Kendi Kitaplarım

Kimsesiz 1.Bölüm: “Nefes”

Ateş değil, kelimeler yakar.

Geçmişin, gözde bıraktığı ince kızıllıkları örten etten bir duvar vardı. Soğuk, tenimi ısırıyordu. Ürperti ensemden aşağıya doğru yuvarlanıyor, damarlarımda siyah fren izleri bırakıyordu. Geçmişimi örten etten duvarları araladığımda, bir ormanın ortasında olduğumu gördüm. İnce, uzun ağaçlar düzensizce dizilmiş, gözlerimin kadrajına seriliyorlardı. Yerdeki yapraklar ve bazı kırılmış dalların varlığını, çıplak ayaklarımın altında hissedebiliyordum. Üzerimdeki uzun, siyah elbisenin ince askıları omzumdan dökülüyordu. Soğuk rüzgarın uğultusu, ağaçlara çarpıp geri dönüyor, döndüklerinde kulaklarıma sıyrıklar bırakıyorlardı. Omzuma dökülen siyah saçlarım uçuşup yüzümü örtüyor, her biri yara bantlarıyla dolu parmaklarımla saçlarımı önümden çekip ormanın sonunu görmeye, çıkış yolunu bulmaya çalışıyordum.

Burada kimse yoktu. Ormanın koynuna terkedilmiştim.

Zihnime süzülen korkuyu es geçmeye çalışırken ağzım aralandı. Derinlemesine bir nefes aldım. Oksijen sıvı bir maddeymiş gibi boğazımdan süzülürken, aktığı yerleri yakıyordu. Yara bandıyla dolu olan parmaklarımı saçlarımdan çekip, bedenime sardım. Parmaklarım, ince kumaştan bedenime gömülürken, tenimdeki sıcaklık kumaşı aşıp havaya dağılıyordu. Yakıcı sıcaklıkla gözlerim daha fazla açılırken, rüzgar kulakları çınlatacak kadar uğultulu esti. Sol omzumdan düşen askıyı tekrar yukarıya doğru kaldırdım. Kararmak üzere olan havada sessizlik, asılı bir metin gibiydi. Bir adım attığımda, çıplak ayağımda beklediğim acıyı hissettim. Bir adım daha atıp, ayaklarımı hizaya getirdiğimde kurumuş yapraklar ve irili ufaklı dallar ayağımın altında parçalandılar. Acıya aldırmadan devam ettim. Devam etmem gerekiyordu.

Kulaklarımda kurumuş yaprakların çıtırtısı, ruhumda dipsiz bir kuyu gibi olan karanlık ve karanlığın içinde bir kalp. Karanlığın koynunda doğan kalbi yaşatmaya çalışan kızın adı Yankı Hera’ydı.

Her şeye rağmen burada olan, dipsiz kuyuda kalbi için tek başına savaşan bu kız bendim.

Uzun elbisem yere sürterken çıkardığı kimsesizliğin sesini engellemek için ellerimle, elbisenin eteğini biraz havaya doğru kaldırdım. Boğazımdan aşağı yuvarlanan er oksijende, zihnime koyu mürekkeple gerçekler yazılıyor, kanımı katrana çeviriyordu. Aldığım her nefes, beni yaşatması gerekirken canımı daha fazla yakıyordu. Aldığım nefesler kimsesizliğin koynunda soluklanırken yakıcıydı. Hava puslu ve kapalıydı. Baktığım her yer birbirine benziyor, sanki hep aynı yere bakıyormuşum gibi benimle alay ediyordu. Çıkış yolu yok gibiydi. Etrafımda birkaç kez dönerken, ayaklarıma batan dikenli dallar umurumda dahi değildi. Beynimde zelzeleye tutulan tek cümle, kulaklarımı patlatıyordu.

Sadece eve gitmeliydim.

Herhangi bir yöne doğru ilerlemeye başladım.

Puslu havaya hakim olan sessizliği kurtların ulaması kurşun gibi delip geçti. Ellerim elbisemin etek kısmında asılı kalırken, başımı hızlı bir hareketle geriye doğru çevirdim. Arkamda gördüğüm grili beyazlı kurt sürüsü yakıcı nefesimi boğazıma düğümlerken, ayaklarımın kanmasına aldırmadan koşmaya başladım. Kural basitti;

Aldırırsan, kaybederdin.

Nereye gittiğimi bilmiyor, sadece kurtuluşu istiyordum. Puslu havaya sadece nefes alış verişlerim dağılıyor, sessizlik uzun süredir var olan hakimiyetini kurtların arsız ulamalarına bırakıyordu. Bir yandan ruhu çalınmış ağaçlara çarpmamaya çalışıyor, bir diğer yandan ise arkamdaki kurt sürüsünün peşime takıldığına şahit oluyordum. Arkama bakmaya devam ederken damarlarıma uyuşturucu gibi aşılanan korku, bir süre için en baştaki kurtla göz göze kalmamı sağladı. Bana nefretle bakan gri kurt, şiddetle ulayıp gücünü nefretinden alarak daha da hızlandı. Ayaklarımın altında giderek hızlanan sıcak sıvının kan olduğuna artık emindim. Bakışlarımı gri kurttan çekip önüme dönerken, sol omzumu ağacın birine çarptım. Ağacın üzerindeki kıymıklar omzuma bıçak misali batarak sıcak, kırmızı sıvıyı beyaza yakın tenime akıtırken, kıymıkların batmadığı kısmın morardığını gördüm. Güçsüz ve ruhsuz görünen ağacın bana zarar vermesi bir an için afallamama sebep olsa bile koşmaktan vazgeçmedim. Acıya teslim olmayacaktım.

Teslim olursan, kaybederdin.

Koşuşum ciğerlerimi tenim kadar yakarken, ayaklarım aniden yerden kesildi ve yüzüstü yere kapaklandım. Saçlarım, kurumuş yapraklara doğru savrulurken ellerimden destek alarak vücudumun üst kısmını doğrulttum. Arkama baktığımda kurt sürüsü ortalıktan kaybolmuştu. Bana doğru yaklaşmakta olan tek bir kurt vardı; Nefreti ormanı saran gri kurt.

Bakışlarım benden izinsiz avuçlarıma indiğinde, sıyrıldığını gördüm. Soluk renkli yaprakların tenime dokunduğu yerler morarıyordu. Ellerimi yavaşça tekrar yapraklara sürttüm; ellerimin beyaz rengi çürüklerle doldu. Bir süre bakışlarım sadece ellerime takılı kalsa da gariplik adeta puslu havayı esir alıyordu. Beyaza yakın ten rengimin hemen hemen her yanı çürüklerle donatılmıştı. Kendime bu bedene aldırmadan burayı terk etmem gerektiğini hatırlatıyordum. Yaklaşmakta olan gri kurt, karanlığın ortasında kalan kalbimin korkuyla nefesler almasına sebep olurken, ayağı kalktım.

Tekrar koşmaya başladığımda, kurt artık çok yakınımdaydı.

Elbisemin askıları omuzlarımdan aşağı düşüyor, ayaklarımın altı kırmızıyla boyanmaya devam ediyordu. Yanımdaki ağaçlardan çıkan yolu ayırt etmeye çalıştığım sırada rüzgar, kulağıma fısıldadı:

”Arkanda!”

Açık kahverengiyle ela arasında kararsız kalmış gözlerim, hızlıca arkamdaki görüntüyü yakaladı. Ona doğru dönüp, sakinleşmesi için başını okşamak istedim. Yara bantlarıyla dolu olan sağ elimi ona doğru, korkakça uzattım. Gri kurt, bunun onu daha çok sinirlendirdiğini belli edercesine, arsız pençesini bana doğru uzatarak dişlerinin arasından nefretle hırladı. Tekrar yere kapaklanırken, geçmişin izlerini taşıyan gözlerimi etten duvarlar örttü. Acıya bedenimi hazırlayıp, beklemeye başladım fakat beklediğim darbe hiçbir yerden gelmedi.

Gözlerimi açmaya çekiniyordum. Soğuk rüzgar gitmiş, yerini boğucu bir sıcaklık ve yanık kokusu almıştı. Beklediğim ulumalar kulaklarımı delmiyordu. Uzandığım yerde sıcaklık, her geçen saniye biraz daha artıyor ve terlememe neden oluyordu. Yavaşça gözlerimi araladım.

Bulunduğum alan yangının ortasıydı.

Birkaç dakika önce bedenime morluklar bırakan ağaçlar yanıyor, dumanlar puslu gökyüzüne siyah bir örtü gibi seriliyordu. Farkında olmadan gri, heybetli kurdu aramaya başlamıştı gözlerim. Başımı iki yanıma salladım ve sıcaktan kollarıma yapışan saçlarımı çekiştirdim. Alan gittikçe daralıyor fakat zihnim yanmayı kabullenemiyordu. Ölüm koşusuna çıkan kalbim, karanlığında parçalara ayrılmak üzereydi. Ağzım çöle dönmüş su diye dilenirken gözlerim, hala çıkış yolu aramaktaydı. Alevler büyüyor, tenim is izleriyle doluyordu. Daha az önce yerler kadar değen elbisem, dizlerime kadar parçalanmıştı. Yanık kokusu ciğerlerime dolarken, öksürük krizine girmiştim. Elbisemin parçalanmış kısmını tamamen koparıp, burnumu ve ağzımı kapatacak şekilde, dumandan korunmak için maske yaptım. Buradan kurtulacaktım. Artık duyulan tek ses, alevlerin uğursuz çıtırtısıydı. Yol aramaya devam ederken, kulağıma beynimde çarpışan kelimeler dokundu;

”Kendi yolunu çiz. Yanmayacaksın.”

Kelimeler… İnsanları yaşatabildiği gibi ruhlarını öldürebiliyorlardı da.

Bir adım atarak hemen yanımdaki ağaca doğru baktım. Sağ elimin işaret parmağının ucunu saran yara bandını bir kerede parçalara ayırıp, alevlerin içine doğru fırlattım. Daha sonra parmağımı, dallara can alıcı bir aşkla sarılan alevlere doğru uzattım. Bu aşk, ölümcüldü.

Ateş ve parmağım buluştuğunda hissettiğim tek şey, sıcaklık oldu. Gözlerim alevlerden mi yoksa mutluluktan mı bilinmez parladı. Yanmıyordum! Yüzüme gülümseme yerleşirken, kelimeler tekrar kulağıma dokundu;

”Bazı ateşler sonradan yakar tıpkı seni yavaşça öldüren bir zehir gibi.”

Kelimelere aldırmadan kendi yolumu çizmeye başladım. Tekrar konuştu o ses. Sanki kulaklarıma değil de, karanlıkta yaşamaya çalışan kalbime ulaşmak ister gibi çığlık çığlığa.

”Ağrı soğukta kendini belli eder. Bu ateşte seni suyun içindeyken yakacak.”

Bu kulaklarımı tırmalayan ses kalbime ulaştı, ses tanıdıktı. Bu ses kendi sesimdi. Gözlerimi ve kulaklarımı sesin beynimde yankılanmaması için kapattım fakat harflerin zehri damarlarımda kanla birlikte dolaşıyor, kelime olup zihnimde can buluyorlardı. Son olarak satırlara yerleşiyorlar ve mürekkep olup dağılıyorlardı.

Ellerimi kulaklarımdan çekip gözlerimi açtığımda, karşımda yaşadığım evi gördüm. Bu tanıdıklık, nefretime zaferle gülümsememe sebep olabilirdi belki de fakat olmadı. Ağzımdaki maskeyi çıkarıp elimden uçuşunu seyrettim.

Bu ev, içinde acıyı büyüten kızın, karanlıkta doğurduğu kalbi parçalara ayıran beton kütlesinden başka hiçbir şey değildi.

Ruhu kamçılayan satırlar vardı. Bir babanın tek bir cümlesi kız çocuğunun o cümlenin yazılı olduğu satırı asılıp, harflerin enkazı altında kalmasına sebep olabilirdi. Bu yüzden yakıcı olan ateş değil, kelimelerdi. Kelimelerin yakıcılığını tattığım gece, harflerin enkazında kaldığım geceydi.

Benim kalbim, nefes almaya başladığımız andan beri karanlıktaydı. Henüz doğmadan tek bir cümle, beni aydınlatacak güneşi buza çevirmişti. Belirli bir yaşa kadar bilmeden, yapay ışıkta kalan kalbimi gerçekler tek bir cümle olup, o satırı asılmama sebep olmuştu.

Ve harflerin kavisi bir ip olup ruhumun boynuna bağlanmıştı.

Eve giriş yaptığımda ise kapılar yüzüme kapandı ve az önce çığlık çığlığa patlayan cümleler gerçeğe döküldü. Nefes. Nefes alamıyordum. Bomboş evimizin her yeri sular altında kalmış ve tıpkı Titanik filmindeki gibi daha da yükseliyordu. Yüzebilirdim. Yüzmeyi biliyordum fakat burada bir şey vardı, yüzmemi engelleyen bir şey. Bir şey beni içine çekiyor, yüzeye çıkmamı engelliyordu. Yüzeye doğru çıkmaya çalışıyordum ama faydasızdı. Mümkünmüş gibi daha da dibe batıyordum, gözüm yüzeye gidiş yönündeydi. Bir an için, çevreme bakmaya başladım. Etrafımda tanımadığım yüzler, bana bir şeyler anlatıyorlardı. Onlar, sanki suyun altında rahattılar. Çizgi filmlerdeki deniz kızları gibi suyun altında nefes alıyorlar ve bana bir şeyler söylüyorlardı. Benim ise ciğerlerim nefes diye direniyor, yanıyorlardı. Yavaş yavaş ölüyordum ve tanımadığım yüzlerden biri bana şunları söyledi;

”Sana nefes almayı bile unutturdular.”

Dediklerine bir anlam veremedim. Tuhaf bir şekilde kulaklarım sadece bu cümleyi seçti. Sonrasında tekrar duymamaya başladım. Nefes alamıyordum, yüzeye çıkamıyordum. Orada öylece kalakalmıştım. Sadece son cümleler kulaklarımda yankılanıyordu. Ben vazgeçmezdim. Çırpındım. Yüzeye çıkmalıydım, pes etmemeliydim. Kulaklarım uğuldamaya, karanlık beni içine çekmeye başladı. Bilincim kapanmak üzereydi ama ben hala çırpınıyordum. Hayır, çırpınmıyordum. Çırpınmaya çalışıyordum. Gözlerim kapanmadan biri beni yüzeye çıkardı. Nefes.

Derin nefesler eşliğinde uyandım. Cenin pozisyonu almış, elimi yumruk yapıp bacaklarımın arasına koymuştum. Rüyamda boğuluyordum ve uyurken de nefesimi tutmuştum. Ciğerlerim, o kadar çok yanıyordu ki, cidden öleceğimi düşünüyordum. Rüyalar yedi saniye sürer dediklerini duymuştum. Hadi canım! Yedi saniye nefessiz kalsam şuan bu şekilde olmazdım. Yavaşça ayağı kalktım ve odamın penceresini açtım. Soğuk rüzgar tenimi yaladı. Ürperdim. Aralık ayındaydık fakat alışkanlıktan hep atletle yatardım. Yıldızsız, bulutlu gökyüzüne doğru baktım. Anlaşılan yarın hava yağmurluydu. Hala nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum. Sonunda, normale döndüğümde nefes almayı başarabildim. Temiz hava ciğerlerime dolduğunda yanma, rüyamdakinden de beter bir halde devam ediyordu. Bu rüyayı görmemi sağlayan, beni öldürmek isteyen tarafımdı. Emindim. Tuhaf ve hiç unutmayacağım bir rüyaydı. Pencere açık, dakikalarca o aralık soğuğunda kaldım. Nihayet üşüdüğümü hissettiğimde, pencereyi kapatıp, telefonuma uzandım. Saat sabah beşe doğruydu. Ailemin işi sebebiyle İzmir’de tek başıma yaşıyordum. Annem ve babam Antalya’da, ablam ise geçtiğimiz yaz evlendiği için İstanbul’da yaşıyordu. Annemi arayıp aramamak arasında kaldım. Endişelenirdi. Hafta sonu yanlarına giderim, diye düşündüm. Baş ucumdaki sudan yudumlayıp tekrar yatağa yattım.

Uyandığımda, tahmin ettiğim gibi yağmur yağıyordu. Hızlıca okul üniformalarımı giyip evden çıktım. Lise son sınıftım. Okulum çokta uzak değildi fakat yürüyerek gidersem sırılsıklam olacağımı biliyordum ve yürümeye başladım. Sorun değildi, severdim yağmurlu havaları. On beş dakika sonra okula vardım. Sınıfa girip en öndeki yerime kurulmuştum. Dersin başlamasına yaklaşık yirmi dakika vardı. Etrafıma baktım, herkes yavaş yavaş gelmeye başlamıştı. Tekrar önüme döndüm.

”Yankı!” İdil, bana sesleniyordu.

”Merhaba.” diyerek onu selamladım. İdil, arkadaşımdı. Karakterlerimiz olduğu kadar fiziksel görüntümüz de zıttı. Sarıyla kahverengi arası, dalgalı saçları belinin hemen üstünde bitiyordu. İri, soluk görünümlü fakat hayat dolu mavi gözleri vardı. O her ne kadar inkar etse de, öyleydi işte. Hayat dolu. Zayıftı,çok zayıftı ve benden biraz daha uzundu. Katı kuralları vardı mesela. İnsanları çok incelerdi, en ince ayrıntısına kadar. Seçiciydi. Yapmacık hareketleri de vardı. Biz çok zıttık ve o beni yakını olarak görüyordu. O, hep anlatıyor bende hep dinliyordum. Hayır, şikayetçi değildim, hayatı güzeldi. Benim aksime yaşının kızıydı, kendi tabiriyle.

” Neden geldiğini söylemedin? Hadi kahve almaya gidelim, sen kahvaltı yapmamışsındır.” Dedikleri bitmeden beni kolumdan tutup kantine sürükledi. Kahve almak için sıraya girdik Ücreti ödedikten sonra boş bir masaya oturduk. Kahve kupası soğuk parmaklarımı ısıtıyordu. Gülümsedim. Bir yudum aldıktan sonra İdil’e baktım.

”Neler yaptın dün akşam? Yanlış hatırlamıyorsam ismi Yağız olmalıydı. Doğum günü partisine gidecektin?” diye sordum. O da sanki bunu bekliyormuş gibi heyecanlı bir şekilde anlatmaya başladı.

” Çok güzeldi. Sana gelmeni söylemiştim. Yanımda olmalıydın, eğlenmeliydin Yankı. Bunu sana kaçıncı kez söylüyorum bilmiyorum ama, yaşının kızı ol.” diyerek, daha çok beni azarladı ve evet her konuşmamızda bu cümleyi kuruyordu.

”Kalabalık ve gürültülü, sevmiyorum.” dedim omuz silkerek.

”Bir gün o romanların içinde kaybolacaksın.” Belki de kaybolmuştum çoktan.

”Güzel olurdu.” dedim, omuz silkip gülümseyerek. İdil, başını iki yana salladı. Kahvelerimiz bitmek üzereyken zil çaldı ve sınıflarımıza dağıldık.

Öğle arasını belirten zil çaldığında, test kitabımı ve konu anlatım kitabımı alıp aşağıya indim. Kütüphaneden içeriye girdiğimde, herkes bir yere oturmuştu. Sanırım boş yer yoktu. Yüzümü buruşturarak geri dönüyordum ki, tanımadığım bir ses adımı seslendi. Olduğum yerde kaldım. Beni tanıyan insan sayılıydı. Başka biri diye düşündüm fakat ismim nadir bulunuyordu ve okulda tek olduğuna emindim. Tekrar adımı duyduğumda, tek ayağımın üzerinde döndüm ve bana seslenen kıvırcık, turuncu saçlı kıza gözlerimi kısarak baktım. Tanıyor muydum? Hayır. Etrafıma tekrar baktım. Kız uzun işaret parmağını bana doğru uzatarak gülümsedi.

”Sana diyorum.” dedi ve kıkırdadı. Çok masum ve tuhaftı. Gamzeli yanakları vardı. Adını bilmediğim kız, kıkırdamaya devam ederken ona dikkatli bakma şansım oldu. Burnunun ve elmacık kemiklerinin üzerinde hafif çilleri vardı, kömür karası gözleri ve kemik siyah gözlüğü. Tanımadığıma emindim.

”Evet?” dedim yüzüm garip bir hal alırken. Nihayet, masum kıkırdaması bittiğinde şunları söyledi;

” İstersen yanıma oturabilirsin.” Gülümsemeye çalıştım. Oturduğu masaya doğru hareket edip, sandalyeye oturdum. Hala adını bilmediğim kıza baktığımda gülümsedi. Ne kadar da fazla gülümsüyordu. Sıcak kanlı birine benziyordu, ve gözlerindeki saflık zararsız olduğunu belli ediyordu.

”Ben, Defne. Aynı spor salonundayız.” dedi elini uzatıp gülümserken. Ne yapacağıma karar veremeden bir eline bir kıza baktım. Çok tuhaftı, ilk defa böyle bir şey yaşıyordum. Gözlerindeki samimiyete bakarak elini tuttum.

”Ben de Yankı. Seni gördüğümü sanmıyorum.” dedim onun gibi gülümsemeye çalışarak. Ne kadar becerebildiğimi bilemiyordum. Defne, kahkahayı bastı. O güldüğünde, istemsizce bende güldüm.

”Hey neden gülüyoruz?” dedim bende gülmeye devam ederken.

”Görmezsin tabii, etrafına hiç bakmıyorsun ki. Sadece spor yapıp gidiyorsun.” Doğru söylüyordu.

”Öyle yapıyorum, değil mi?” dedim bakışlarımı ellerime çevirirken.

”Evet, ama sonunda seninle tanışmaya karar verdim. Farklı birisin, en az benim kadar.” Farklı mı? Belki de öyleydim. Dışardan öyle görünüyordum demek ki.

”Memnun oldum.” dedim farklı kelimesini es geçerek.

Zil çalana kadar ders çalıştık, birbirimizi tanımaya çalıştık. Sanırım ilk defa bu kadar çok konuşmuştum. Defne samimi bir kızdı. Yapmacık hiç değildi, gördüğüm kadarıyla. Spor salonunda görüşmeye karar verip, kütüphaneden ayrıldık.

Okul çıkışı, spor salonuna gittim. Girişte, Defne beni bekliyordu. Hangi ara gelmişti? Ciddi anlamda çok farklıydı. Birlikte içeri girdik. Direkt soyunma odasına giderek, giyindik.

Yaklaşık bir saattir buradaydık ve ben şu ”yaşının kızı ol” temalı İdil’le sürekli olan konuşmamızı Defne’ye anlattım. Bir yandan koşu bandında koşuyor, bir yandan da konuşmaya çalışıyordum. Sonunda konuşmam bittiğinde Defne;

”Biliyor musun, İdil haklı. Evet, üniversiteye hazırlanıyoruz ama senin şu içindeki cesur kızı çıkarman gerekiyor.”

” Emin olamıyorum. Ne yapmalıyım? Bak, işte onu bile bilmiyorum.” dedim, bir solukta. Defne, koşu bandının hızını düşürdü ve yürümemi sağladı. Daha sonra kendininkini de aynı şekilde ayarladı ve derince bir nefes alıp konuşmaya başladı;

”Dinle, benim bildiğim bir yer var. Oraya git ve kafanı biraz dağıt. Eminim iyi gelecektir. Kalabalık olmuyor genelde, ama biraz tehlikeli olabilir. Bence denemeye değer. Kontrollü bir kızsın ve nerede duracağını bilirsin, diye umuyorum. En azından denedim dersin.” dedi, göz kırparak. Olabilir miydi? Belki. Aslında kalabalık olmamasını sevmiştim fakat tehlikeli olmalı olasılığı hoşuma gitmemişti. Cesur muydum? Evet, gereğinden fazla cesur biriydim. Kontrollü müydüm? Deneyip görecektim. Aklıma yatmıştı.

”Peki,” dedim. ”bu akşam gidiyorum.” Defne her zamanki gibi gülümsedi. Gülümsemesi bulaşıcıydı.

”Ben şimdi çıkıyorum ve telefonuna adresi mesaj olarak yollarım. Dikkatli ol.” dedikten sonra, koşu bandını durdu ve aşağıya indi.

”Görüşürüz ve teşekkürler.” dedim, ona el sallarken.

”Görüşürüz ve harbiden cesur kızmışsın.” dedi ve gözden kayboldu.

Eve geldiğimde, hemen kendimi duşa attım. Yaklaşık yirmi dakika suda oyalanmıştım. Havluya sarınarak, odama doğru ilerledim. Saat sekize geliyordu. Hazırlanmam yarım saat bile sürmezdi. Hızlıydım. İlk olarak saçlarımı kuruttum, ama saçlarımın şekli o kadar tuhaftı ki, anlamsızdı. Dalgalı desem değil, kıvırcık desem hiç değil. Düz mü? Hayır. Kabarık? Değil. Sırtıma kadar düz geliyordu ve uçları, bir rampa gibi havaya kalkıktı. Tuhaftı. Çok gürdü ve uğraşmak çok zordu. Bu yüzden sadece kurutmakla ve taramakla yetindim. Siyah balıkçı yaka bir kazak ve normal bir kot pantolon giydim. Aynada kendime baktım. Açık olmak gerekirse, kendimi hiç beğenmiyordum. Zayıftım fakat kilo almaya çok müsait bir yapıya sahiptim. Orta boylardaydım. Saçlarım o kadar siyahtı ki, bazen fotoğraflarda mavi gibi çıkıyordu. Yuvarlak bir yüze ve dolgun yanaklara sahiptim. Kıvrık bir çenem vardı ve neredeyse yüzümde tek sevdiğim yer, çenemdi. Minik bir burnum vardı. Gözlerim, elaydı ve sanki kenarlarında bir sis tabakası varmış gibi duruyordu. Ve bu da bana tuhaf geliyordu. Yüzümle orantılı dudaklarım vardı. Dolgun, fakat renksiz. Beyaza yakın buğrday tenliydim. Böyleydim işte. Sıradan.

Evden çıkmadan önce üzerime siyah deri ceketimi geçirdim ve yola çıktım. Defne’nin yolladığı mesaja göre çok uzak değildi. Heyecanlı değildim ama mideme kramplar da girmiyor değildi. Bu akşam gerçekten sınırlarımı zorlayacağım diye düşündüm. En fazla insanları incelemeye fırsatın olur, dedi içimdeki umursamaz Yankı. Ona hak verdim. En basitinden ben de biraz incelemeci bir kız olabilirdim.

Ve taksiden indim. Burası tenhada bir yerdi ve görünürlerde kimse yoktu. Karşıma baktım. Gireceğim mekan tam da karşımda duruyordu. Hiç tereddüt etmeden içeri girdim.

Kapıdan girer girmez dikkatimi loş, mor ışık çekti. Burası yarı karanlık bir yerdi. Duvarların rengini ayırt edemiyordum ancak tüm duvarların üzerinde, sanki duvarın içinden geliyormuş gibi, yıldız misali mor ışıklar vardı. Mor yıldızlı gökyüzü, diye geçirdim içimden. Masa ve koltuklar sadece duvar kenarlarındaydı ve orta yer boş bırakılmıştı. Sağ köşenin biraz ortalarına doğru bar kısmı vardı, içinde de bir barmen bardakları siliyordu. Cidden, iki elin parmak sayısını geçmeyecek kadar az insan vardı. Karşıma baktığımda sahne gördüm fakat boştu. Mekanı kendi gibi büyüleyici bir ses dolduruyordu. Lana Del Rey şarkılarından biri etrafta yayılıyordu ve ben yürümeye başladım. Burayı cidden sevmiştim.

” Merhaba.” dedim barmene gülümsemeye çalışarak.

” Merhaba.” dedi o da başını kaldırmadan. Elindeki bardağı temizlemeyi bırakıp bana baktığında gülümsedi ve bu beni biraz rahatlamış hissettirdi.

” Portakal suyu alabilir miyim?” dediğimde tekrar gülümsedi. Eline aldığı bardağa portakal suyunu doldurmaya başladı. Su yeşili gözleri vardı ve kumraldı. Bardağı bana uzattı ve bende hemen oracığa oturuverdim. Elimi çeneme koyup tekrar etrafı süzmeye başladım. Gerçekten hoş bir yere benziyordu. Kafamı tekrar çevirdiğimde barmenle göz göze geldik. Dayanamadım ve sordum,

” Neden bu kadar az insan var?” Elindeki bezi bir kenara bırakıp, bana odaklandı.

”Burayı çok az insan bilir.” Portakal suyumdan bir yudum alıp devam ettim.

”Peki nasıl hala ayakta? Yani demek istediğim, nasıl işletiyorsunuz?” Çocuk, başını yere eğerek güldü.

”Cidden o kadar masum bir mekan gibi mi gözüküyor?” dediğinde, istemsizce kaşlarımı kaldırdım. Korkmuştum. Ağzım kurumaya başlamıştı. Defne’nin ihtimal doğruydu o halde. Hızlıca birkaç yudum daha aldım portakal suyumdan.

”Ya çok safsın” dedi adını bilmediğim çocuk. ” ya da çok cesur.”

”Saf değilim.” diye sesimi yükselttim. Saf değildim ve benim hakkımda, beni tanımadan konuşamazdı. Ben sadece biraz rahatlamak için buraya gelmiştim.

”Öyleyse saf olmadığını kanıtla.” dedi tek kaşını kaldırırken. Gözlerimi kıstım.

”Seni ikna etmek zorunda değilim.” Çocuk kahkahayla güldü.

” Safsın.” dedi. Damarıma fena basıyordu ve onu yumruklamak istiyordum.

”Değilim.” dedim üzerine basa basa.

”O halde,” dedi çocuk işaret parmağıyla karşıdan bir yeri gösterirken, ” git ve ondan uyuşturucu istediğini söyle, hiçbir kıza o zehri vermez.” Gösterdiği yere başımı çevirdim. Çok uzun boylu birisi vardı ve yüzünü göremiyordum. Bir dakika o ne dedi? Uyuşturucu mu? Hayatta olmaz!

”Delisin.” Başımı iki yana sallayıp gülümsedim. ”Cesur olup olmadığımı bu şekilde mi anlayacaksın, saçma.”

”Aynen o şekilde anlayacağım.” dedi ve ciddiydi. Yapabilirdim, sorun değildi ama dediğim gibi saçmaydı işte. Çocuk bana hadi bakışlarını yollarken, içimdeki cesur kızdan cesaret aldım. Ona bu laflarını yutturacaktım. Adımlarımı o yöne doğru hızlandırırken arkamı dönüp sessizce,

”İzle.” dedim

Biraz korkuyordum sonuçta uyuşturucu satan bir adamla konuşacaktım. Başımı kaldırdığımda, aynı zamanda o da bana baktı. Duman rengi gözler. Dikkatimi ilk çeken şey bu oldu. Bir süre duman beni içine çekti. Yüzümü incelediğini fark ettim ve bu beni rahatsız etti. Kımıldayamadım. Sanki bir şey beni kımıldatmıyordu. Aralanmış dudaklarımdan içeri nihayet oksijen girdiğinde gözlerimi ondan kaçırdım. Derin bir nefes aldım. Ne diyecektim? Uyuşturucu istiyorum mu? Buna cidden ben de gülerdim. Ondan şüpheliydim çünkü hiç gülmeyecekmiş gibiydi. Bakışlarımı tekrar duman rengi gözlerine sabitledim. Ben farkına varmadan gözlerim yüzünde gezintiye çıkmıştı. Yüzü kemikliydi, gözlerinin altı mor. Beyaz tenliydi ve gözlerini kırptığında, göz kapaklarında mavi ve mor damarlar ortaya çıkıyordu. Saçları sanırım siyahtı. Ortamdaki ışıklandırmadan dolayı ayırt edemiyordum. Siyah, yuvarlak yaka örgü kazak ve siyah pantolon giymişti. Burnu düzdü. Birkaç gün önce tıraş olmuş gibiydi. Kaşları düzgündü. Bir uyuşturucu satıcısı, belki de kullanıcısı nasıl böyle kusursuz gözükebilirdi? Bu adil değildi. Tekrar nefes aldığımda birkaç adımda yanıma geldi.

”Ne istiyorsun?” dediğinde benimle konuşmak için biraz eğilmişti. Ses tonu sayesinde ürperdim. Sanki okyanusun ortasında, bir kış günü adada kalmış gibi ürperdim. Başımı kaldırıp dumalı gözlere, korkusuzca gözlerimi diktim.

”Uyuşturucu.”

Doğruldu ve elini belinin iki yanına koyup pantolonunu yukarı çekiştirirken yana doğru baktı.

”Yok sana.” dediğinde kaşlarım çatılmıştı. Arkamı dönüp barmene baktığımda kıkırdıyordu. Ona öfkeli bakışlarımı yolladım.

”Sattığını biliyorum ve istiyorum.” dedim kaşlarım hala çatıkken. Etrafa bakmayı kesti ve tekrar bana baktı.

”O halde kızlara satmadığımı da biliyorsundur.” dedi. Vazgeçmeyecektim. Vazgeçip kendimi o aptal barmene güldürtmeyecektim. Sanki içimi okuyormuş gibi;

”Vazgeçmeyeceksin.” dedi. Kollarımı kavuştururken,

”Aynen öyle .” dedim. Tıslayıp tekrar etrafına baktı ve bana, ” Burada kal.” Dedikten hemen sonra gözden kayboldu. Sanırım başarmıştım. Arkamı dönüp barmene zaferle baktım. Tekrar başımı çevirdiğimde, gri gözlü, adını bilmediğim genç adam, kazağının kollarını dirseğine kadar çekmiş bana doğru geliyordu. Yirmi üç veya yirmi dört yaşlarındaydı en fazla.

Yanıma geldiğinde etrafa bir kez daha bakındı ve sağ avucumu, sol avucunun içine aldı. Yaptığı şeyler bir kez daha o ürpertiyi hissettim ve afallayarak ona baktım. Bu hareketi yaparken yine eğildiği için kendimi çok kısa hissettim. Başını bir anda yan tarafa doğru çevirince, saçının birkaç tutamı alnıma değdi. Heyecanlanmıştım. Nefes almak için tekrar ağzımı araladım. O da arka cebinden minik bir poşet çıkarıp avucuma koydu. Elleri de buz gibiydi. Sonra yüzüme bakmadan doğruldu. Ben hala ona bakıyor ve nefes almaya çalışıyordum.

”Param?” dedi tek kaşını kaldırırken. Nihayet kendime geldiğimde, cebimden parayı çıkarıp ona doğru uzattım. Parayı aldı ve cebine soktu. Elimdekini sallayarak, barmene gülümsedim. Yüzünün aldığı şekil beni keyiflendirdi. Sonra başımı tekrar ona çevirdim.

” Sağ ol.”

Hızlı adımlarla yerime doğru ilerledim. Şuan boğazıma kadar kızardığımı biliyordum. Hep böyle olurdu, konuşurken bir sorun yok fakat arkamı döndüğüm an kıpkırmızı kesilirdim. Bu iyi bir şeydi sanırım. Çantamı aldıktan sonra o yeri hemen terk ettim. Önüme gelen ilk taksiye atladım. Kesinlikle bugün yaşadıklarımı unutmayacaktım.

Eve geldiğimde saat gece yarısına geliyordu ve uykum çok gelmişti. Avucumun içine koyduğu gibi hala duruyordu o zehir ve ben onu defterime yapıştırdım. Bugünü unutmamak için. Çünkü sınırlarımı zorlamıştı, ürpermiştim. Altıma pijamamı giyip, kazağımı çıkardım. Kalın askılı beyaz atletimle kalmıştım. Huzurlu rahat yatağıma girdim. Uyumadan önce aklımda kalan son şey; duman rengi gözler oldu.

Üşüme hissiyle uyandım. Sabah olmak üzereydi. Pencerem açıktı, hızla doğruldum. Penceremi kapattığımdan emindim. Etrafıma baktım. Ayağa kalktım ve pencereyi kapattım. Başımı, dolabımın yanındaki koltuğa çevirdiğimde, onu gördüm. Tam çığlığı basacakken, oturduğu yerden kalktı bana doğru yaklaştı. Nasıl gelmişti? Lanet olsun! Güvenlik neredeydi? Ve sanırım en önemlisi neden gelmişti? Yukardan bana bakarken başımı biraz kaldırdım. Yutkunarak,

”Senin ne işin var burada? Nasıl girdin? Ne istiyorsun?” diye sorularımı sıralarken soğuk elleriyle ağzımı kapattı ve konuşmamı engelledi.

” Paranı vermeye geldim.” Kaşlarım şaşkınlıktan havaya kalkarken, kendime gelip elini ittirdim.

”Ne yaptığını sanıyorsun? Nasıl girersin evime?” diye bağırmaya başladım.

”Aptal,” dedi tükürürcesine, ” cidden safsın. Sana gerçekten o zehri verebileceğimi düşündün mü? Ya da bu kadar kolay teslim olacağımı? Sana verdiğim şeyi, defterine yapıştırmak yerine biraz inceleseydin, şeker olduğunu anlardın.”

Gerçekten saftım. Bu kadar kolay pes etmezdi ki. Hiçbir kıza satmazken bana satması büyük saçmalık olurdu. Ve o benim ne yaptığımı, her şeyi izlemişti. Başımı ona inanamıyormuş gibi iki yana salladım.

”Seni şikayet edeceğim.” dediğimde başını yana çevirip sahte bir şekilde sırıttı.

”Ciddi misin? Yapabileceğin en iyi ve tek şey bu zaten.” dedi. Hızla telefonuma doğru ilerledim. Ama orada yoktu. Ona doğru döndüğümde, elinde telefonumu sallıyordu. Eğlenir gibi baktı,

”Bunu mu arıyorsun?” dediğinde, hızlı adımlarla ona doğru ilerledim ve elimi telefonuma doğru uzattım.

”Ver telefonumu.” dediğimde kolunu yukarı doğru uzattı.

”Alsana.” dedi bana yine yukarıdan bakarken. Ulaşmam imkansızdı. Neden bu kadar uzundu ki? Elimi önüme düşen saçlarımdan geçirerek geriye doğru attım. Diğer elim belimde ne yapacağımı düşünüyordum.

”Tamam,” dedim ”telefonumu ver şikayet falan etmeyeceğim. Paramı getirdiğine göre gidebilirsin.” dedim sesimsin sakin çıkmasına dikkat ederek.

”Kolay vazgeçmezsin sen.” dedi. Nasıl emindi benden bu kadar? Anlam veremiyordum.

”Yeter ki defol git evimden.” dedim tam gözlerine bakarak.

Gözleri komodinimin üzerine takıldı ve eline öğrenci kartımı aldı.

”Hera.” dedi. Bu ismi duyduğum an aklıma babam gelmişti ve sinir kat sayım daha fazla artmıştı.

”Adım Yankı.” dedim gözlerimi ona sabitlemeye çalışarak.

”Hayır,” dedi ”Yankı Hera.” Öyle olduğunu zaten biliyordum ama Hera ismini duymak istemiyordum. Önceden bu ismimi çok severdim ve kullanırdım. Ta ki, ablamın düğününden birkaç gün sonraya kadar.

Ablamın düğününden birkaç gün geçmişti, annem Antalya’ya dönmüş babam da birkaç işi olduğunu söyleyip daha sonra döneceğini burada benimle kalacağını belirtmişti. Babamın Antalya’ya döneceği gündü ve duşa girmişti. O sırada telefonuna bir mesaj geldi ve ne kadar yanlış olduğunu bilsem de gidip mesajı açtım. Mesajı okumamla birlikte gözlerimden yaşlar dökülmeye başlamıştı. Mesajda şöyle yazıyordu,

”Çocuğumuz seni özledi, artık gel Metin.” Cümle zihnimi delip geçti. Görmeden inanmayacaktım. Adresi hafızama kaydettim ve telefonu hızla kapattım. Babamla aram çok iyiydi. Aslında aileme çok bağlı bir kızdım. Babam duştan çıktıktan sonra telefonunu kontrol etmiş, son bir işi kaldığını söyleyip evden ayrılmıştı. Hemen arkasından bende çıkmış ve o adrese gitmiştim.

Gerçekti.

Ve o gün kanatlarımdan biri koptu.

Bana Hera ismini babam, Yankı ismini annem vermişti ve ben o günden sonra Hera adını bir daha kullanmadım. Anneme olanları söyleyemedim, babama hiçbir şeyi belli etmedim ama bir daha da Hera olamadım. Ben artık Yankı olmuştum. İçimde bu gerçek yankılanıyordu ve ben kimseye bir şey söyleyemiyordum. Bu şey beni tüketse de ben savaşmaktan vazgeçmiyordum.

”Hera?” demesiyle kendime geldim.

”Lütfen telefonumu verip, gider misin? Söz veriyorum. Şikayet etmeyeceğim.” Bir şeylerin ters gittiğini anladı ve telefonu uzattı. Kaşları çatıktı.

”İnanayım mı?” dedi

”Dene.” diye kestirip attım, şuan yine kendimle savaş veriyordum.

”Şikayet etsen bile, bir işe yaramaz.”dedi kaşlarını kaldırarak. Omuz silktim. Ne sanıyordu ki kendini?

”Kimsin ki sen? Ne sanıyorsun kendini?” dedim dalga geçer gibi gülümserken.

”Okyanus.” dedi ve bir adım daha yaklaştı.

”Eğer başına bir bela alırsan, ki bu bela benim tarafımdan olursa seni polis bile kurtaramaz. Sence de diğer insanlar şikayet etmeyi bilmiyorlar mı?” dedikten sonra pencereyi açıp evimi terk etti.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: