GÜVERCİNLİK -bölüm 2: Çoban Yıldızı-

 Sanırım yanlış iliklemiştim hayatın ilk düğmesini.

İnançla ve dünyanın sevgisiyle çıktığım yollarda hep bir çığın altında ezilmiştim. Kaderimi baştan yazamazdım ve yaşanan hiçbir şeyi düzeltemezdim.

Düzeltmezdim de zaten. Asla da unutma taraftarı değildim. Ben hepsini hafızama kazımak ve büyümek için yaşamıştım.

Unutmayayım diye tenime kazımıştım. Unutursam arınamazdım. 
Unutursam hayatıma devam edemezdim.
Unutursam kalbimi reddetmiş olurdum.
Ve ben kalbimi asla reddetmezdim çünkü ben hisleriyle büyüyen, hisleriyle hayatına yön veren ve bu onun sonu olsa bile daima hislerini seçecek olan bir kızdım.

Daha önce güneşi olmayan dünyanın birine kalbimi ekmiştim. Bir yalana geç kalıp, gitmeyi kehribar gözlü bir ev bellemiştim. Kendinden kaçan birine kollarımı kırılana kadar açıp, bana koştuğuna inanmıştım. Böyle bir dönemi o kadar zorla aşmıştım ki, hâlâ içimde bir yerlerde bunu asla yenemeyeceğimi söyleyen biri vardı. Hâlâ tüm eğlencenin ortasında benim bir köşeye çökmemi sağlayacak kadar ağırdı. Hayatıma böyle devam edemeyeceğimi biliyordum ve kendimi Nevşehir’de buldum. 
Nevşehir’de, bir rüya kapanı dükkânında, tamamen arınmış bir şekilde…

Ama her nasılsa, o his içimde o an büyüse ve beni ayakta dahi tutamasa da ben o an ayakta durdum. Ben oradan sağ çıkmıştım bir kere ve geriye ne kaldıysa artık bir önemi de kalmamıştı.

Kapının hızla açılmasıyla içeri on yaşlarında bir oğlan çocuğu girdi.
“Cesur abi, yemek hazır. Halam seni bekliyor ben de çok acıktım zaten…”

Cesur, oğlanın yanına giderken ona kocaman gülümsedi. İç ısıtan türden bir gülümsemeydi bu ve yalan yok bugüne kadar gördüğüm en güzel gülümsemeye sahipti. Gözleri kısılıyor, üst dudağı neredeyse yok oluyor ve sırma gibi dişleri göz önüne seriliyordu. Gerçekten, kendi gülümsememden utanacak kadar hoşuma gitmişti bu görüntü. Oğlanın saçlarını karıştırdı,

“Geliyoruz hemen. Sen biz gelene kadar arabayı sor bakalım Yaşar ustaya olmuş mu?”

Biz derken kastettiği o ve ben miydik, bilmiyordum. O an çocuk kapıdan fırladı ve koşa koşa gözden kayboldu.

“Aç mısın?”

Açtım.

“Teşekkür ederim, evde kendim hazırlayacağım.”

Önlüğünü çıkarırken yeniden aynı şekilde gülümsedi.
“Yani açsın.”
Utanarak başımı salladım.

Yanıma doğru gelirken,
“Biz kimseyi aç göndermeyiz buradan. Annem de benim kadar iyi aşçı olmasa da güzel yemekler yapar, kefilim.”

“Anneler güzel yemek yapar.” dediğimde,

“El lezzetim var.” diye yeniden üste çıkardı kendisini ama bunu öyle bir tavırla söyledi ki, o an amaç sadece sohbet etmekti, biliyordum. Asla üstünlük taslamak değildi.

Aşırı sıcakkanlı bir insan olduğunu o an anlamıştım işte. O an ona gülümsedim. O da bana göz kırptı. Dükkandan çıktık ve orayı kilitledi. Daha sonra hemen yan taraftaki dükkana girip, ikinci kata çıktık. Yukarıda kare, ahşap bir masayı gördüm önce. Sırtı dönük, sarı saçlı bir kadın kırmızılı beyazlı sofra bezini düzeltiyordu. Üzerinde dolmalar, salatalar ve çorba kaseleri vardı. Kadın arkasını döner dönmez Cesur Ali,
“Misafirimiz var, anne. Bir tabak daha koyalım.” 
Kadında ilk dikkatimi çeken şey Cesur Ali’nin ona ne kadar benzediğiydi. Kadın kocaman gülümsedi bana, onunda gözleri kısılmıştı ama gülumsemesi Cesur Ali’nin gülumsemesine benzemiyordu.
“Hoş geldin, kızım. Geç otur şöyle.” Demişti bana sandalyeyi çekerken.
“Hoş bulduk, teşekkür ederim.” Dedim ve ahşap sandalyeye oturdum. Kadın içeri geçti o sırada Cesur Ali de karşıma oturmuştu. Cesur Ali’nim bu tavrı belki başkaşına garip gelebilirdi ama bana gayet olağan gelmişti. Çünkü ben de böyle yetişmiş tim, benim ailemde böyleydi. Altın gözlerine bakarken düşündüğüm tek şey böyle bir dünyada yalnız olmadığımdı. Ona ve annesine hatta az önce dükkandaki ufaklığa bile bir yakınlık duymuştum. Yabancısı olduğum bu şehirde bir anlığına evimde gibi hissettirmişlerdi. Cesur Ali gözlerimin içine benim aksime çok uzun süre bakamadı ve bakışlarını annesine doğru çevirdi. Bu sırada annesi hemen yanımdaki ahşap sandalyeyi çekip oturdu,
“Tekrar hoş geldin, kızım. Belli burada yenisin. Kalıcı mısın gidici mi?”
Önce boğazımı temizledim sonra söze girdim.
“Aslında buraya daha dün taşındım. Aslen İzmirliyim, ailem, arkadaşlarım her şeyim orada ama buraya gelmem, burada yaşamam gerekiyordu. Hem işim, hem okulum nedeniyle…”
Kadın masanın üzerinde duran soğuk elimin üzerine elini koydu.
“Ah, ne güzel. İsmim Derya bu arada. Seninkini de soramadım kusura bakma. Ne işle meşgulsün?”

Gülümsedim ve yanıtladım.
“Sorun değil. İsmim Helya. Ben İngiliz dili ve edebiyatı mezunuyum. Buranın adliyesine İngilizce-Fransızca tercüman olarak geldim. Aynı zamanda öğretmenlik yapıyorum bazen de editörlük. Şimdi ikinci üniversiteme başlayacağım inşallah burada.”
Derya ablanın siyah gözleri saşkınlıkla açıldı. 
“Maşallah. Yeni bir tercümanın geleceğini duymuştuk, biliyorsun küçük yer burası.” O sırada Cesur Ali’ye dönerek, “İlk yemeğini de bizimle yemiş oldu. Ne mutlu bize.”

İkisinede gülümsemekle yetindim. O sırada Derya abla,
“Bak sen bu çorbayı bilmezsin. Süt çorbası derler buna bizim burada. Tat bakalım sevecek misin?”

“Ufaklık henüz gelmedi, hep birlikte başlayalım. Bu arada çok teşekkür ederim beni davet ettiğiniz için… Evde yapılacak bir ton iş vardı, bir de yemek çıkacaktı başıma…” diye söylendim gülerek. O sırada adını henüz bilmediğim ufaklık merdivenlerin başında göründü, yüzünde bıkkın bir ifadeyle,
“Yaşar amca olmadı daha diyor, yarına kadar uzayacakmış… Cesur abi ya, ben otobüsle Güvercinlik’e gitmekten bıktım…”
Sallana sallana gelip Derya ablanın karşısına oturdu.
“Annenin karnından arabayla çıktın sanki, İbo. Sabret oğlum biraz daha.”

İbrahim, omuzlarını düşürdü. Sanırım Cesur’dan biraz çekiniyordu. Onu böyle görünce,
“Aslında ben de Güvercinlik’te yaşıyorum. İsterseniz sizi ben bırakabilirim.” İbrahim’e dönüp göz kırparak,
“Sende arka koltukta uyursun, olur mu?

Cesur Ali gayet ciddi bir tavırla reddetti.
“Gerek yok. Sağ ol.”

Masada gereksiz bir gerginlik oldu. Gülen yüzüm bir anda soldu,
“Aynı yere gideceğiz zaten. Hem siz de beni akşam yemeğinize davet ettiniz.”

Aniden, hiç beklemeden cevap verdi,
“Biz seni hiçbir amaçla davet etmedik. Buralarda insanlar misafirperverdir.”

Kaşlarımı çattım ve tam cevap verecektim ki bir telefon sesi bulunduğumuz ortamı doldurdu. Bu ani ve gereksiz çıkışına anlam verememiştim. Annesi,
“Kolay alevlenebiliyor çıra gibi. Bakma sen ona. Onun amacı sana kendini borçlu hissettirmemek aslında, kusura bakma kızım.”

Çıra gibi.

Her ne kadar bozulsam da sessizliğimi koruyup çorbamdan bir yudum almıştım. Bu sırada Cesur Ali’nin konuşmaları kulağımıza geliyordu,

“Dede kaç kere arayacaksın daha? Hallediyoruz işte.” 
Adım sesi duyarken ikinci yudumumu da içmiştim ve Cesur da tekrar karşımda yerini almıştı. Ona bakmadım. Direk Derya ablaya döndüm. Çorbanın tadı gayet güzeldi.
“Ellerinize sağlık çok güzel olmuş. Çok beğendim, bir ara müsait olursanız nasıl yapıldığını da öğrenmek isterim.”

“Aslında diğer yemekleri ben yaptım ama çorbayı Ali’m yapmıştı…” diye yanıtladı beni Derya abla. Kaşlarım havalandı,
“Öyle mi? Eline sağlık.”
Başını onaylarcasına salladı,
“Afiyet olsun. Belki bir ara tarif ederim nasıl yapıldığını sana.”

“Mesela yolda, Güvercinlik’e giderken.” dedim gülumseyerek.

Az önceki aksi halinin üzerine gülümseyerek, 
“İlla götüreceksin yani bizi.”
Cesur’un yumuşadığını gören İbrahim,
“Oley be!” diye bağırdı.

🕊

Dükkanı kilitlemiş ve hemen yola koyulmuştuk. Yanımdaki yolcu koltuğuna Cesur Ali, arkaya Derya abla ve İbrahim oturmuştu. İbrahim, Derya ablanin dizlerine uzanmıştı. Güvercinlik’e gelene kadar Derya ablanın birkaç sorusu dışında kimse konuşmamıştı. Güvercinlik’e girdiğimizde Cesur Ali evlerinin yolunu tarif etti. Hemen bir sokak arkamda oturduğunu o an anlamıştım. İki katlı, taş evlerdendi. Derya abla teşekkür edip, İbrahim’i kucaklamaya yeltendi. Cesur Ali eliyle içeri girmesini işaret etti. Bana el salladıkta hemen sonra alt katın kapısindan içeri girmişti. Cesur Ali’nin bana baktığını hissedip bakışlarımı ona doğru çevirdim. Aynı anda arka kapıya doğru ilerleyip kapıyı açtı ve İbrahim’i kucakladı.

“Sağ olasın. Bir şeye ihtiyacın olursa ikinci katta benim evim.”

Başımı salladım ve bahçe kapısıni açmasına yardım ettim. Neden bilmiyorum o an onunla konuşmak istedim.
“Banada rüya kapanı örebilir misin? Ücreti ne olursa olsun önemli değil.”
Kucağında uyuyan çocukla vucudunu ve bakışlarını tamamen bana döndürdü. Kısa bir süre, sokak lambasınin altında kalan yüzümde gezdirdi bakışlarını.

“Kabuslarından ve rüyalarından bahsedecek kadar cesursan, seve seve.”

Bu cümlesiyle afalladım. Bir cevap beklemedi ve devam etti,
“Çocuk üşüyecek, bırakıp geliyorum. Acelen yoksa bekle beni.”

Başımı olumlu anlamda sallayıp onun içeri girmesini bekledim. Söyledikleri zihnime tek tek örülmüştü. Onda garip bir aura vardı ve istemsiz bir şekildeinsanda merak uyandırıyordu. Bahçe kapısını kapatırken üzerinide değiştirdiğini gördüm. Lacivert, çok kalın olmayan bir kazak, altına yeni bir kot giymişti. Bir yere gidecek gibiydi.

“Ee? Hâlâ örmemi istiyor musun?”

“Yani sana rüyalarımdan ve kabuslarımdan bahsedersem öreceksin, anladığım bu.”

Başını onaylarcasına salladı. Onu sorgulamak içimden gelmedi. Bunu neden istediğini merak etmek ve bilmek istemedim. Sanki dokunsam ona, her şey dökülecek gibiydi.

“Tamam. Ben varım.”
Memnun bir ifadeyle başıni eğdi yere doğru. Sokağın turuncu ışığı, onun kumral saçlarına dağılıyordu. Sonra aniden kafasını kaldırdı.
“Kaç gibi uyursun?” diye sordu kaşlarını kaldırarak.
“Eve gider gitmez uyurum çok yorgunum.”
Önümde ilerlemeye başladı bense hâlâ kapının önündeydim. Arkasını dönüp bana baktı,
“E hadi. Sabaha kadar bana anlatacaksın ben de sen uyuduktan sonra senin rüya kapanıni öreceğim. İşimiz çok.”
Başkası olsa delirdiğimi ve onunda bir deli olduğunu düşünürdü ama ben bu fikirden tamamen uzaktım. Bir bildiği vardır, diye geçirdim içimden ve hızlı adımlarla arabaya doğru ilerledim. Arabanın anahtarlarını ona verdim,
“Sen kullanır mısın?”
Kendimi çok yorgun hissediyordum. Beni sorgulamadı. Sürücü koltuğuna bindi ben de hemen yanındakine bindim ve yola çıktık.

🕊🕊

Gözlerimi açtığımda ilk nerede olduğumu kavrayamamıştım. Boynuma bir ağrı girmişti ve gördüğüm rüyayı hatırlamıyordum sadece birkaç derin nefes alıyordum. Sürücü koltuğu boştu. Dükkanin önündeydik. Turuncu sokak lambası yüzume vuruyordu, sırtımı arkaya yaslayarak gerildim. Çömlek dükkanının minik penceresinden sarı ışık yayılıyordu sessiz sokağa. Yavaş hareketlerle aşağıya indim ve kapıyı ittirdim. Cesur Ali öylece durmuş sigara içiyordu.
“Uyumuşum sanırım.” diye mırıldandım yanına doğru giderken. Taburelerin birindeydi. Kollarını dizlerine koymuş bana bakıyordu.
“İki saattir uyuyorsun. Bu kadar çabuk uykuya dalanı da ilk kez görüyorum. “

Nedendir bilmem gülümseyerek,
“Küçükkende arabada hemen uyurmuşum.” dedim ve karşıdaki duvar oyuntusunun içine oturdum. Ayaklarım yere değemiyor küçük bir çocuk gibi sallanıyordu. Cesur Ali ayaklanarak yanıma geldi birkaç adımda.
“Kalksana, bir saniye.” 
Sorgulamadan kalktım. Yan taraftaki dolabı açıp içinden döşek ve yumşak görünümlü bir yastık çıkardı. Az önce oturduğum yere serdi döşeği yastığı da üzerine koydu.
“Yat şimdi ama hemen uyuma. Anlatman gerekenler var.”
Başımı salladım ve zıplayarak oyuğa girip uzandım. Üzerimi kahverengi bir battaniyeyle örtüp tekrar karşıma oturdu.
“Bahset bana, hadi.” dedi yumuşak bir sesle uykulu yüzüme bakarak. Bakışlarımı tavana çevirdim, 
“Ben hem rüyamda hem kabusumda… Ben her zaman evimi arıyorum…” Aynı anda yutkunduk ve bu küçük dükkanda yankılandı. Konuşamadım. O da bir süre sustu. En sonunda sessizliği bozan o olmuştu,
“Bulamıyorsun, değil mi?”
Başımı iki yana sallarken, aklımdan ve ruhumdan milyon tane şey geçtiğinden gözlerimden yaşlar iki yana savruldu. Bir yabancınin yanında ağlıyordum ve bunu önemsemedim. Hatta gözyaşlarımi silme gereği bile duymadan ona baktım ve yaşlı gözlerle gülümsedim.
“Hiç hem de.”
Cesur Ali ayaklandı, arka tarafa doğru yürüyüp gözden kayboldu. Ben de yokluğunu fırsat bilerek konuştum.

“Bazen bir yeri su basıyor, herkes nefes alıyor orada ama bir tek ben alamıyorum. Su böyle ciğerime nasıl doluyor… O kadar net hissediyorum ki o yangını Ali… Su yakıyor ne saçma değil mi? Sonra kendimi dışarda buluyorum bakıyorum orası bir ev ama benim değil. Bazen bir sokak lambasına ev diyorum, bazen bir insana ve bazen de bir şiire ama bu sıralar en çok sokak lambasına.”

Ben bunları anlatırken o elinde kirli beyaz bir iple gelmişti. Ona Ali diyivermiştim. Belki de bu daha kolayıma gittiğindendi, bilmiyordum. Sorgulamıyordum. Uykuluyken her şey dudaklarımdan bir bir dökülüveriyordu. Bu gece Ali’ye hatırlayamadığım muhtemelen hatırlayamayacağım bir sürü, anlamlı anlamsız şey anlattım. Sonra gözlerime cöken ağırlık her şeyden alıkoydu beni ve mırıldanmalarım da böylece durdu.

Rüyada olduğumun farkındaydım ve rüyanım içinde rüya gördüğümünde. Kendimi huzursuz bir yüz ifadesiyle, yüzümü Ali’ye doğru dönmüş olarak görüyordum. Ali elindeki kirli beyaz ipi baska renk bir iple doluyordu. Hamgi renk olduğunu kestiremiyordum. Sanki o küçük dükkanin tavanına yapışmış olanları izliyordum. Eş zamanda birinin nefesimi kestiğinin de farkındaydım. Dudaklarımin kıpırdadığını, bir isim sayıkladığımı görüyordum. Her sayıklayışımda her ne kadar duyulmasa da Ali’nin bana baktığını… Bu bakışta endişe, korku, şefkat, merhamet ve biraz da gardını almış bir seyler vardı. Sanki tüm inancını bir yolda tüketmiş gibi bakıyordu bana, rüzgarı sadece ağaçların dallarında değil de gökten düştüğünü görürmüş gibi şaşkınlıkla ve hayretle izliyordu beni. Sanki kendi bu rüzgarmış ama gören tek kişi o değilmiş de suçüstü bana yakalanmış gibi bakıyordu. O an ilk kez sesim duyuldu, 
“Ben havaya karışmak istiyorum.”

Bir kadının ağlama sesi beni rüyamdan çekip çıkardı. Ne olduğunu anlayamadan olduğum yerde oturur vaziyete geçtim. Ali’nin endişeli bakışları, kızıl kıvırcık saçlı, zayıf, biraz kısa boylu olan kızın ağlayan yüzünde geziyordu. 
“Ne oldu Alkım? Bi ağlamadan anlat şunu. Yine Ayaz bir şey mi söyledi sana?”

“Bu kez…” dedi, adının Alkım olduğunu öğrendiğim kız, “Bu kez çok başka Cesur Ali… Bu gece sende kalayım ne olur.”

Kızın haline içim parçalandı ve o an gitmem gerektiğini anladım. Sanırım kız arkadaşıydı, gecenin bir saatinde ilk ona geldiğine göre. Belki de sadece arkadaşıydı ama içimde ilk seçenek daha ağır geldi ve burada olmam bir anlığına bana dünyanın en yanlış şeyiymiş gibi hissettirdi. Ayaklandığımda, Ali’nin alrın gözleriyle buluştu uykulu ve mahçup gözlerim. Ali, kızı tabureye oturttuktan sonra yanıma geldi. İkimizde dışarı çıkıp kapıyı kapattık.
“Kusura bakma. Onu bu halde bırakamam… Ama sana söz bu gece bitmiş olur. Yarın almaya gel muhakkak olur mu?” dediginde elime anahtarımi tutuşturdu. İçimde bir burkulma hissettim. Kalbimde bir kedi çiziği… Başımı sallayabildim sadece. İçime derin bir huzursuzluk yerleşmişti. Yavaş adımlarla ona bakmadan arabaya bindim.

Güvercinlik’e, yeni evime sürerken içimde anlamsız bir hüzün, ruhumdaysa kendine yer edinemeyen bir huzursuzluk vardı. Yalan söylememe, kendimi kandırmama gerek yoktu. Ben her şeye ve herkese kolayca bağlanan, hatta beni öldürecek kadar sonsuz sevgimden bir parça da olsa verebilecek bir kızdım. Bu utandığım, hata olarak gördüğüm bir şey olmamıştı. Hep içimdeki sevginin sonsuz olduğuna inandım, içimdeki sevginin hiçbir yere sığmadığını hissettim ve bu şekilde büyütüldüm. Biri bana gülümsese bile onun için her şeyi yapabilecek konumdaydım. İnsanlara ya da hayvanlara hatta bitkilere yardım etme isteğimi icimden söküp atamıyordum. Aynı karşılığı ailem ve birkaç arkadaşım dışında alabiliyor muydum, işte orası muamma. Beni ailem ve arkadaşlarım kadar kimse sevmedi ve içimdeki o boşluğu da kimsenin sevgisi doldurmaya yetmedi. Bunun beni çok fazla üzdüğü zamanlar olmuştu elbet ama sonra fark ettim ki, birinden veya bir şeyden karşılık beklemek aptallık olurdu. Hiçbir şey sonsuza dek sürmezdi ama bu öğrenemediğim, öğrenmek istemediğim bir gerçekti. Şimdi de aynı şey olmuştu işte. Olanlar ve o şey her neyse içimdeki derin boşluğu oydukça oydu, ikinci belki de sonuncu plana atılmanın verdiği değersizlikle depderin bir sessizlik boğazıma ellerini sardı. Hiçbir şey sonsuza dek sürmezdi, sonsuzluk bana bunu öğretemedi ama sonsuzluğun da benden öğrenmeyi reddettiği bir şey vardı.

Bir şeyi, birini, bir anı sonsuzlaştırmak benim elimdeydi.

Bu benim zırhımdı. Sonsuzlaştırmak istediğim en büyük arınışımı enseme, kimsenin varlığını bilmediği o yere kazımıştım.

🕊

Kapı sesiyle uyandığımda önce bulunduğum yeni odamı garipsedim. Pencereden dışarı baktığımda etrafı bir kızıllık kaplamıştı. Güneş doğuyor muydu yoksa batıyor muydu anlaşılmıyordu. Yatağımda doğrulurken kapı ısrarla çalmaya devam ediyordu. Dün gece eve geldiğimde saat epey geçti belki ikiyi geçmişti. Telefonumun kilidini kaydırarak saate baktım. Akşam olmuştu… Saatlerdir uyuyordum kendimden beklemediğim bir şekilde. Saat altı buçuğu geçiyordu, kızıllığın sebebi güneşin batışındandı. Kapı tekrar çalındığında, kendime gelircesine hızlı adımlarla kapıya gittim. Son anda aynayla göz göze geldiğimden ve üzerimde gecelik bir elbise olduğundan hemen koltuğun üzerindeki uzun, gri örgü ceketimi üzerime geçirip kapıyı açtım. Karşımda gördüğüm kişi Ali’den başkası değildi. 
“Uyuyor muydun? Kusura bakma…” dedi bakışlarını yüzümde gezdirirken.
“Sorun değil, uyanmam gerekiyordu zaten. Epey uyumuşum havasindan mıdır nedir…”

İkimizde birbirimize baktık. Üzerinde siyah boğazlı bir kazak vardı ve onun üzerinde siyah bir deri ceket. Saçları dağınık, gözleri biraz yorgun. Aynı anda konuştuk ve kelimeler birbirine karıştı. Ben

İçeri gelsene.” derken o da, “Üşüyeceksin.” Demişti. Gülümseyerek kapıdan çekildim ama beni durdurdu. 
“Yürüyelim mi? Hem biraz açılırsın.”
Benimle bir şey konuşmak istediği açıktı. Bunu anlamamak imkansızdı.
Başımı onaylarcasına salladım ve o an üzerimdekilerin farkında vararak kıpkırmızı kesildim.
“Önce giyinsem daha iyi olacak.”
Bakışlarını başka yöne çevirerek yanıtladı,
“Bahçedeyim.”

Önce yüzümüz yıkadım ardından hemen odama geçerek üzerime saks mavisi, boğazlı ve yünden bir elbise geçirdim. Üzerime içi polar olan siyah bir ceket giydikten sonra hızlıca altıma bir ten çorap giydim. Saçlarım dağınıktı, elimle taradım aşağıya doğru bolca ördüm. Dudaklarım sık sık çatladığından nemlendirici sürüp siyah spor ayakkabılarımı giyip bahçeye çıktım. Ali beni sırtı dönük bir şekilde bahçede bekliyordu.
Yanına gidip, omzuna dokundum. Tabii bunun için parmak ucumda havalanmam gerekmişti. Bana doğru döndü,
“Geldim.” dedim, gülumsedi.
“Hoş geldin. Baya hızlısın.”
Gökyüzüne baktım kızıllık yerini karanlığa bırakmıştı ve sokak lambaları tam o an yanmıştı. Çaktırmamaya çalışarak Ali’ye baktım, o da sokak lambasının birine bakıyordu. Bana bakınca bakışlarımı ondan kaçırdım.
“Rüya kapanını almaya gelmeyince…” diye söze başladığında yüzüm aniden düşmüştü.
“Meşgüldün. Bitireceğini düşünemedim.”

Adımlarımız yavaşlamıştı. Hafiften bir rüzgar esmiş, örgüye dahil olamayan saçlarımı geriye doğru dağıtmıştı.
“Ama sana bitireceğimi söylemiştim.”

Cevap vermek istemedim. Sebepsizce öyle yürümeye devam ettim. O da bu sessizliğime eşlik etti. Bu tavrımın aptalca olduğunu düşünmesinden korktum ve bu his beni daha da yaraladı. Daha önce biriyle uzun zaman susarak anlaşmıştım, hayır anlaştığımı sanmıştım aslında ruhumu çürütmüştüm beni anladığını sanarak. Şimdi aynı his beni bir çift el olup boğuyordu. Herkese susmak zorunda hissederken neden hep birinin gercekten anlamasını bekliyordum, bilmiyorum. Önceleri çok susar, sonra çok bağırırdım ama boğulduğumdan bu kez de beni kimse duymazdı. Korkum bu kez de boğulma ihtimalimdendi.

Ali aniden durup, önüme geçti. Başımı kaldırıp boş gözlerle ona baktım ama korkum harelerime yayılmıştı. Altın gözleri, eğilerek gözlerimin en içine baktı.

“Yapma.” dedi, sesi fısıltıdan farksızdı. Kaşlarım çatıldı ama ona yine de cevap veremiyordum.
“Her ne olduysa, sorun değil. Sokak lambaları yandı bak, rahatla biraz.”

Ona en çok sokak lambalarını ev bellediğimi söylemiştim. Bu ağzımın şaşkınlıkla aralanmasına sebep oldu,
“Beni bu yüzden mi sokağa çıkardın?”

Bu kez susma sırası ondaydı. Önümden yürümeye devam etti. O önde, ben arkada yürüyorduk. Onun sırtını izliyordum. Siyah deri ceketi sokak lambalarının ışığıyla parlıyordu. Onunla olduğum anı sorgulamıyordum. Yaptıklarını, yapmadıklarını…

Yapacaklarını…

Sadece onu takip ediyordum. Savaşmaktan çekinmezdim ama ben artık bir savaş alanında tek başıma olmaktan yorulmuştum.

“Dün sofrada sana biraz sert çıktım, farkındayım.” Dedi, ama asla arkasına dönüp bana bakmayarak söylemişti bunu. Ona o kadar yakındım ki dursa kafamı sırtına çarpacaktım. O da sanki bunu biliyormuşçasına sessiz konuşuyordu. 
“Her ne olduysa, sorun değil.” dedim onu taklit ederek.
Arkasına bakacak gibi oldu ve durdu. O an alnım deri ceketine hafiçe değdi ama hemen geri çekildim. Ona baktım. Sağına, yere bakıyordu. Baktığı yere bakınca gölgemizi gördüm. Onun uzun ve yapılı bedeninin arkasında ben küçücük kalıyordum. Bu beni gülumsetti. Bulunduğumuz konumu umursamadım ve içimden nasıl geliyorsa öyle davrandım. Kollarımı havaya kaldırdım ve kanat gibi sallamaya çalıştım.
“Ali, kanatların varmış…”
Ben gölgemizde oluşan görüntüye bakıp kendi kendime kıkırdarken onun ne yaptığı ve ne düşündüğü umrumda değildi. Kısa bir süre, belki de söylediklerini unutmak için kendi kendime güldüm. Sonra kollarımı indirip ona baktım. O da zaten bana bakıyordu, dişlerini göstererek gülümsedi bana. Yanına geçip yürümeye devam ettik. Bir parka geldiğimizde, gözümün önünden birkaç anım geçer gibi oldu ama onlara artık senelerce uzakta olduğum icin bana rüyalarımdan bir kesitmiş gibi geldi. Bir banka oturduk, o bir ucuna oturdu ben diğer ucuna. Birlikte paylaştığımız bu sessizliğe, evlerin çatılarındaki güvercinler ve rüzgar eşlik ediyordu.

“Bazen bir sokak lambasına, bazen bir şiire bazense bir insana, ama en çok sokak lambasına.” dedi, yutkunarak. Sonra bakışlarını salıncaktan çekip benim gözlerime çevirdi. Bu cümle dün gece ona kurduğum cümlelerden biriydi.

Bana bu yaşına kadar aradığı bir cevapmışım da artık çok geç kalmışım gibi baktı, ben de ona gidenlerin hep geç kaldığını içten içe fısıldayarak baktım.

İkimizde aynı anda önümüze döndük. Ben kendime has bağdaş kuruşumla oturuyordum oysa kucağında birleştirdiği ellerini izliyordu. Hep yenik düştüğümüz bu sessizliği, onun tok ama kırilgan sesi yendi.
“Bazen bir insanı, dediğinde sesin titredi dün gece. Ben Alkım gelmeseydi ve sen uyuyakalmasaydın da o an bırakacaktım rüya kapanını örmeyi.” 
Sonra ceketinin iç cebinden bir poşet çıkardı, minik belki avucumun içi kadar olan o poşeti bana uzattı. Alıp içini açtım hemen. İçinde avucum kadar bir rüya kapanı vardı. Poşetten dışarı çıkardığımda renklerini gördüm. Siyahlı beyazlı grili bir yünden, sıkıca örülmüştü. Üç tane tüyü vardı, üçüde bu renklere bulanmıştı. İçındeki boncukları koyu maviydi. Rüyaların deliği ise incecik bir ipten kırmızıydı. Hayranlıkla bakarken, gülümsemeden edemiyordum. 
“Ama bırakmadın.” dedim ona bakamdan, hâlâ rüya kapanına bakarak. O kadar detaylıydı ki, saatlerce uğraştığı anlaşılıyordu.
Tam teşekkür edecektim ama işaret parmağını kendi dudaklarının üzerine bastırarak susturdu beni. 
“Elini yumruk yapsana dedi.” Anlamsızca ona baktım ama dediğini de yaptım. Soğuk, yumruk yapılmış elimk sıcak elinin içine alıp rüya kapanını yumruğumun üzerine sardı. Daha sonra elimi karanlık gökyüzüne  doğru kaldırdı.
“Bak!” dedi hevesli bir sesle, yeni bir şarkı ögrenmiş çocuk sesi vardı sesinin derinliklerinde. Sonra gözlerime bakmadan havadaki elime bakarak konuşmaya devam etti,
“Rüya kapanın tam kalbin kadar.”
Bu detay kaşlarımı havalandırırken kalbimde bir şeyler aşağıya yuvarlandı. 
“Kalbine bak ama ardına bakarsan çoban yıldızını da görürsün.”
Gerçekten tam ardında parıl parıl parlayan bir yıldız vardı. Gözlerim dolu dolu ona baktım. O da bana derin bir nefes alarak baktı. Bunu neden yapıyordu bilmiyordum ve bilmek de istemiyordum. Bir şeyi bilince muhakkak canını yakıyordu.

“Kalbin pusulan olsun, Helya.”

Şimdi Oyla!
[ Toplam: 0 Ortalama: 0]

Bir Cevap Yazın