Kendi Kitaplarım,  Tanımlanmamış

GÜVERCİNLİK -bölüm 1: Ev-

“Sen kendini bildiğin sürece gittiğin her yer senin evindir.”

Böyle söylemişti annem daha on dokuzumun başlarındayken. O zamanlar ruhumun göçebe bir kuş olduğunun farkında bile değildim.

Ah, yalan söyledim. Yine.

Her şeyin gayet farkında olduğum gibi bunun da farkındaydım ama ben, hiçbiriyle yüzleşemeyecek kadar korkaktım. Kendimi bildiğim ilk andan itibaren, oldukça uzun bir süre kendime bir ev aradım. Bu bazen bir sokak oldu, bazen bir semt, bazen bir şiir ama sanırım en canlı olanı bir insanda evimi aramam olmuştu.

En canlısı, en can alıcısı…

Hayatım boyunca hep kapıda kalmışım gibi hissettiren insanlarla tanışmıştım; oysa kapı bendim, pencere bendim, o ev bendim… Kaç kere kapım pencerem indi saymadım. Kaç kere evlerim yandı, bilmedim. O dumanla kaç kere sarhoş oldum, kaç gece sokakta kaldım, kaç gece sokak lambalarının cızırtısını içimde hissettim, yangınlarda kaç parmağımı kaybettim… Ben bunların hiçbiriyle hiç mi hiç yüzleşememiştim. Birkaç sağlam şey öğrenmiştim eğer alkışlayacaklarsa.

Bildiğim ilk şey, her sokakta kalışımda üstüm başım isle kaplıyken, ölesiye can yangınım varken ve sokağı duman bürümüşken gerçekten nefes alabildiğimdi.

Bildiğim ikinci şey, sokak lambalarına benimle birlikte yandıkları için sonsuz bir minnet beslediğimdi.

Gitmek bazılarına evdir.
Bir dönem bununla yaşamayı öğrenmiş ve bir gün geldiğinde her yerden gitmiştim; hiç gelmemişim gibi. Kendimden bile gittiğimin yemin ederim farkında değildim. O zamanlar mırıldandığım tek bir cümle vardı;
“Eğer bir gün gittiğin için pişman olursan hatırla, başka çaren kalmamıştı.”

Bu kuş oluşumun, kuş oluşumla yaşayabildiğimin ilk günüydü. Emin olduğum bir şey vardı artık. Çenemi dik tutan bir şey…

Ben bununla yaşardım.

Ben bununla yaşardım ama bununla öleceğim hiç aklıma gelmemişti.

Gecelerce bir yalana inandım. Onu besledim, onu büyüttüm, ona el oldum, onun içime işlemesine izin verdim, onun içime deşmesine izin verdim. Ona rüyalarımdan bahsettim, dinledi. Ona kabuslarımı anlattım, gerçekleştirdi. Onu doğurdum. Korkusuzluğumu yendiğimi düşündüğüm gün onu doğurduğum gündü. Bir yalana erken gelmek yüzümdeki ilk çizginin sebebi olmuştu. Bir yalana geç kalmak öğreneceğim en büyük ders olacaktı, belki de bilmediğim tek gerçek buydu. Korkusuz olacağım günse onu öldüreceğim gün olacaktı. Bilmiyordum. Bir şeyleri bilmemek kazaydı. O şeyleri öğrenmek kaderin ilk ilmeğiydi. On dokuz yılımı böylece sokak sokak kendimi arayarak geçirmiş, evsizliğimle dövünüp durmuştum.

Kendimle yüzleşmeye başladığımda yirmime birkaç gün vardı ve öğrendiğim en büyük ilk günah geç kalmaktı.

🕊

Güvercinlik.

Yeni evimin adı buydu. Küçük, taştan klasik bir Nevşehir evim vardı artık. Sonunda olmam gereken yerdeydim.

Sonunda kendimi, geçmişimi ve geleceğimi, bulacağım yerdeydim.

Mağarayı anımsatan odamın taştan duvarına, hemen yatağımın başucuna siyah bir rüya kapanı asarken düşündüğüm tek şey buydu. İzmir’den, ailemin yanından ayrılırken annemin bavuluma ilk koyduğu şey doğduğum andan beri benimle olan bu rüya kapanıydı. Annemin beni kabuslardan koruyacağına öyle büyük bir inancı vardı ki, bu inanışı dinleyerek büyümüştüm. Bir Kızılderili inancına göre düş kapanının ortasındaki ağ geceleri kabuslarımızı yakalar ve güneş doğduğunda ortadaki delikten onları süzermiş. Tüylerse iyiliklerin yolunu bulabilmesi içinmiş. Düş kapanı hep iyi düşüncelerle örülmeliymiş. Tabii ne annem ne ben asla örmeye kalkmamıştık. Annem bu inançla teyzesi tarafından büyütülmüştü. Annem güneşi o kadar çok benimsemişti ki bana bu anlama gelen Helya ismini koymuştu. Bir yerde duymuştum, annenin kaderi kızının en büyük çeyizidir. Sanırım annemin kaderi benim Güvercinlik’te olmamın nedeniydi. O her ne kadar nedenini işim gereği bilse de ben onun için buradaydım.

Aslında en çok kendi inancım için buradaydım.

Annem Nevşehir’in Güvercinlik ilçesinde dünyaya gözlerini açmıştı. Bana asla anlatmadığı, hatta kendinin dahi bilmediği ama benim bir şekilde öğrendiğim ve beni bu şehre sürükleyen hikayeden dolayı buradaydım. Annem doğduktan birkaç ay sonra anneannem onu İzmir’e, kendi ailesine bırakıp gitmiş. Bir daha da geri dönmemiş. Annemin teyzesi Zeliha annemi büyütmüş hatta annemin kimliğinde Zeliha anneannemin ve Yalçın dedemin ismi yazar. Anneme her bu geçmişi sorduğumda bundan fazlasını bilmediğini artık bilmek de istemediğini söyleyip konuyu kapatırdı. Benimse bunu Zeliha anneannemden bir şekilde öğrenmem artık bendeki tüm ipleri koparmıştı. Annemin asla vazgeçemediği bu rüya kapanları bile anneannemdendi. Annem bunu hala bilmiyordu, bense bu gerçekle hayatımı kurmuştum. Zeliha anneannemin anlattığına göre anneannemin adı Ayşe. Ayşe anneannem çalışmak için İzmir’den Nevşehir’e göçmüş, burada bir çiftlikte yemek yapıyor oranın hanımlarına ve beyine hizmet ediyormuş. Anlatılana göre çiftliğin hanımının çocuğu olmuyormuş, subay eşiyse onunla sırf varlığı için berabermiş. Ayşe anneannem o çiftliğe girdiğinde on altısını yeni tamamlamış, on yedisinde bu subaya aşık olmuş ve anneme hamile kalmış. Ayşe anneannem ve subay olan ve adını hâlâ bilmediğim dedem bu gerçeği aylarca saklamışlar. Ayşe anneannem doğurmuş kızını ve ona Nehir ismini vermiş. Çiftliğin hanımı öğrendiğinde deliye dönmüş. Ayşe anneannem kaçmış İzmir’e annemi de kucaklayıp fakat hanım durmamış arkasından etmediğini bırakmamış. Ayşe anneannem kardeşi Zeliha’yı çağırıp ona kızını emanet etmiş. O gece ağlayarak ilk rüya kapanını örmüş. Zeliha anneannem neden gittiğini öğrenememiş, anlattığına göre Ayşe anneannem yalnızca ağlamış. O ağladıkça henüz iki aylık olan annem de ağlamış. Güneş ilk ışıklarını odaya vururken Ayşe anneannem rüya kapanını annemin beşiğinin üzerine asmış ve o an annem ağlamayı kesmiş. Daha sonra Ayşe anneannem fısıldayarak,


“İşe yaradı, hep yarayacak.”
demiş. Bu Zeliha anneannemin ondan duyduğu son cümle olmuş. Annemin her doğum gününde o günden sonra hep bir rüya kapanı bırakılmış kapıya. Zeliha anneannemde bunu Ayşe anneannemin gönderdiğini anlayıp annemin beşinci doğum gününde pencerede beklemeye başlamış. Gece yarısı olunca sokakta endişeli adımlarla biri belirmiş. Gelen kişi Ayşe anneannemmiş. Zeliha anneannem koşarak kapıyı açmış. Ona nerede olduğunu bunu neden yaptığını sormaya başlamış. Ayşe anneannemin tek söylediği şey, başka çaresi olmadığıymış. Bu son gelişi olduğunu artık Güvercinlik’ten dahi çıkamayacağını da söyleyip koşar adımlarla ağlayarak uzaklaşmış karanlık sokakta. Kaybolmuş. O doğum gününden sonra bir daha ne rüya kapanı gelmiş ne de Ayşe anneannem.
Annem asla rüya kapanlarını yollayanın kendi annesi olduğunu bilmemişti ve hala bilmiyordu. Kendi annesine büyük bir nefretle büyütmüştü onu Yalçın dedem.

Çünkü zorundaydı. Öyle anlatmıştı Zeliha anneannem.

Ben bunları, Zeliha anneannemin çekmecesinde gördüğüm bir fotoğrafla öğrenmiştim. Ayşe anneannemin on yedi yaşındaki fotoğrafıyla öğrenmiştim. Öğrendiğimde on dokuzuma yeni basmıştım ve o an Güvercinlik’e gitmeyi kafama koymuştum. Önce üniversitemi bitirecektim.

Yirmi üç yaşıma geldiğimde Ege Üniversitesi’nde İngiliz dili ve edebiyatını bitirdim. Bir yandan öğretmenlik yapmaya başladım, bir yandan çeviriler. Bir yayınevinde ara sıra editörlük işi de yapıyordum. İngilizcenin yanında Fransızca da biliyordum ve şu an İtalyanca için çalışıyordum. Bana Nevşehir’e gitmek için sebep gerekiyordu. Nevşehir adliyesinde İngilizce-Fransızca tercümanlık yapacaktım ve özel bir kurumda ingilizce öğretmenliği. Tarihi de çok sevdiğimden ikinci üniversiteme de Nevşehir de başlayacaktım. Aileme bu işten ilk bahsettiğimde annemin yüzü sapsarı kesilmişti bana bakıp şöyle söylemişti,


“Başka bir şehir bulamadın mı?”
Ona cevap vermemiştim ama o gece çok ağlamıştım. Kendimi hep evsiz hisseden ben, o gece hiç bu kadar evsiz hissetmemiştim. Annem işte bana o gece hayatımı değiştiren cümleyi kurdu ve bana gümüşten bir rüya kapanı kolyesi taktı.

“Sen kendini bildiğin sürece gittiğin her yer senin evindir, kızım.”

Böylece artık olmam gereken yerdeydim.

Nevşehirdeydim.

Güvercinlikteydim.

Evdeydim.

🕊

Evimi yerleştirdikten hemen sonra bir duş aldım. Saçlarımı kurutup taradım. Altıma açık kahve, toprak tonlarında, bol, yüksek bel bir pantolon giydim. Üzerime aynı renk, penye, v yaka, düz bir kazak onun üzerine de beyaz, kalçalarımı örten bir hırka giydim. Koyu kahve olan saçlarımın omuzlarımın üzerine dökülmesine izin verdim. Hafif bir rimel ardından dudaklarıma, yüzüme ve ellerime soğuktankorunmak adına nemlendirici sürdüm. Aynaya bakarken, koyu yeşil harelere sahip gözlerimle göz göze geldim. Omuzlarım o kadar küçüktü ki beni küçücük gösteriyordu zaten minyon bir kızdım. Ölecek kadar zayıf değildim ama yine de gözlerimi çökertmişti bu zayıflık. Belki de gozlerimin çukurluğu ve çekikliği genetikti, bilmiyordum. Kalkık, ucu top gibi olan bir buruna sahiptim. Bronz sayilabilecek bir tene. Kırmız, hafif dolgun yanaklara. Kıvrımlı, küçük dudaklara. Çok kalın olmayan ama karakteristik bir şekilde kalkık olan kaşlara… Yüzüme göre bembeyaz olan boynumdan sallanan rüya kapanı kolyesine baktım, fazla iri olmayan göğüslerime. Ellerime, parmaklarıma baktım, ince başlayan kalın biten. Kıvrımlı sayılabilecek kalçama ve ince olan bacaklarıma. Vücudumu anlatabilirdim peki ya ben kimdim? Ben neden buradaydım? Anneannemden kalan kader artık benim çeyizim miydi sahiden? Beni buraya koşarak getiren korkusuz olma hevesim miydi yoksa evimi bulma hasretim mi? Ağlayacağımı hissettim. Derin bir nefes almaya çalıştım fakat yarım kalmıştı, bunu becerememiştim. Karnım guruldamaya başlamıştı, gün batmak üzereydi. Arabamın anahtarını aldım, çantama cüzdanımı koyup evden ayrıldım. Avanos’a gitmek isteyen yanımı bir türlu susturamadım ve direksiyonu o yöne doğru çevirdim.

🕊

Manava ve markete uğrayıp evime almam gereknleri aldım. Sokaklarda gezerken çömlekçiler sürekli dikkatimi çekiyordu fakat kendimi yorgun, uykusuz ve oldukça aç hissediyordum. En sonunda arabaya eşyaları bıraktıktan sonra birkaç dükkanı ziyaret etmekten zarar gelmeyeceğini düşünüp sokaklardan birine girdim. Birkaç dükkana girdim, çok güzel çömlekler ve nazar boncukları vardı. Hatta bir tanesinde çömleğin nasıl yapıldığını bizzat izlemiştim. Etrafı oldukça kalabalıktı bu çömlek yapan adamın. Zihnimi yeterince meşgul etmiştim. Kalabalıktan bunalıp arabamın olduğu sokağa yürüyordum. Aslında yapmamam gereken şeyi yapıyordum; kaçıyordum düşüncelerimden. Nereden bilebilirdim ki kaçarken yakalanacağımı. Bir ıslık sesi duydum ve refleks olarak sesin olduğu yöne doğru baktım. Güneş artık göğe son ışıklarını vurmuş, etraf pespembeden karanlığa geçiş yapıyordu. Hava tuhaftı o an. Soluduğum hava tuhaftı, sanki ben hiç nefes almamıştım. Şubat ayının ilk günüydü ama sıcağı tenimde hissediyordum. Yirmi dört olmama beş gün kalmıştı ama büründüğüm hassaslık beni büyüteceğine unufak ediyor ve bunu etime kemiğime hissettiriyordu. Bir şey oldu o an. Sanki güneş battı ama o ıslık bir şeyi doğurdu. İnsan hissederdi. Ben o an bir şey hissettim. Sanki artık karanlıktı ve bu ilk kez sorun değildi.
Başımı çevirdiğim yerde yan yana iki ayrı kapı duruyordu. Mağarayı andıran klasik Nevşehir dükkanlarındandı. Birinin üzerinde Alacaşır Yemek diğerine göre daha küçük olandaysa Alacaşır Çömlek yazıyordu. Küçük olan kapının üzerinde devasa bir rüya kapanı vardı. Islık tam oradan geliyordu. Kalbimin nasıl hızlı attığını bilmiyordum sadece rüya kapanını her tesadüfen görüşümde böyle olurdu. Oraya doğru yürüdü ayaklarım. Kapıda kırmızı bir yazıyla girilmez yazısına vardı ama buna aldırış etmedim. Zaten aralık olan kapıya uzunca baktım. Kahve rengi kapının üzerinde bebek mavisi bir rüya kapanı vardı… Varla yok arası dokundum ve gülümsedim. İçerde çok eski bir şarkı çalıyordu, bir de beni çağıran ıslık. Kapıyı itmek için dokundum. Bu dokunuşum önce çok hafifti. Bir süre elim öylece kapının üzerinde kaldı. Gökyüzüne baktım. Hissettiğim bu yoğun his beni boğuyordu ama çok güzeldi.

“Geçmesin, lütfen. Bu kez geçmesin.” diye fısıldadım ve ağır kapıyı ittim. Gördüğüm manzara beni büyülemişti. Loş sarı ışık altında gözlerim daha da parlamıştı. Tavandan bir sürü rüya kapanı sarkıyordu. “Cennettyim.” diye geçirdim içimden. Küçük dükkanda geriye kalan her yerde çömlek vardı. Gözlerimi nihayet ıslığın sahibine çevirdiğimde kaşlarının altından bana bakıyordu. Elleri çömlek yaptığı için kil içindeydi. Üzerinde beyaz bir atlet vardı ve yer yer o da batmıştı. Altın kahve saçları dağınıktı ve alnına dökülüyordu. İçerisi oldukça sıcaktı. Dönen ve henüz yapım aşamasında olan çömleğini durdurdu. Sakin bir şekilde ayağı kalktı ve uzun boyunu sergiledi. Altın kahve gözlerini benden ayırmadan yanıma doğru geldi. Sakalsız ve pürüssüz bir yüzü, pembe biçimli dudakları düzgün bir burnu kavisli ince kaşları vardı. Burnunun üzerinde yaklaşık bir santim kesik izi vardı. Sarı ışıkta üzerime eğildiğinden ben karanlıkta kalmıştım.

“Yanlış yerdesin.” dedi bir anda biçimli dudaklarını diliyle ıslattı ardından. Bu beklemediğim bir cümleydi. Kaşlarım çatıldı, ani bir şekilde çenemin ucunu kaldırarak,

“Hayır, doğru yerdeyim.”

Çatılan kaşları normale döndü ve kısa bir süre beni inceledi. Altın gözleri kolyeme takılı kalınca kaşlarıyla kolyemi işaret ederek, beni daha da sarsan bir soru sordu.

“Seni buraya getiren kolyen mi, kabusların mı?”

Bu soruyla farkında olmadan birkaç adım gerilemiştim. Onunda gözleri benim koyu yeşil gözlerime tırmanmıştı.

“Kolyemi bana getiren kabuslarım.”

Bu cevapımla da o bir adım bana doğru atmıştı. Ne ben ne de o böyle bir cevabı beklemiyorduk. Kısa süren bir sessizlik oldu, tepemizdeki lambanın cızırtısını bile duyabiliyordum artık. Müzik çalmaya devam ediyordu şöyle diyordu, kadife sesli eski bir kadın sanatçı,

“Sen neler neler çektin ben biliyorum, dokunsam ağlarsın hissediyorum…”

Bu şarkıyı hatırlamıştım ve gözlerim bir anlığına doluvermişti. Yutkundum ve dudaklarımdan cesur sorumun dökülmesine izin verdim.

“Peki sana bunları yaptıran ne?” dedim rüya kapanlarını göstererek,” Hayatın mı kabusların mı?”

Gözlerink kıstı ve bir an bile düşünmeden cevap verdi.

“Hayatıma dönüşen kabuslarım.”

İşte bu cevap ikinci kez yutkunmamı engellemişti ve nefes almamı da. Elini uzattı,
“Cesur Ali ben.”
Buz kesmiş elimi onun büyük, sıcacık avcuna yerleştirdim.

“Helya.”

Gözlerimi dolduran o şarkı bitti, güneş tamamen battı. Lambanın ve eski radyonun cızırtısına kapının kapanış sesi eşlik etti.

Ateş içimde evini buldu.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: