafta kadar Aslan’la. O yüzden sorun değil, kalsın orada.’’dedi, başımı onaylarcasına salladım.

Salonda oturup sohbet etmeye başladık. İlyas abi çok sevecen, çok sıcakkanlı bir adamdı. Yağız zaten çok konuşkan biri olduğu için hemen alışmıştı, kızlar da öyle. Aslan hala çok durgun, çok solgun gözüküyordu.

Ben zaten gereksiz bir şekilde sıcakkanlı biriydim. O yüzden hiç problem yaşamazdım iletişim kurmakta. Her ne kadar bazen sıcakkanlılığım yanlış anlaşılsa da…

Ama aklım, fikrim, kalbim hala o nottaydı.

O’na bir cevap yazmak istiyordum.

Bir yandan da ne olduğunu ölesiye merak ediyordum. Ne olmuştu da gitmişti ki yanımdan?

Annemler geliyordu bir de, bir haftaya yakın kalırlardı. Tek dileğim bir sorun olmadan Antalya’ya geri dönmeleriydi. Uzun zamandır bir şey duymamıştım, yaklaşık bir aydır falan sakindi ailem. Ama her geçen gün bir olayın patlamasını bekliyordum. Gece olduğunda, babamın evde olduğu haberini aldığımda rahatlıyordum. Annem saklamazdı olanları benden, yalnızca on iki yaşımdayken, olaylar ilk patlak verdiğinde bir dönem saklamıştı. Onun dışında ne olduysa, en yakın arkadaşıymışım sanki o adam benim babam değilmiş gibi anlatmıştı bana. Hep anlatırdı.

İlk başlarda olanlara inanamıyordum hatta çoğu çocuğun yaptığı gibi bunu göz ardı edebiliyordum. Sonra acıyla tanışınca bunun asla göz ardı edilemeyeceğini kavradım. Koşarken yaralanıp düşmek gibi değildi bu. Kabuk bağlamayan, kanamayı durdurmayan bir yaraydı o zamanlar benim için. O dönem dibini sıyırmıştım kanımın. O kadar çok kanatmıştım ki, o kadar çok kanatılmıştı ki, şimdi hiç kanamıyordu.

Yaram hala açık, apaçık ortada duruyordu.

Olan her şey onu büyütüyordu ama artık akacak bir kan kalmamıştı.

Böylece en çok korktuğum ikinci şey de başıma gelmişti; alışmak.

Asla alışmam, diyordum anneme her seferinde. Ben böyle büyümedim, babamı böyle kabul edemem, o böyle bir adam değil, diyordum. O da sinirle alışmak zorunda olduğumu söylüyordu, her defasında ilk kezmiş gibi kırıldığımın o da farkındaydı ancak annemin de farkında olmadığı bir şey vardı; o da alışamıyordu.

Ben farkındaydım ve farkında olmak da beni öldürüyordu. Hala öyle.

Şimdi, benim kanamayı hiç bırakmayan yaram durdu. Yaranın kan akışının durmasına insanlar alışmak diyorlar. Kabullendim, alıştım.

Ama içimdeki, ilk kez oluyormuş gibi kırılma hissine hala engel olamıyorum.

Kan akmıyorsa iyileştiği anlamına da gelmez yara.

Ömrüm boyunca bu açık yarayla da yaşayacağımı kabullendim, bu yüzden artık ona dokunmuyor, iyileştirmeye çalışmıyor ya da tuz basmıyorum. Öylece bekliyorum.

 

Akşam yemeği için masanın etrafına oturmuştuk. Her birimiz yemeğimizi yerken aynı zamanda koyu olan sohbetimiz de devam ediyordu. Sonra bir sessizlik oldu. Uzun sayılacak bir süre yalnızca tabaklara dokunan çatalların sesi çınladı kulaklarımızda. İlyas abi minnet dolu bir sesle,

‘’Nasıl çıktın karşımıza bilemiyorum, Yankı ama iyi ki çıkmışsın. Sen olmasaydın bu süreç çok zorlu geçerdi, hatta iyi ki oradaydın o an… Teşekkür ederim sana.’’

Gülümsedim buruk bir halde. Sonra omuz silkerek yanıtladım İlyas abiyi,

‘’Teşekküre gerek yok, gerçekten. Kim olsa bırakamazdı Aslan’ı.’’

Aslan’la göz göze geldik.

‘’Benim yüzümden.’’dedi, tıslar gibi. Kaşlarım çatıldı ama İlyas abi benden önce atıldı,

‘’Kendini suçlamaya devam etmene gerek yok, kimse geri gelmeyecek dayım. Sen hayatına bakmak zorundasın… Anneannen yaşlıydı, kalbi de vardı… Kolay şeyler yaşanmadı o evde…’’

Aslan küçük bir çocuk gibi başını eğdi ve konuşmaya devam etti.

‘’O gün Yankı Hera’yla tartışmasaydım, anneanneme kötü sözler söylemeseydim, yaşıyor olabilirdi.’’

Bu sözü boğazımda takılı kaldı Aslan’ın.

‘’O halde tek suçlu sen değilsin, ben de ortağın olmuş oluyorum. O akşam oraya gelmeseydim, o sokağa rastgele girmeseydim… Gerçekten de Melahat teyze yaşıyor olabilirdi.’’

Aslan gözlerime pişmanlıkla baktı ama kalbimi kırmıştı. Bu zaten kendimi suçladığım bir konuydu ve Aslan’ın da bu şekilde seslice ifade etmesi beni darmadağın etmişti.

‘’Gençler, durun ve bizim suçumuz diye yiyip bitirtin kendinizi, bir işe yarayacaksa. Hiç mi iyi bakmazsınız bir olaya? Hayatın kanunu bu… Ben de çok üzülüyorum ama güçlü olmak zorundayız. Pişmanlığın hiçbir getirisi olmaz ama çok şeyi götürür bizden. Ölüm, hepimizin unuttuğu bir gerçek. Dua etmekten başka da çaremiz yok… Bak Aslan, sen tedavi olmayı kabul eder miydin anneanneni o halde görmesen? Yankı, seni İzmir’den Aydın’a o sokağa götüren şey her neyse belki de bunun içindi. Bir hayatın gidişini izlerken bir diğerinkini çekip kurtardın… Hiç mi farkında değilsiniz, yahu…’’

Ne ben ne de Aslan hiç konuşmadık. İlyas abi,

‘’Biz yarın öğlen Aydın’a gideceğiz Aslan’la. Bazı işlemler var, evin durumu var… Mezarı da ziyaret etmem gerekiyor tabii… Üç beş gün olmayacağız. Döndüğümüzde senden bir ricam olacak Yankı.’’

‘’Buyur, tabii abi.’’dedim, pürüzlü çıkan sesimi düzeltmeye çalışarak.

‘’Abis Derneği’nin başındakiyle bizzat görüşmek istiyorum.’’

Defne bir kahkaha patlattı. İdil de onun gülüşüyle gülmeye başladı.

‘’Ne oldu?’’diye sordu İlyas abi, anlamaz bakışlarıyla.

Defne,

‘’Abi, kendisini yani Okan Ziya Karagöz’ü biz bile göremedik ki daha… O yalnızca işlerin başında durur, etkinliklere, toplantılara asla katılmaz. Yardımcıları ilgilenir her şeyle… Zaten bu dernek de aile büyüklerinden kalmış bir dernekmiş… Kendisi de yaşlı biri olmalı, sosyal medyası bile yok. Hatta şöyle söyleyeyim, yalnızca ekiptekiler biliyor derneğin sahibinin o olduğunu, onun dışında başka bir kadının üzerine diye biliyorum ben de. Hiç göremedik, nasip olamadı yani… Kimse de talep de bulunmadı bugüne dek.’’

İlyas abi, kaşlarını şaşkınlıkla aynı zamanda anlayışlı kaldırdı.

‘’Muhtemelen gizli kalmak istiyordur, iyilik yap denize at misali. Ama biz onun kim olduğunu öğrenir hatta görüşme bile ayarlarız merak etmeyin.’’dedi göz kırparak.

İdil, meraklı mavi gözleriyle,

‘’İlyas abi ya bizi de götür, biz de görelim. Havamız olur yani…’’dediğinde herkes kahkaha atmıştı… Ben ve Aslan yalnızca burukça gülümsemiştik.

‘’Hiç mi merak etmediniz kızlar bugüne kadar? Hiç mi görüşmek istemediniz?’’

İdil atıldı,

‘’Abi ayıp ediyorsun… Onu stalklerken Hz. İsa’ya kadar gittim… Ama adamdan tek iz yok.’’

İdil’in bu lafıyla Defne gülmekten boğazına yiyeceği kaçırmıştı.

Birlikte banyoya gidip onu rahatlattık,

‘’Ulan İdil, yemek yerken yapma şöyle şakalar ölüyordu lan kız.’’diye kabaca konuşmaya başladım İdil’le.

‘’Sus ya, Atarlı.’’

‘’Sen sus.’’dedim bu kez.

Defne, yeni yeni kendine gelirken,

‘’Susun ya.’’dedi bu kez gülmeye başladık…

Hep böyle olurdu, birbirimize sus demekten konuşamazdık bile. Çok komik bir durum haline gelmişti bu seneler geçtikçe. Hiçbirimiz konuşmuyorken bile,

‘’Yankı sus ya.’’der, konuşmayı başlatırlardı…

İşin garibi kimle konuşmaya başlarsak, grubumuza dahil edersek o da buna alışırdı ve herkes birbirine sus demekten konuşamazdı…

 

Defne ve İdil benimle kalmıştı. İlyas abi ve Aslan İlyas’ın kaldığı yerde uyumak istediklerini söylemişlerdi. Ben de sesimi çıkarmadım, öyle daha çok rahat edeceklerdi. Kumralımız yani Yağız evine dönmüştü. Dağınıklıkları topladıktan sonra kızlarla koltuklara uzanmıştık. Ben İdil’in koluna doğru uzanmıştım, Defne’de hemen arkama geçmiş öyle yatıyordu. Üçümüz de koala gibi birbirimizi sarmıştık,

‘’Yarın annemler geliyor. Sabaha burada olacaklar.’’dedim,

‘’Yine erken kalkmak var desene.’’diye bağırınca Defne, İdil oflayarak,

‘’Bıktım ya bıktım…’’

‘’Deliye bak ya…’’dedim, gülerek.

‘’Senin evinde daha rahat ettiğimizden burada kalıyoruz, kızım.’’dedi, İdil.

‘’Arada eve de uğruyoruz ama. Mesela yarın kahvaltıdan sonra vın.’’diye ekledi İdil, elini sallarken.

‘’Nermin teyzeyle Metin amca gelecek ya, ondan yoksa gitmezdik.’’

‘’Bilmez miyim…’’dedim gözlerimi devirerek.

Bir süre sustuk kaldık. O süre zarfında aklım da yine o not vardı, bir de ailem için endişelerim başlayınca içime sıkıntı iyice çökmüştü. Çünkü biliyordum, uzun zamandır bir şey olmuyorsa bu yakın bir zamanda olacak demekti…

‘’Off, susun ya ben biraz yürümeye çıkıyorum.’’diye ani bir çıkışla ayaklandım.

‘’Harbi kırık bu kız ya, sen sus da git yürü.’’dedi, Defne.

‘’Çok uzaklaşma bir de seni aramayalım gece gece. Git parkına otur gel en iyisi sen. Zaten hep parklara kaçıyorsun, ne olduysa yine kendi kendine…’’

Odaya gidip üzerime deri ceketimi giydim. Bel çantamı aldım ve yürümeye çıktım. Bahçe kapısını yavaşça açtım ve sessizce kapattım. Sokağın sonuna doğru ilerlediğimde, birinin de bana ilerlediğini gördüm.

Bu adam çok tanıdıktı. Yürüyüşünden tanıdım.

Telaşsız, kendinden emin adımlarıyla aynı kaldırımın karşısında bana doğru ilerliyordu.

Kaldırımın tam ortasında, aramızda bir metre kala durduk.

Ellerim buz kesmişti gri gözlerine bakarken,

‘’Tam sana geliyordum.’’dedi, içten bir tavırla. Bu söylediğine çok şaşırmıştım ama kalbim söylediğiyle mümkünmüş gibi daha da hızlı atmaya başlamıştı.

‘’Bana geliyordun…’’

‘’Aynen, sabah önemli bi’ işim çıktı. Hem misafirin gelecekti, öyle söylemiştin. Tanımadığın herifin teki sonuçta… Her şeyi beklerim, belki onlardan mıdır diye bi’ bakayım dedim.’’

‘’Anladım. Değil… Yani değildir. Aslan’ın dayısı işte.’’

Başını salladı, ben de yere baktım.

‘’Yürümeye çıkmıştım da.’’ Dedim, ne diyeceğimi bilemiyordum. Bence bana gelme sebebi bu değildi.

‘’Yürüyelim.’’dedi ve ilerlemeye başladık.

 

O gün, sokakta ilk yürüdüğümüz gündü. Onunla o kadar çok yürüyecektik ki bir süre sonra her yer onun adını çığlık çığlığa bağıracaktı bana. Özellikle de onu göremediğim zamanlarda…

Onunla yürümek gerçeklere adım adım gitmekmiş, çok sonradan anladım.

Onunla yürümek o’ndan da gitmek demekmiş, çok sonradan ağladım.

Ben onunla yürüdüğüm yolları hiç aşamadım. Hatta seneler sonra yine o yollardan birindeyken, İdil’e de şöyle bir soru sormuştum.

‘’Acaba buradan geçerken ne zaman o’nu hatırlamayı bırakacağım?  Sanki görsem tanıyamayacak gibiyim…’’

İdil de gülüp şöyle demişti bana,

‘’Hiçbir zaman. Bu şehir, bu sokaklar, bu semt… Okyanus demek senin için. Hiçbir zaman unutamayacaksın. Bu arada, o’nu tanıyamam deme Yankı, sen o’nu kilometrelerden bile tanırsın.’’

Hala biliyorum… Senelerdir o’nu görmedim, sekiz senedir görmedim onu ama biliyorum, ben onu tanırım. Yaradan ilmek ilmek örmüştü ruhuma o’nu. Ben o’nu değil bu yaşamım da, bambaşka bir yaşamda bile tanırdım…

 

Tenha sokakta bir biz bir de iki üç tane köpek yürüyorduk. Yürüdükçe içime hiç solumadığım bir hava doluyordu içime. Çok garipti. Basit bir yürüme eylemi bile onunlayken ne kadar tuhaf hissettiriyordu.

‘’On sene çok uzun bir süre, değil mi? Bence beş olsun.’’dedim içimden geldiği gibi.

‘’Beş sene az.’’dedi, ciddi bir tavırla.

‘’O zaman yirmi mi olsun?’’diye sordum, ellerim hala buz gibiyken. Cebim de yoktu ellerimi sokacak.

‘’Yirmi çok fazla, on iyidir.’’ Dedi, yolun sonuna doğru dikerek bakışlarını.

‘’On iyidir…’’dedim bende adımlarım yavaşlarken. Sonra ben durunca o da durdu. Olduğum yere, kaldırıma oturuverdim. O da hiç sorgulamadı hatta geldi yanıma o da oturdu.

Bel çantamın içinden minik not defterimi çıkardım, bir de kalem. Telli not defterimden bir yaprak koparırken o da beni izliyordu.  Saçlarımı kulağımın ardına sıkıştırdım. Onun yazısına göre çok düzgün olan yazımla başladım yazmaya.

’Bundan tam on sene sonra, ne olmuş olursa olsun, ne olacak olursa olsun, hiçbiri önemli değil. Sen eve gel, yeter. Bak bakalım hala kırgın mı bakacağım sana, ben de sana bakarım, kusuruma bakıp bakmayacağına… Sen dön, yeter.

                                                                                             19.10.2015

                                                                                        Yankı Hera Yılmaz’’

 

Kağıdı katlayıp avucuna koydum. Elleri bu kez sıcacıktı. Yüzünde bir tebessüm vardı. Telefonunu çıkardı ve telefon kabının içine notu koyup telefonu tekrardan yerine yerleştirdi.

‘’On sene sonra görüşeceğiz, yani.’’

Başımı salladım elimi çekerken,

‘’Öyle.’’

Ayağı kalktık, yavaş adımlarla yürümeye devam ederken çantama not defterimle kalemimi koydum.

‘’Aynı günde birbirimize gidersek, birbirimizi bulamayız ki.’’

Okyanus bana baktı,

‘’Haklısın…’’

Ben hemen olaya müdahale edercesine konuştum.

‘’O zaman 19 Ekim 2025 yılında ben seni evimde bekleyeceğim. Gelmezsen 20 Ekim 2025 de ben çiftlik evine gideceğim. Bir gün süremiz olacak yani.’’

‘’Tamam, mantıklı.’’dedi.

Yürümeye devam ederken durdu ve gülmeye çalışarak bana dedi ki,

‘’Sen beni unutursun o zamana.’’

‘’Hafızam hakkında bir fikrin yok bence. Ben hiçbir şeyi unutmam. Unutacak tek kişi sensin burada.’’

Meydan okur gibi gözlerime baktı,

‘’Görürüz.’’

‘’Görelim. ‘’

 

O zamanlar belli etmişti aslında kendini, ben daha yeni anlıyorum. Okyanus, bunu bir oyun gibi gördü. Unutan kaybederdi ona göre. Oyunlar kurdu ve her an kurallarını değiştirdi. Sonra oyundan savaşa çevirdi bunu. Silahım da yoktu, olsa da o’na doğrultmazdım.

Ben o’na aşık oldum ve o bunu savaş sandı.

Savaş neydi, neye savaş denirdi ben hala bilmiyorum. İkimiz de kaybettik, kazananı da hiç olmadı üstelik o da biliyor bunu şimdi. Unutan kaybederdi, o öyle düşünürdü; ama ben unutmadığım ve unutamayacağım için kaybedeceğimi henüz bilmiyordum o zamanlar.

Unutmadığım için kaybettim.

Unuttuğuna inandığı için kazandığını düşündü.

Biz aslında, kaybettik ve kaybolduk; kendimizi bulup, birbirimize yeniden dönebilmek için.

 

Sokaklarca yürüdük Okyanus’la. Elim gerçekten üşüyordu ben de hiç düşünmeden elimi onun boşta duran cebine attım.

Bu yaptığıma hiç şaşırmadı. Onun cebinde benim elim duruyordu ve biz öylece yürüyorduk. Okyanus, gerçekten çok konuşan biriydi. Ben de öyleydim ve konuşma asla bitmez bir hal almıştı. Bana ilk kez Yunanistan’a ne zaman gittiğini, orada o’nu hemen nasıl tanıdıklarını, annesinin çok sevilen bir kadın olduğunu hatta oradayken, küçük bir çocukken birine nasıl küfür ettiğini, ilk tüfeği nasıl tuttuğunu, birçok şeyi anlattı durdu. Ben de diğer elimi de aynı cebine soktum ve yan yan, ona bakarak yürümeye ve anlatmaya başladım. Küçükken küsünce koltukların altına girdiğimi, boncuklardan takı yapıp kapının önünde sattığımı, çok haşarı bir çocuk olduğumu, dört beş yaşlarındayken kışın denize girmek için tutturduğumu… Bunları anlattım.

Kafam aşırı dağılmıştı, sanki kötü olan düşünceler uyuşmuştu zihnimdeki. Kötü olan hislerin yerini taze bir heyecan ve merak duygusu almaya başlamıştı. Yürürken işlek olan bir caddede buluvermiştik kendimizi. Ellerimi cebinden çıkardım hala konuşuyor, o’na ne varsa komik olan anlatıyordum. Hiç kırmızı ışık takip etme alışkanlığım yoktu o da her seferinde arabaların önünden tutup çekiyordu beni. İlk başlarda bu biraz tuhaf olsa da sonrasında artık refleks olarak yapmaya başlamıştı bunu. O da bir yandan konuşuyor, bir yandan aniden arabaların önüne atladığımda kolumdan bir refleksle tutup çekiyordu beni. Evimin sokağına girene kadar kaç kez beni arabanın altından çekti saymadım bile.

 

Bir süre sonra sürekli yürümek gibi bu kolumdan tutup arabaların altından beni çekmesi de alışkanlık haline gelecek, adım atmak kadar normal karşılayacağımız bir şeye dönüşecekti. Beni, hayatımızda birbirimizin olduğu süre zarfında o kadar çok çekip kurtaracaktı ki, ona binlerce kez borçlu olacaktım.

Şimdi, bunları size anlatırken fark ettiğim bir şey var. Okyanus, neden kırmızı ışıkları takip etmediğimi ya da neden karşıdan karşıya geçerken sağıma soluma bakmadığımı hiç sormamıştı. Sanırım sorgulamaması da benim hoşuma gitmişti…

Şimdi sağıma soluma bakıyor muyum ya da kırmızı ışıkları takip ediyor muyum diye merak ediyorsunuzdur… Dokuz sene geçti, pek bir değişim yaşamadım bu konuda… Sadece artık ışıklara baktığımda aklıma hep o geliyor. Karşıdan karşıya geçerken, aniden fren yapan arabalar gibi hissediyorum. Sanki eli hala kolumda, öyle hissediyorum.

 

Evimin kapısına geldiğimde, o’na yarın annemlerin geleceğini söyledim.

‘’Ben geceleri sokak sokak yürürüm.’’ Diye cevap verdi, ellerini cebine koyarak ve gülümseyerek.

Demek istediğini anlayınca ben de gülümsedim.

‘’Sağ ol, bıraktığın için.’’

‘’Eyvallah.’’dedi, duruşunu dikleştirirken. Ben de dış kapıyı sessizce açtım, saatin kaç olduğundan bile bi’ haberdim.

‘’İyi geceler.’’dedim, o’na el sallarken, o da ardımdan hala bakarak şöyle söyledi,

‘’Beni unutacaksın, bunu unutma.’’

Kilidi açarken sessizce,

‘’Asıl sen unutma.’’dedim. Ardıma baktığımda hala bana bakıyordu.

İçeri girdim. Kızlar koltuk da uyuyakalmışlardı. İdil, örtüyle ağzını açıkta bırakmış gözlerini kapatmıştı. Geriye kalan tüm örtü Defne’deydi. Bu manzaraya gülmeden edemedim. Hemen fotoğraflarını çektim. Sonra yeni bir battaniye getirip İdil’in de üstünü örttüm.

İçimdeki kötü hislere narkoz salınmıştı sanki. Bu huzurla uykuya daldım ben de.

 

Sahte bir huzurdu oysa bu his. Beni ilk uyuşturmasıydı bu. Varlığıyla verdiği narkozun etkisi geçince ben de kaybolacaktım. Üstelik tek başıma kaybolacaktım çıkmayı göze alamadığımız o yolda.…Ben bir kez kaybolacak ve zorla da olsa kendimi bulacaktım. O’nun kendisini bulması içinse çok daha fazla denemesi gerekecekti… Yolda gördüğü herkese kendiymiş gibi sarılacak, kendi olmadığını anlayınca kaçar gibi koşacaktı oradan. Hiçbirini bilmiyordum… Bir açık yara daha böyle açılacaktı ruhuma.

Ben bana koştuğunu sanmıştım oysa o kendinden kaçıyormuş.

İkimiz de bunların bedelini en ağır şekillerde ödeyecektik; bir ömürle, telafisizce araya giren zamanlarla.

Belki de biraz öfkeliyimdir, hatta en çok da kırgınımdır o’na.

İlk korkuma gelecek olursak, en büyük ilk korkumu içime eken o’ydu. Bana o kadar çok, beni unutursun sen, dedi ki ödüm kopar oldu bir şeyi unutacağım diye. Belki de bu da o’nun kurduğu oyunun tuzağıydı.

Bu his, o’nun savaşı benimse yolumun başıydı.

O,  düşmanını hatırlamak adını verdiği silahıyla vurmuştu. Asla unutmayacağımı o da biliyordu. Asla unutmayacağını ben de biliyorum.

Oysa ne ben o’nun düşmanıydım ne de ortada bir savaş vardı.

Ama yine de unutmaktır benim en büyük korkum.

Şimdi öylece duruyor, dokuz sene sonra bile kanamasına izin veriyor, gözyaşlarımın tuzunu da basmıyorum. O açık yarama çarpan havanın acısına tek kelime edemem ama artık o’nu kaşımıyorum. Artık o’na ağlamıyorum. Bu açık yaram için kanımın biteceği günü bekliyorum, o’nun beni vurduğu hatırlamak silahıyla ben kendimi iyileştiriyorum.

Sonuna kadar da kalbimi dinliyorum, hala o asi, kalbine ne düşerse onu yapan kızım.

O da biliyor ki, çıkamadığı tüm yollar onu ya bana ya da benim şehrime götürür.

 

Sabah olduğunda annem ve babam ellerinde minik bir valizle kapıda duruyorlardı. İkisine de kocaman sarıldım. Gerçekten de çok özlemiştim onları.

 

İlyas abiyi ve Aslan’ı çağırdık. Hep birlikte kahvaltı için masaya oturduk. Neşeli bir sofra olmuştu dün akşamki burukluk bugün yoktu. İlyas abi,

‘’Ne kadar iyi ne kadar güzel bir kız yetiştirmişsiniz. Çok akıllı biri, gerçekten. O olmasaydı olay bambaşka yerlere giderdi.’’diye söze girdiğinde Aydın’da bulunduğumu söylememesi için dua ediyordum. Anneme durumu biraz daha farklı bir şekilde anlatmıştım. Aslan’ı İzmir de bulduğumu, anneannesinin Aydın’da yaşadığını vefat edince kimsesiz kaldığını anlatmıştım. Kalbim panikle hızla çarparken Defne durumu fark etti ve konuyu değiştirdi hemen. Ona bakışlarımla teşekkür ettim. Annemle babam bana gururla bakıyorlardı ve İlyas abiye de teşekkür etmişlerdi.

İlyas abi Aslan’ın burada kalması konusunu açtı ve şöyle söyledi,

‘’Aslan Hera’dan büyük olabilir ama Hera ona ablaymış gibi davranıyor, kendi gözlerimle gördüm… Ben, Aydın’da işlerimizi hallettikten sonra Fransa’ya tekrar dönmek durumundayım. Aslan burada tedavisine devam ederken ben o’na sürekli olarak para göndereceğim. Daha da iyi olacağından şüphem yok, hatta iyileşme süresi bile kısalacak. Çok güzel bir arkadaş ortamı oluşturmuşlar, sabaha kadar bana onlardan bahsetti… Sizlere ne kadar teşekkür etsem az. Aslan’ı hem hayata hem de topluma kazandırıyorsunuz… Aslan iyice toparlandığında kendi hayatını kendi kuracak tabii ki ben de onun sonuna dek destekçisi olacağım… Yankı sana gelecek olursak, ne istersen yapmaya hazırım. Bir şey iste benden hemen yapayım, sonsuza kadar borçlu hissedeceğim yoksa kendimi.’’

Söylediklerine çok fazla utanmıştım.

‘’Düşünme bunları abi sen. Aslan iyi olsun yeter.’’

Kahvaltıdan sonra Aslan ve İlyas abi birkaç günlüğüne Aydın’a gitmek için yola çıkmışlardı. Kızlar da gitmişlerdi ve ailecek biz kalmıştık.

***

İki günü ailemle geçirmiştim. İkinci günün akşamüzeri annemle anneannemin yaşadığı kasabaya gitmek üzere yola koyulduk. Babam biraz İzmir’i turlayacağını söyledi.

Annemle ikimiz de aslında turlamayacağını, başka işler peşinde koşacağını biliyorduk o gün babamın. Anneanneme de gitmek zorundaydık. O günün gecesinde hiç olmadığım kadar yıkılacaktım. Bunun son olduğunu düşünecektim hatta. On iki yaşımda başlayan olayları altı sene hiç kabullenememiştim ve hep alışmayı reddetmiştim. Olay iki haftada ya da ayda bir tekrarlasa da hiç mi hiç alışamamıştım bu duruma senelerce. Ta ki o gece, on sekiz yaşıma dek.

Altı yıldır kanayan, kanattığım ve kanatılan yaram o gece son damlasını dökecek veben alışmaya başlayacaktım.

Anneannemdeyken Defne’nin bana attığı mesaja takıldı gözüm. Babamı, elinde siyah poşetlerle yanda birkaç adamla bir yere giderken gördüğüne dair bir mesajdı bu. Adresi aldım, anneme bir arkadaşımın beni çağırdığını söyleyip oradan ayrıldım. Bir taksiye bindim ve sokak sokak babamın olduğu yeri aramaya başladım.

O kadar çok yürüdüm ki, en sonunda hiç gelmediğim bir semtin hiç bilmediğim bir sokağında kayboldum. İçimdeki kötü his göğsümden dışarı taşıyordu artık. Bu kötü his üzüntüyle karıştı ve büyük bir öfkeye dönüştü. O sırada telefonum çalmaya başladı. Arayan kişi, daha büyük bir şok yaşamama sebep olmuştu. Okyanus arıyordu.

Aslında açamayacak kadar kötü bir durumdaydım. İçimdeki o berbat duygu nefesimi kestiğinden nefes almak da güçlük çekiyordum. Telefonu açtım,

‘’Hera?’’

Derin nefeslerimi düzeltmeye çalışarak ama pek de beceremeyerek,

‘’Sonra… Sonra konuşalım, olur mu?’’

‘’Neredesin sen?’’ dediğinde yüzüne kapattım. Nerede olduğumu ben de bilmiyordum. Telaşlı adımlarımla, içimdeki en açık yaramla yürümeye başladım. Tam bir çocuk parkının önünden geçip başka bir sokağa girmek üzereydim ki parkta babamla beraber iki adamı daha gördüm. O ve arkadaşları da beni gördüğü için sessiz kalmışlar, bu hiç bilmediğim yerde onları rahatsız etmemem için gitmemi beklemişlerdi…

Siyaj, büyük bir araba tam önlerinde durdu. Bu arabanın buraya gelme nedenini biliyordum. Önce hepsi adlarını unutacak kadar içmişlerdi ve bu arabaya binip kumar oynamaya gideceklerdi. Koşar adımlarla, içim titrerken babamın oturduğu bankın önünde durdum.

‘’Baba, ne yapıyorsun sen burada?’’diye sordum, gözlerim ayaklarının ucunda duran büyük içki şişesindeydi. Babam elimden tuttu ve beni öperek,

‘’İyiyim kızım. Sen ne yapıyorsun?’’diye sordu. Hiçbir şey olmamış, hiçbir şey yapmamış gibi. Geri çekildim. Midem allak bullak olmuştu. Hepsini bir kenarı bırakmıştım, içkiyi babamın bünyesi kaldırmıyor her seferinde ağzından ya da burnundan kan geliyordu. Bir keresinde hiç unutmuyorum dişi patlamış, yerinden fırlamıştı.

‘’Baba, sen ölmek mi istiyorsun?’’

Babam sesini çıkarmadı. Yanındaki şerefsizlerin suratına bakıp,

‘’Siz utanmıyor musunuz? Buradan bir de kumara… Oh ya. Sizin çocuğunuz, yuvanız yok mu? Kime ne hesap vereceksiniz? Allah hepinizin belasını versin. Bu adama bir şey olursa, başınıza gelecek her şeyi benden bilin.’’

Dedim ve nereye koştuğumu bilemeden oradan uzaklaştım. Nefes almakta çok güçlük çekiyordum. Attığım her adımda düşecek gibi oluyordum. Sanki içimde biri nefesini tutuyordu. Ciğerlerim havayla hiç buluşamıyordu.

Çok üzgündüm.

Çok öfkeliydim.

Çok kırılmıştım.

Hızlı adımlarımı tekrardan onlara doğru çevirdim.

O kadar hızlı yürüyordum ki ben rüzgarı değil, rüzgar beni hissediyordu. Hiç sesimi çıkarmadım, herkes ne yapacağıma baktı. Şişeyi aldım ve çocuk parkının ortasında taşın üzerine vura vura parçaladım.

Sonra ağlayarak oradan uzaklaştım.

Gözümden bir iki damla yaş bile çok zor akmıştı.

Ağlayamayacak kadar kırgındım.

Bu gece ilk defa babama değil, kendime ağlıyordum.

 

O gece ilk kez kendime, geldiğim bu hale ağladığım geceydi. Alışacağım ilk an olduğunu biliyordum sanki. Kendine ağlarken bir insan zorlanır mı? Ben o gece ağlarken zorlandığım kadar hiçbir gece zorlanmamıştım.

Bir çocuk parkında terk edilmiştim ilk kez.

Maalesef bu bir çocuk parkında ilk terk edilişim olmayacaktı. Adamlar farklı, terk ediliş mekanı aynıydı. Cennete terk edilmişim gibi gururluydu oysa herkes.

Çocuk parkına terk edilmek, terk edeni masum yapmazdı.

Ama bilmedikleri, benim de şimdiler de öğrendiğim bir şey vardı.

Cennete de terk edilsen, terk edilmek yine terk edilmektir aslında.

 

Bir kaldırıma oturdum, içli içli ağladım. Gözyaşım çok az akıyor, akmamak için direniyordu. Topuz yaptığım saçlarım dağılmış, üzerimdeki siyah hırka da benimle birlikte çökmüştü. Berbat bir haldeydim. Ne kadar orada kaldım bilmiyorum, telefonuma bir mesaj geldi Okyanus’tan. O’na canlı konumumu attım ve ağır, eskisinin aksine telaşsız adımlarla yürümeye başladım. Burnum akıyordu. Rüzgar saçlarımı daha da dağıtıyordu ama tokayı çıkarma zahmetine bile girmemiştim. Saçlarımın bir kısmı toplu, bir kısmı salık öylece rüzgara meydan okuyordu.

Parka baktığımda babamla olan adamların hala orada olduğunu gördüm. Onlarsa beni yine görmeyi reddetmişlerdi. Uzaklaştım oradan.

Çok değil, o beş dakika sonra Okyanus’un arabasını gördüm. Farları gözlerimi acıtmıştı. Arabayı sokağın ortasında durdurdu ve hala çalışır vaziyetteyken indi ve yanıma geldi.

Üzerinde bordo bir ceket vardı, içindeyse koyu renk bir kazak.

‘’Onlardan biri mi?’’diye sordu öfkeli sesiyle.

Başımı iki yana salladım,

‘’Tanımadığım biri olmasını ben de dilerdim… Çok tanıdık, boş ver. Kaybolmuştum zaten.’’

Beni bu hale onun belalarından birinin getirdiğini düşünmüştü. Keşke onlardan biri getirseydi. Yakından atılan kurşun çok daha tehlikeliydi oysa.

Sessizce kaldırımın kenarına oturduk.

İkimiz de hiç konuşmadık.

Söyledim ya, biz susarak anlaşabilen iki insandık. Sessizlik aramızda oluşan tuhaf bir dildi. Belki de Okyanus’un o geceki halimi sorgulamaması, hep susmasının nedeni kendinin de beni daha beter edeceğini bildiğindendi, kim bilir…

Kaderimin engebelerini gözünden tanıyordum; hep onları seçiyor, benzer acıları yaşıyor, benzer yaraları açıyordum kendi kendime o zamana dek. Çok zor dönemlerdi benim için. Her türlü hissi Okyanus’un hayatıma girmesiyle tadabilmiştim.

Belki de bu yüzden kendimi hala o yaşlarda hissediyordum.

Sanki sokağa çıkacak, Okyanus’la yürüyecek sonra eve dönecektim.

Ama işler öyle olmamıştı.

Ben büyümüştüm, o’nun göze alamadığı yollara tek başıma çıkmış, orada en açık yaramı tenime kazımış, kaybolmuş, çok da kaybetmiştim.

O’nun çıkamadığı tüm yollar beni hayatımla kafa kafaya getirmişti.

 

‘’Buralar da kumar oynanan bir yer mi var?’’diye sordum, dizlerime koyduğum koluma başımı yaslamışken ve o’na bakıyorken.

Gümüş rengi gözlerini bana çevirdi, onun da saçları dağınıktı.

‘’İyi olacaksan öğreniriz.’’dedi, hafif tınıdaki sesiyle.

Başımı sallamakla yetindim. Sonra ayağı kalktı ve arabasına doğru ilerledi. Telefonunu kurcaladığını ve birilerini aradığını gördüm.

Zihnimden o sahneyi atamıyordum.

Nasıl da paramparça etmiştim şişeyi.

Sanki o şişe benim kalbimdi ve elimden kayıp gitmişti.

Telefonum çalmaya başladığı an Okyanus,

‘’Öğrendim.’’diye bağırdı arabanın içinden. Elimle bir dakika, diye işaret ettim ve annemin aramasını açtım.

‘’Kızım nerdesin? Baban da yok…’’

‘’Babamı buldum anne… Şişesini parçaladım… Yine o adamlarlaydı, yine oraya gidiyordu. Orayı da öğrendim birinden…’’

Sesimin kötülüğünden ve yarım yamalak anlatmaya çalıştığımdan annem afallayarak,

‘’Neredesin?’’

‘’Kayboldum. Hiç bilmiyorum buraları… Sana konum atacağım.’’dedim,

‘’Geliyorum.’’dedi ve telefonu kapattık.

Mesaj olarak atarken Okyanus’un yanına gittim.

‘’Buraya beş dakika arabayla.’’dedi, elindeki telefonun ekranından yolu göstererek.

‘’Annem gelecek.’’dedim, ‘’Onunla gitsem oraya iyi olacak çok teşekkür ederim.’’

‘’Oraya ikiniz mi gideceksiniz? Olmaz Hera, kim bilir ne pis herifler vardır.’’

Gülecek gibi oldum,

‘’Annemi tanımıyorsun… On tane adamın hakkından gelir, e ben de onun kızıyım.’’

‘’Annen gelene kadar köşeden seni izleyeceğim.’’

‘’Sağ ol.’’dedim başımı eğerek.

Arabasına bindi ve çalıştırıp sokağın sonuna doğru ilerledi.

**

Annem arabasıyla geldiğinde yanında dayımın oğlu Ali de vardı. Ali benden bir yaş küçüktü. Annem beni o halde görünce şok geçirmişti. O’na her şeyi anlattım yanıma geldiklerinde. Annem oraya gitmeyeceğimizi, evimize döneceğimizi söyledi ve babama birkaç küfür salladı.

Ben arka koltuğa ilerlerken Okyanus’un olduğu yere doğru baktım. Arabanın farlarını yanıp söndürerek, orada olduğunun mesajını verdi bana. Bu beni buruk bir şekilde gülümsetti.

 Ali anneme,

‘’Hala ben kullanayım istersen. Çok sinirlisin.’’dedi, ehliyeti olmamasına rağmen çoğu kişiden daha iyi kullanırdı Ali arabayı. Annem tereddüt dahi etmeden anahtarları verdi ona.

Arka koltuğa gidip sırtüstü uzandım.

Yavaşlayan kalp atışlarımla yıldızları izlemeye başladım.

Arabanın sıcağı bana çok iyi gelmiş, öfkeden ve üzüntüden kasılan bedenimi gevşetmişti. Eve geldiğimizde ben duşa girmiştim. Duştan çıktığımda evde kimsenin olmadığını gördüm.

‘’Anne?’’

Odaları gezmeye başladım gecelik pijamalarımla,

‘’Ali?’’

Kimse yoktu. Kalbimdeki endişe bir anda artmaya başladığında kendimi dışarıda buldum. O sırada kapıda Aslan ve İlyas abiyi buldum.

İlyas abi ve Aslan yüzümdeki dehşeti görünce,

‘’Ne oldu? Annenler nerede?’’diye sordular.

Ben de,

‘’Bu adrese gitmeliyiz.’’ diye ekranımı gösterdim.

O soğukta, duştan yeni çıkmışken, üzerimde incecik pijamalarla ve ayağımda çorap dahi yokken, terliklerle çıktım evden. İlyas abi ve Aslan sorular sorarak ve hiçbirine cevap alamayarak beni oraya götürdü.

Bir ormanın ortasındaki alana vardığımızda, buranın bir çiftlik evi olduğunu gördüm. Burayı sanki küçüklüğümden hatırlar gibiydim ama bir türlü çıkaramadım o an. Kocaman demir kapıyı sonuna kadar açtığımda annemin bağırarak küfürler savurduğunu duydum.

‘’Anne.’’diye bağırarak sesin geldiği yere doğru koştum.

‘’Szi kimin yerinde ne yapıyorsunuz ?’’diye bağırıyordu annem. Bir sürü adam vardı, babam oradan kaçmış, ormanın derinliklerinde tüm olaylardan uzaklaşmıştı anladığım kadarıyla. Ortada uzun boylu, oldukça kilolu ama fazlasıyla süslü bir kadın da vardı. Annem masalarını dağıtmıştı. Kartlar ve içkiler her yerdeydi. Kadına ve çevresindeki adamlara ağzına gelen ne küfür varsa söylüyor, Ali annemi tutmaya çalışıyor, benden önce gelen dayım adamları ve kadını olduğu yerden kovuyordu.

Kimse ses çıkaramıyordu, o an sadece kadının anneme,

‘’Sen benim kim olduğumu biliyor musun ?’’ dediğini duydum ve bu beni durmaktan alıkoyan son şey oldu, annemle ikimiz aynı anda,

‘’Fahişenin tekisin.’’dedik ve ben kadının üzerine doğru atıldım.

Artık konuşma sırası bendeydi.

Çığlık ata ata, ormanda sesimi babama duyururcasına kadına küfürler ediyor, bir yandan Ali’yi ittirmeye çalışıyor bir yandan da babama,

‘’Baba! Bizi duyduğunu biliyorum. Bitirdin baba, sen bizi bitirdin.’’diye bağırmıştım.

O gece eve nasıl döndüm, uykuya nasıl daldım hatırlamıyorum. Dayım oradan herkesi kovalamış, benim öfkem anneminkini de aşmıştı ve annem beni yaka paça eve götürmüştü.

Sabah nasıl oldu, ben nasıl uyudum hiç bilmedim.

 

Bağıra bağıra, küfürler savura savura durdurmuştum açık yaramın kanını.

Sabah olduğunda içimdeki alevden eser kalmamıştı; yaramsa sonuna dek açıktı ve artık kanamıyordu. Ancak o güne, o şekle gelene dek çok daha kötüleri gelmişti başıma.

Şimdi içime ve yarama kapandım.

Ne varsa artık çığlık kıyamet değil de sessizce yaşıyorum.

Öfkemi yendim, yaramı yendim ama bir yerden sonra anılarımı yenemedim.

Bunlarla yaşamayı öğrenmeye çalışıyorum, eski bir dost tavsiyesiyle…

 

İki gün boyunca babam eve gelmemişti, annem de onu eve almayacağını söylüyordu ama ben yine düzelmiş gibi davranacağımızı, hiçbir şey olmamış gibi davranacağımızı biliyordum. Bu süre içerisinde dayım ve kuzenim Ali ve Aslan babamın yanına, o çiftliğe gitmişler, o’nu ayıltmaya kendine getirmeye çalışmışlardı. Babamın ve dayımın ortak arkadaşı babamı o gece ormanda bir ağacın altında uyurken bulmuştu. O çiftlikse dedemden kalmaydı ve kimse gitmiyordu uzun süre. O yüzden hatırlayamamıştım.

Annem öfkesinden güçlü doğmuş, sürekli rahatladığını, içindeki zehiri akıttığını söylüyordu.

Bir de annem bana artık sesimi çıkarabildiğim, o’na benzeyebildiğim için gururla bakıyordu bana. Önceden hep babamı koruduğumu düşünürdü ama o olaydan sonra o’nun tarafından çekilmişim gibi gururla bakıyordu bana.

Aralarındaki ilişkiyi savaşa çeviren, annemi savaşa maruz bırakan kişi babamdı. Öylesine sessizce yapıyordu ki bunu…

Ne kadar da tanıdık, değil mi?

Annelerin kaderi kızlarının çeyizidir derler.

O gece çeyizimi görmüştüm ben.

Çok şey de değişmiş, alışmayı da öğrenmiş annem kadar da güçlü bir kadına dönüşmeye başlamıştım.

 

Üçüncü günün akşamı babam eve dönmüş, biz de olan her şeyi yaşanmamış gibi davranmaya devam etmiştik. İlyas abi kendi derdini unutup bizimle ilgilenmişti. O akşam Aslan, ben ve Ali biraz hava almaya çıkmıştık. Diğerleri evde kalıp yemek yemeğe devam ediyorlardı.

‘’Bir adam vardı, her gittiğimizde babana yemek getiriyordu.’’dedi Aslan. Ali de,

‘’Eniştem çok sevilen biridir çok da tanınır buralarda. Muhtemelen arkadaşlarından, dostlarından biridir.’’ Diye söze girişmişti.

‘’Sağ olun, çocuklar sizi çok seviyorum…’’dediğimde Aslan, eğlendirmek ister gibi,

‘’Kızım, kadının üstüne nasıl atladın öyle… Ödüm koptu.’’dedi, gülümseyerek Ali de,

‘’Tutuyorum diye bir de beni dövüyor… Bu hikayede yanan ben oldum yine. Halam da sen de çok tehlikelisiniz…’’dediğinde hep birlikte kahkahayı koyuvermiştik.

‘’Annem duymasın, Ali.’’dedim dalga geçerek. O da ellerini olmaz anlamında sallayarak,

‘’Aman Yankı, zaten senden dayak yedim bir de halamdan yiyemem. Kadının bakışları yetiyor valla.’’

Omzuna vurdum,

‘’Dalga geçme.’’

‘’Yarın sabahtan Antalya’ya döneceklermiş.’’dedi, Ali.

‘’Aynen, bir ay daha sakin kalırlar sonra başa sararız, yine.’’

‘’Belli olmaz.’’ Diye yanıtladı Ali tekrardan.

Eve döndüğümüzde, her şey normaldi. Annem bavulları toplamaya gitmişti. İlyas abi,

‘’Ben iki arada bir derede şu Okan Ziya Karagöz’le görüşmeyi ayarladım, Yankı. Çok da zorlanmadım, direkt kabul edildi hatta. Yarın öğlen iki gibi gidelim sen ben ve Aslan. Akşamı da uçağım var, biliyorsun.’’dediğinde şaşırarak onayladım onu.

‘’Gidelim tabii, abi. Sen ona da teşekkür etmeden rahat edemeyeceksin, belli.’’

‘’Ben de gideyim bavulumu toplayayım.’’Dedi ve Aslan’ın yaşadığı eve doğru ilerlemek üzere kapıdan çıktı.

**

Annemleri uğurladıktan sonra Defne, Yağız ve İdil de bize gelmişti. İdil zaten tutturmuştu ben de içeri gireceğim diye ama İlyas abi onu girmemesi için ikna etmeyi başarabilmişti.

‘’Yankı, bak deli gibi merak ediyorum. Ne bu gizem anlamıyorum zaten Ziya ağabeydeki.’’dediğinde hepimiz gülmeye başlamıştık.

‘’Sus, kızım ya. İlyas abiyi havaalanına bıraktıktan sonra Kumralımız Yağızımız bizi gezmelere götürecekmiş ona odaklan. Yankı anlatır bize, yaşlı bunağın nasıl olduğunu. Gözleri de görmüyordur muhtemelen fotoğrafını falan da çek, meraktan uyuyamaz bu yoksa, Yankı.’’

O sırada İlyas abi lavaboya doğru gitmişti.

‘’O iş ben de.’’dedim göz kırparak.

Yağız,

‘’Susun artık, yetişkinlerden kurtulmamıza çok az kaldı. Eski mutlu hayatımıza döneceğiz…’’dediğinde İlyas abi lavabodan dönmüştü,

‘’Ayıp be Yağız.’’diye lafa girişmiştim ben. Yağız kıpkırmızı kesilmişti. Buna dakikalarca gülmüştük.

Saat ikiye yaklaşırken İlyas abinin bavulunu Yağız’ın arabaya yerleştirmiş ve sıkış tepiş arabaya binmiştik. Şimdi Okyanus’u üç sene önce gördüğüm o yere gitmek için yola koyulmuştuk. O kalabalık alanda kaybolduğum, Abis Derneği’nin toplantı yerine, o sarayları andıran okula doğru ilerliyorduk. Abis Derneği eski bir okulu kullanıyordu ana bina olarak. Yalnızca önemli zamanlarda bahçesinde toplanırdık…

Okyanus beni o geceden sonra hiç aramamıştı. Muhtemelen kötü ve özel şeylerin olduğunu biliyordu. Gözleri bir şekilde üzerimdeydi, bunu hissedebiliyordum.

Ana binanın kapısına geldiğimizde üç sene öncesine gittim geldim sanki. Her şey bir bir yaşanıyordu zihnimde yeniden. İdil, Yağız ve Defne arabada kalmışlardı. Biz de içeriye doğru ilerlemeye başlamıştık. Çok sessizdi. Tepede bir yerdeydi burası. Oysa o gün kaybolacağım kadar kalabalıktı. Şimdiyse kimse yoktu. İlyas abi, girişteki birkaç kişiyle konuştu ve asansörle ikinci kata, Okan Ziya Karagöz’ün odasına çıktık.

İlyas abi, ceketini düzeltti ve kapıyı iki kez tıklattıktan sonra içeri girdi. Onun arkasından Aslan ve en son da ben odaya adımımı atmıştım.

Okan Ziya Karagöz yazan masada oturan kişiyi gördüğümde tüm bedenime bir şaşkınlık dalgası yayıldı.

Masada oturan kişi Okyanus’tu.

Göz göze geldiğimiz an Aslan şaşkınca kulağıma doğru şöyle fısıldadı,

‘’Yankı Hera, bu babana yemek getiren adam.’’

Her şey işte bu noktada kaderin kalbine benimkine benzer açık bir yara bıraktı.

 

+1

Bir Cevap Yazın