fbpx
Kendi Kitaplarım

Kimsesiz 3.Bölüm: ÖLÜMÜN EN YAVAŞ VE EN UZUN YOLU

Eskisi gibi olmak… Ne kadar uzak şimdilerde bu bana. Bir dönem, kaybolduğumu kabul ettiğim o dönem, bir yola çıkmayı ve o yolu aşmayı değil de hep geriye dönmenin yollarını aradım durdum. Geriye dönüp tüm anları tekrardan hafızama kazımayı, o zaman sahip olduğum zirve duyguları yeniden tatmayı ve asla kaybetmemeyi… Tüm istediğim buydu. Karşımda duran yollardan tek ricam beni oraya, o kıza, o kızın yaşadıklarına ve hislerine geri götürmesiydi. Hiçbirinden istediğim yanıtı alamamış, bambaşka olan bu yola ilk boyun eğdiğimde ve bu küçük gördüğüm yeni yolun her şeyin başlangıcı olmasına rağmen sonu olarak gördüğümde,  Okyanus’la olan iki üç fotoğrafıma da günlerce ve gecelerce şöyle fısıldayıp durmuştum;

‘’Senin adın artık eskisi gibi olamamaktır. Senin adın artık eskisi gibi olamamaktır.’’

Bu cümleyi besmele gibi doladım dilime uzunca bir süre. Kendim zaten en büyük düşmanımdı ama bir süre sonra kendimden alamadığım hıncımı, Okyanus’u suçlayarak kendimi sakinleştirmeye adamıştım. Kolumu bir yere çarpsam suçlusu oydu benim için o zamanlar.

Kendime yalan söylemeye başladığım ilk anlardı onu da suçlamaya başladığım zamanlar. Aslında içten içe onu hep aklıyordum. Sadece bağırırken, suçu haykırırken onun adını söylüyordum ama sonrasında yüce bir keder doluyordu içime. Gerçek olan ne varsa bir siluet olup dikiliyordu karşıma, onu aklamaya ve onu affetmeye devam ediyordum; tıpkı başta babama ve sonrasında ise etrafımdaki herkese yaptığım gibi.

Affetmek, anne yadigarıydı bana.

Affetmek için doğmuştum; herkesi ve her şeyi. Ölümcül bir hastalık olacağını bilmiyordum affetmenin. Yaradan’a mahsus olmalıydı affetmek çünkü ölümsüz olandı O. Affedersen iyileşirsin, diyordu okuduğum bir kitapta da; ben hiç mi hiç iyileşememiştim oysa. Sonradan anladım, affetmem gerekenin hem kendim hem de hayat olduğunu. Diyordum ya, ben sesli olarak, kendime yalan söyleyerek hep başkalarını suçlamış sonra da onları affetmiştim. Ondan nefes almak kadar kolaydı bu benim için belki de. İçten içe her şeyin suçlusu bendim. Hiçbir suçu kendimde bulamazsam da hep şöyle derdim,

‘’Ya yanlış zamanda ordaydım ya yanlış kişiyle oradaydım ya da orası yanlıştı; ama oradaydım! Ve bu suçlu olmam için yeterdi de, artardı hatta.’’

Yanlış hep bendim aslında. Şimdi düşünüyorum da bulunduğum yerden, kişiden ve zamandan kaçmamın, kapıyı çarpıp çıkmamın, nedenli nedensiz her şeyi terk edişimin sebebi buymuş. Kendimce kurduğum mahkemede hep suçlu benmişim ve yakalanma korkusundan hep kaçmışım bir şekilde. İşte insan… Kendi mahkemesinden de kendi verdiği cezadan da kurtulamıyor yine kendi eliyle kendi kazdığı o kuyulara düşüyor; bilinçli ya da bilinçsiz…

 

İçimdeki asi kızın deli öfkesiyle bakıyordum Okyanus’a. Ona bağırmak çağırmak bütün suçun onun varlığı olduğunu söylemek istiyordum. Bakışlarımla söylüyordum da… Ama bütün asiliğim kendime tüm öfkem içimdeki kızaydı, gözlerimde asla saklayamadığım elemden biliyordu Okyanus bunu. Hissetmiştim.

Ve sanırım bu yüzden gitmemem için önümde bir dağ misali duruyordu.

Gitmemem gerektiğini biliyordum ama söyledim ya orayı terk etmeliydim. Koymuştum o an kafama gitmeyi. Başına buyruk, kendi bildiğini okuyan, asi bir kızın çok ötesiydi aslında bu. Ben her bir yerden gidişimde hem kendimden kaçıyor hem de kendi kollarıma koşuyordum, bilmiyordum tabii o vakit bunları. Belki de bilemediğim için de yapmaya devam ediyordum.

Anlık başlayan titremelerim azaldı, asi ve öfkeli bakışlarımın yerini ince sızım aldı. Omuzlarımı kavrayan büyük ve soğuk ellerine bu kez bıkkınlıkla ve yorgunlukla, belki de biraz veda edercesine baktım. Bir sis bulutu halinde hiç de net olmayan bir hatıra geldi gözümün önüne ama hemen dağıldı.

Anlayamadım zihnimin bana hatırlatmaya çalıştığı şeyi, göremedim. Belki de kaderim bana bu yüzden buğulu göstermişti o an o anıyı çünkü hatırlamam ve anlamam gereken asıl zaman o gün değilmiş, bunu da daha yeni yeni fark ediyorum. O zaman çok üzerinde duramamıştım, her yer o kadar dağınıktı ki… Ama o sisli hatırayı temizce ve arınmış bir şekilde gördüğüm ilk an, kaderimin ilk kavşağı olacaktı. İşte o zaman, Okyanus ve ben sonsuza dek değişecektik.

 

Üzerime, her zaman en olmaması gereken anlarda olan sakinliğim gece gibi çökmeye başlamıştı. Ölüdeniz kadar durgundu artık sularım. Fırtınam dinmiş, gözlerim buğulu kalmıştı yalnızca. Okyanus’un soğuk avuçları terk etti omuzlarımı. Başımı eğdim ve yanından geçerek ilerledim. Eve nasıl döneceğimi bilmeden, cebimde tek kuruşsuz, öylece, öyle yersiz sakinlikle yürüdüm ve gittim yanından. Hiç ardıma bakmadım ama duydum onu:

‘’Git… Git sen. Zorla tutmam ama geri döneceğini de bil, ben gelemiyormuşum ya. Sen de bunu bilerek git.’’

Birkaç adım daha attım ve adımlarım hızlanırken güldüm; bu sefer dalga geçer gibi gülen bendim,

‘’Medyum musun sen?’’

Ona hiç bakmadan hala ilerliyor ve bana cevap vermesini de bekliyordum.

‘’Gerçekçiyim yalnızca.’’dedi, yersiz sakinliğin adresi oydu bu kez.

 

Haklı çıkmıştı. Bazı şeylerin sonu hatta sonsuzluğu başından bellidir, o hesaptı benimkisi. Gerçekten de, yüzlerce kez geri dönecektim oraya, o ana ve o’na. Ama o asla gelemeyecekti. O an ağzımızdan bir anlık çıkan o sözler nasıl da tutunmuştu kaderin ağlarına, hiç mi hiç bilmiyordum. Şimdilerdeyse söylediğim her şeye dikkat etmeye çalışıyorum…

Üzerimde onun ceketinin olduğunu fark edecek kadar uzun bir süre yürüdüm nereye olduğunu bilmeden. Ardıma hiç bakmadan gelmiştim bir mahallenin ortasına. Küçük, sonbahar yapraklarının sarılı kahveli renklerinin olduğu bahçeleri olan evlerin olduğu bir mahalledeydim. Akşam çökmüştü. Ben de bir kaldırıma çöküvermiştim. Saatlerdir nereye olduğunu bilmeden sürdürdüğüm yolculuğum beni buraya getirmişti. Yolda ne yapacağım hakkında binlerce fikir üretmiş hepsini reddetmiş en sonunda yine kendi içimde, ilk Okyanus’a sonra onu aklayıp kendime kızmıştım. Telefonumun şarjı dünden bitmişti, cebimde olması bir işe yaramıyordu. Başımı dizlerimin üzerine koydum ve öylece beklemeye başladım. Sonbahar rüzgarı saçlarımın arasından esiyordu. Bir süre öylece kaldım sonra başımı kaldırarak derin bir nefes aldım ve sokağın başında yaşlı bir teyzeyi gördüm. Önce bakışlarımı yere çevirdim o da yavaş yavaş yanıma doğru gelmeye devam etti. Birkaç kez, hızlıca baktım ona. Başında koyu renkli bir yazma vardı, esmerdi, kısa boylu ve normal bir kilodaydı. Yüzüme bakarak önümden geçti gitti. Demir bir bahçe kapısından içeri girdi biraz ileride. Aslında ezberimde İdil’in numarası vardı ama bunu önünde sonunda yapacağımı bilsem de biraz ertelemek istemiştim. Ona hesap vermek zorundaydım çünkü…

On dakika sonra, tam o kaldırımdan kalkacakken teyze bahçesinden başını çıkardı ve bana doğru baktı. Hemen sonrasında kapıyı açıp yanıma geldi ben de ayağı kalkmıştım.

‘’Bir derdin mi var kızım? Yabancısın belli… Buralarda tanır herkes herkesi.’’

 

Teyzeye biraz yalanla karışık anlattım birkaç şey kısaca. Telefonundan da İdil’i arayıp beni buradan bir yolunu bulup almasını söyledim. Teyzenin yardımıyla da adresi verdim. İzmir ve Aydın arası bir saat falandı. İdil, durumun ciddiyetini anladığından ne işin var orada bile diyememişti ama geldiğinde diyecekti… Biliyordum. Telefonu kapatıp teyzeye verirken,

‘’Teşekkür ederim.’’dedim fısıltıyla karışık bir sesle.

‘’E sen şimdi bu havada dışarıda saatlerce arkadaşını mı bekleyeceksin? Evim hemen şurası, benim de sen gibi torunlarım var. Gel bi kaşık da yemek yiyiver. Koymam seni bu soğukta buralarda.’’

Ona gülümsedim ve teşekkürler ederek evine doğru ilerledik.

Evi, iki odalı küçük bir evdi. Duvarlarında hep fotoğraflar asılıydı. Bu evde eskimişliğin kokusu vardı belki de yalnızlığın. Mutfakla bir olan odaya yönlendirdi beni teyze. Ev sıcacık olunca gevşedim. Teyze çok fazla soru sormadı bana, klasik nerelisin, okuyor musun sorularından başka. Önüme bir tabak taze fasulye biraz ekmek ve cacık koydu. Dikdörtgen, üzerinde kırmızılı beyazlı örtüsü olan bir masanın önünde oturuyordum. Yemekleri görünce ne kadar çok acıktığımı hissettim ve bir yandan yemeğe bir yandan da teyzeyle sohbet etmeye başladım. İsminin Melehat olduğunu öğrendim. Çok sessiz, çok sakin bir kadındı. Eşinin ve kızını kaybettiğini, bir erkek torunu olduğunu onun da çok fazla sorunlu olduğundan bahsetmeye başlamıştı teyze. Yurt dışında yaşayan ve her ay ona para gönderen bir oğlu olduğunu da söylemişti, o olmasa hiçbir şey yapamayacağını da söyleyip duruyordu her lafının başında. Tabaklarımı mutfak tezgahının üzerine doğru götürürken Melehat teyzeye,

‘’Torunun kaç yaşında ve nerede?’’diye sormadan edemedim. Derin bir nefes alarak yanıtladı sorumu,

‘’Yirmisinde daha. Annesini üç sene evvel kaybettik. O da toparlanamadı bir daha… Aslan adı. Dayanamadı, düştü bir bataklığa bu ölümle. İlk iki sene idare edebildim onu bir şekilde ama bu sene bende de güç kuvvet kalmadı, kızım. Yaşlıyım, ilk ölümde değil bu gördüğüm… Kızamıyorum da Aslan’ıma ama kendini de bizi de bitirdi işte. Bir şey kullanıyor, krizler geçiriyor…’’Duraksadı, utana sıkıla devam etti sonra, ‘’Bazen bana bile saldırıyor…’’ O an neden bilmiyorum, direkt olarak kollarına baktım Melehat teyzenin, mosmordu her yeri. Yirmi yaşındaki torunundan dayak yiyordu demek ki… İçimden geçen sızının tarifi yoktu benim için. Kim bilir o neler hissediyordu? Bakışlarımı görünce kazağının kollarını indiriverdi hemen.

‘’Kendine geldiğinde çok pişman oluyor ama. Ben de hep affederim onu.’’dedi, onu korumak istiyordu hala. Karşımda olan yetmişine merdiven dayamış bu kadınla aynı hisleri paylaşıyor olmak ne kadar da garipti… İçimdeki ince sızı, bir kağıt kesiği gibi büyüttü acısını, bir noktada birleştik Melehat teyzeyle. Çok derin bir noktada. Bizi boğacak bir noktada.

 

Melehat teyzeyle tanıştığımda henüz on sekiz yaşımdaydım ama ortaklaşa paylaştığımız bir his vardı; başkalarını aklamak ve affetmek. Babam… Bu hisle beni tanıştıran adamın ta kendisiydi. O zamanlar her ne kadar kendime itiraf edemesem de şimdi edebiliyorum. Benim babam kumarbazın tekiydi, bazen de alkoliğin. Tüm bunları yapmadığında melek gibi bir adamdı tabiri caizse. Hatta dünyanın en en en iyi babasıydı benim babam. Kimseye sinirlenmez, elinden ne geliyorsa yapar hatta gelmiyorsa da bir yolunu bulur hallederdi her şeyi. Çok yardımseverdi mesela. Geçmiş zamanla söylediğime bakmayın hala öyledir. Ayda bir belki de iki hafta da bir günlerce eve gelmez ya kumar oynar ya içki içerdi. Bu süreçte tüm yük anneme kalır, her şeyi o yapmak durumunda kalırdı. O zamanlar kulağım hep telefonda, babamdan gelecek olan bir haberde olurdu. Gözlerimse hep yolda… Her telefon çalışı kalbimin atışlarını korkuyla doldurur, ya kötü bir şey olduysa diye düşünmeden duramazdım. Babam bir haftanın sonunda eve gelir, melek haline geri döner ve bir sonraki zamana kadar mükemmelmiş gibi devam ederdik. Çok hata ederdik, yeni anlıyorum. Babamı aradığımda ikinci çalıştan sonra açmazsa, kesin yine başlıyor her şey, diye düşünürdüm. Eve biraz geç kalsa içimde kıyametler kopardı. Hem deli gibi korkardım her şeyin tekrarlayacağından hem de hiçbir zaman engel olamazdım olacak olanlara. Bir şekilde dağılır, bir haftanın sonunda hiçbir şey olmamış gibi devam ederdik. Herkes gibi bir kusuru, telafi edemediği belki de hiç etmek istemediği bir yanı da vardı ama.  Önceleri ona çok öfkelenirdim, sonra öfkemi kendime hatta doğmuş olduğum güne çevirdim. Annemi akladım içimde, babamı akladım, ablamı akladım… Herkesi ve her şeyi affettim. Aslında doğrusu şu, olay her olduğunda ilk kez oluyormuş kadar kırılır, ilk kez affediyormuş gibi affederdim herkesi ve her şeyi. Başka çarem yoktu. Bu yüzden her seferinde ilk kez acıyı hissetmişim kadar mahvolurdum. Kabullenemezdim bu acıyı. Her seferinde kendi kalbimin ve zihnimin ihanetine uğrayan bendim aslında. Bazen oturur saatlerce, günlerce hatta yalan yok, yıllarımı vererek düşünür dururdum babamı. Ay’a benzerdi benim babam, öyle karar kılmıştım en sonunda; bir şekilde karanlıkları aydınlatan ama gecede olduğumuzu da unutturmayan…

Gözlerim dolmuştu ve kendimi alıkoyamadım Melehat teyzeye doğru ilerlemekten. Ona kocaman sarıldım. Sessizce, içli içli sarıldık o akşamüstü.

‘’Çok üzgünüm… O kadar üzgünüm ki…’’ diyerek fısıldadım ondan ayrılırken.

Başını masumca sağa yatırdı ve bakışlarını yere çevirdi Melehat teyze.

‘’İnsan affetmekten usanmaz. Tek deva budur. Senelerdir, hep böyleydim. Başka türlüsünü bilmem ben, yavrum. Yetmiş yaşındayım bak, daha yeni anlıyorum bu deva gibi gelen, çare gibi görünen şeyin seni yavaş yavaş öldürdüğünü… Ölürsem affetmekten ölürüm ben, kızım. Geriye kalan ne varsa sebep olur yalnızca. İki kere kanser oldum, ölmedim. Bir kere trafik kazası geçirdim, yine ölmedim. Kocam öldü, anam öldü, babam öldü hatta en sonunda kızım öldü, ben yine ölemedim. Ölmek için neler yaşamışım, ne çok sebebim varmış, ben hiç toprağın altına girememişim. Ölümün en yavaş ve en uzun yoluymuş affetmek. Ölürsem affetmekten ölürüm ben, kızım… Bir gün ölürsem, hep affetmekten…’’

 

Ölümün en yavaş ve en uzun yoluymuş affetmek.

İçim içimden geçmişti o an. Bu sözler hala kulaklarımda bir dua gibi, kalbimde de muazzam bir acı.  Hissettiğim bu acıya, bir annenin bebeğine sarıldığı gibi sarılıyor ve tutunuyorum hala. Çünkü geriye ondan başka bir şeyim kalmadı.

 

Sonsuzluk gibi gelen bir sessizliğe gömüldük Melehat teyzeyle fakat çok da uzun sürmedi bu sessizlik. Kapı gürültüyle açıldı, içeriyi kalın, tok bir ses doldurdu.

‘’Anneanne!’’ Melehat teyzeyle göz göze geldik. Sıçrayarak kalktı yerinden hemen ardından da ben kalkmıştım. Mutfağın kapısına doğru ilerledi. Yine sessizce, yine tüm masumca… Kapıda çok çok zayıf, ortalamadan biraz daha uzun, esmer, yüzünde  belli belirsiz hala sivilceleri olan ve gözlerinin altı mosmor olan bir adam belirdi. Tahminimce Aslan’dı bu genç adam. Kapının olduğu duvara dayadığı elleri titremekten sabit bir şekilde duramıyordu. Kan çanağına dönmüş kızıl kahve gözleriyle gözlerim buluştu. Sertçe yutkundu Aslan.

‘’Oooo…’’dedi, kalın kaşlarını kaldırarak. Saçları yağlıydı. Alnına düşen siyah saç tutamlarına bakmadan edemedim. ‘’Yoldan geçen herkesi al eve, aferin. Hiç görmedim bu kızı.’’ Tam konuşacaktım ki ne benim konuşmama ne de Melehat teyzenin konuşmasına izin vermişti.

‘’Hayırdır kızım? Kimsin sen? Ya da bana ne ya. Gebert istersen şu karıyı, önce bana para versin de.’’

Söylediklerinin şoku bir tokat gibi çarptı suratıma. Elim ayağım kesildi sanki, bembeyaz oldum. Melehat teyzeninse yüzünde keder vardı yalnızca. Onu buradan alıp götürme isteğiyle taştım.

‘’Ne biçim konuşuyorsun sen ya? Hiç utanmıyor musun? Dayına söyle o bakmaya devam etsin sana. Yetmiş yaşında kadının haline bak, sorumlusu sensin.’’

Kızıl gözleri fal taşı gibi açıldı ve üzerime doğru atıldı Aslan. Saçımdan tuttuğu an bacak arasına bir tekme attım ve acıyla inleyerek yere serildi. Yere serilmeye sanki daha bu odaya girdiğinde hazırdı Aslan. Bu sırada Melehat teyze bir köşeye sinmiş dua ediyordu sesli bir şekilde. Aslında onun da bu durumuna çok üzülmüştüm ve canımı acıtıyordu bu durum. Yere çöktüm ve titremeye devam eden ellerini tuttum Aslan’ın.

‘’Kötü davranmak, birini dövmek özellikle anneanneni hatta bu hayattaki tek varlığına bunu yapmak… Bok çukuruna batmışken her şeyin sorumlusu anneannenmiş gibi davranmak sana anneni geri getirmeyecek. Ayıldığında, tüm bu krizin bittiğinde çok pişman olacaksın yine, yeniden ve belki hatırlamayacaksın bile verdiğin zararları… Aslan, tedaviye ihtiyacın var.’’

Burnunun dibinde fısıldayarak konuşuyordum. Aslan, kederle ve öfkeyle gözlerimin içine bakıyordu. Farkında bile değildi ama gözlerinden birkaç damla yaş hızla akıyordu şakaklarına doğru.

Babam dışında ağlarken gördüğüm tek erkekti Aslan. O ana kadar tabii.

Bakışlarını benden anneannesine doğru çevirdi, işte ne olduysa o an oldu. Melahat teyze elini kalbinde tutmuş güçlükle nefes alıyordu. Aslan titreyen ellerinden destek alarak doğruldu ve yere çökmüş olan anneannesinin yanına doğru ilerledi.

‘’Anneanne…’’dedi, sessizce ve korku dolu sesiyle. Yutkundum sertçe, kalbim korkuyla çarpıyordu. Melahat teyze diğer eliyle Aslan’ın elini tutarken hala güçlükle nefes alıyordu, yüzünde acı dolu bir ifade vardı.

‘’Korkma… Kızmam sana…’’diyebildi yarım yamalak.

‘’Melahat teyze…’’ Elini hala Aslan’ın titrek elinde bırakırken bakışlarını bana çevirdi.

‘’Emanet sana, kızım…’’dedi artık sesi duyulmuyordu bile. Ve benim gözlerimden uzun zaman sonra yaşlar hızla akmaya başlamıştı. Aklıma gelen kalp masajıyla hemen harekete geçtim ve ellerimi kalbine doğru bastırarak, onu hayata döndürmeye çalışmaya başladım. Bir kolum alçıda olmasına rağmen, hissettiğim fiziksel acıyı umursamıyor hatta daha da çok ağlıyordum. Bu sırada hem benim hem de Aslan’ın gözyaşları kuru ellerimin ve alçımın üzerine düşüp birleşiyordu.

Ellerim yanıyordu.

‘’Lütfen, lütfen… Anneanne ne olur ölme… Özür dilerim anneanne, yapma ne olursun.’’ Aslan bunları söylerken ben daha da çok ağlamaya devam ediyordum. Sanki ağlayabilmek için bu anı beklemiştim. Var gücümle kalp masajı yaparken, tiz çıkan sesimle Aslan’a,

‘’Ambulansı ara hemen.’’diye bağırmıştım. Kırılmış kolumun acısına yüklendikçe daha fazla dayanamayacak duruma gelmiştim ve dayanamayacak duruma gelen tek kişi maalesef ben değildim. Melahat teyzenin nefesi her geçen dakika daha da cılızlaşıyordu.

‘’Dayan bak, böyle ölemezsin.’’ Bu cümleleri fısıldarken Aslan ambulansa ulaşmaya çalışıyordu.

Aslında tam da bu şekilde öleceğini biliyordum o an. O, anca bu şekilde ölebilirdi çünkü. Affederek, affetmekten ölürdü. Öldü de. Son iyiliğini bana, son affını yine torununa vermiş ve bize bir kader yoldaşlığı hediye etmişti farkında olmadan.

Melahat teyze, tüm dünyayı affederek ellerimde öldü.

 Nefes alması durduğunda bile ona alçılı kolumla masaj yapmaya devam etmiştim. Sonra durdum. Aslan hala telefonda adres vermeye çalışıyordu. Dizlerimin üzerinde öylece Melahat teyzeye baktım. Gözleri ve ağzı hafif açık bir şekildeydi. Soğuk, gözyaşlarımızdan ıslanmış elimi gözlerine götürerek kapattım gözlerini. Göz kapakları artık bu dünyaya ait değildi.

‘’Aslan…’’dedim, fısıltıdan farksız çıkan sesimle. Aslan, beni duymazlıktan geliyordu.

‘’Aslan…’’dediğimde yine bakmadı bizden tarafa.  Ellerimi Melahat teyzenin cansız yüzünden çektim. Aslan tam yanıma çöküverdi. Titreyen elindeki telefonu bana uzattı, hattın diğer tarafındaki kadın hala konuşuyordu.

‘’Beyefendi orda mısınız?’’

‘’Söyle onlara gelmesinler.’’dedi, bir çocuk gibi. Benden iki yaş büyük olan bu genç adam, beş yaşında bir oğlan çocuğuna dönüşmüştü. Omzuna dokundum ve bir saat önce tanıdığım, beni evine alıp karnımı doyuran bu kadın için hüngür hüngür ağlamaya başladım. Aslan, anneannesinin omzuna koydu başını ve canı çıkıyormuş gibi ağladı. Biri ölünce, hep kalanlar canı çıkan onlarmış gibi ağlarlardı. Canlarının canı çıkıp gittiğindendi sanırım. Aslan, kokuyla, pişmanlıkla ve üzüntüyle bir bana bir anneannesinin cansız vücuduna bakıyordu. İçimde bir anda bir his oluştu. Tüm bu olanlardan ben sorumluymuşum gibi hissetmeye ve bu hissin beni ele geçirmesine izin vermeye başlamıştım.

İşte yine hiç olmamam gereken bir yerdeydim. Çok uzun bir süre Melahat teyzenin ölümünden suçluluk duyacak, kendime çok kızacak ve Aslan’a sonsuza dek borçlu hissedecektim kendimi. Hatta kendime olan bu öfkemi yine Okyanus’a bağlayacak, bir süre yine ona kızacak ve kendimi affedemediğim ve affedemeyeceğim için onu en sonunda affedecektim; üstelik Okyanus’un ruhu bile duymayacaktı tüm bunları. Omzumu bir yere çarpsam suçu ya babama ya Okyanus’ a atmaya devam edecektim çok uzun bir süre. Çünkü onları affetmek kendimi affetmekten çok daha kolaydı. Onları affetmek, nefes almak kadar kolaydı.

 

Ambulans yirmi dakikanın sonunda gelmiş, Aslan anneannesin uzun süre bırakamamış, ben ağlamaya devam etmiştim. Çığlık kıyamet en sonunda Melahat teyzeyi cenaze için götürmüşlerdi. Aslan’la kapının önüne, kaldırıma çökmüştük. İkimizin de ağlayışları sessiz hıçkırıklara dönüşmüştü. Mahalledeki komşular geldiğinde Aslan tüm öfkesini onlara kusmuş ve onları da uzaklaştırmıştı çevremizden. Bana hiç sesini çıkarmıyor, yokmuşum gibi davranıyordu. Ne kadar orada öyle sessizce oturduk hatırlamıyordum bile. Hava kararmış ve sokak lambaları yanmıştı. Soğuk tenime işliyordu.

‘’Üşüyeceksin, içeri girelim.’’dediğimde bana kızıl gözlerini dikerek baktı. Omuz silkti ve gözlerinden bir iki damla yaş daha aktı gitti. Mahvolmuştu. Mahvolmuştum. Ben de çok yakın bir zamanda amcamı kaybetmiştim. Onunla aramda çok da özel bir bağ vardı. O ana kadar hiç düşünmemeye çalışmış bazense odalara kapatmıştım kendimi. Hayat nasıl da acımadan devam etmişti oysa. Hiç kabullenemiyordum.

Hiç kabullenememiştim onun öldüğünü. Hiç kabullenememiştim hala yaşayabiliyor oluşumu. Hatta herkese içten içe kızıyordum, nasıl da utanmadan devam ediyorlar diye. Sonra onları da affediyordum, ne yapsınlar başka çareleri mi var sanki, diye. Ama kendime hala yaşayabildiğim için öfke doluydum.

 O ölmüştü, ben hala pencere kenarında nefes alıyor onun evini gözlüyordum.

O ölmüştü, ben hala yaşıyordum. Hiç affedemedim ne geçen zamanı, ne hayatı ne de kendimi.

Sanki bana seslenecekti yine ve ben gidip ona kahvaltı hazırlayacaktım. O, sırayla ve yavaş yavaş yemeğini yerken ben, ona sodalı suyunu hazır edecektim yine.

Ama amcam öldü. Sessizce ve çok kalabalık bir aile olsak da kimsesizce öldü.

Onun ölümü benim hayatımı değiştiren ender anlardan biri olmuştu. Birinin ölme olasılığı bile beni çok korkutmaya başlamıştı. Ailem Antalya da yaşıyordu ve ben o ölümden sonra her hafta sonu Antalya’ya gitmeye başlamıştım. Sanki bir an uzaklaşsam birine bir şey olacaktı. Bu his büyüdü benimle birlikte, çoğu zamanda ele geçirdi beni. Babamın malum durumundan ötürü zaten bir panikle yaşayan ben bu kez İzmirdeyken bile babamın geliş saatinde onu aramaya başlamış, eve biraz geç gelse bütün kötü düşüncelerin kıyametim olmasına izin vermiştim. İzmirdeyken bile Antalya’yı ayağı kaldırıyordum. En çok yıpranan annem oluyordu. O olmasa ne yaparım hala bilmiyorum… Amcamın ölümü hayatımda yepyeni ve hiç hoşlanmadığım hem bana hem çevremdekilere zarar veren bir boyut kazandırmıştı bana. O ölümden sonra tekrar tekrar yaşadığımız babamın hatalarını daha da kolay affeder olmuştum. Artık yalnızca babamın kumarbazlığından ve alkolikliğinden, bunun bizi her seferinde alaşağı etmesinden korkmuyordum; artık ölümden de korkuyordum. Beni kahretmişti. Ölümle ilk kez amcam sayesinde tanışmıştım böylece ve dönülmez bir girdaba da böyle sürüklenmiştim. Bu iki korkunç his beni dibe götürecek ve yapayalnız bırakacaktı. Hiç atlatamazmışım gibi geliyordu o zamanlar, hiç mi hiç yenemezmişim gibi. Sonra… İşte sonra bir şeyler olacaktı ve ben tüm bunlarla hatta çok daha fazlasıyla yaşamayı öğrenecektim. Kafama vura vura öğretecekti hayat bana bunu. Beni yerlerde sürükleyerek, bir okyanusta boğarak ve çöllerde susuz bırakarak öğretecekti. Sonra mı?

Sonrası beklemekle geçecekti; her şeyi ve hiçbir şeyi.

 

Hiç tereddüt etmeden yanına sokuldum ve kolumu omzuna doğru atıp ona sarıldım. Aslan sarsılarak ağladı.

‘’Benim yüzümden…’’On dakika boyunca söylediği tek şey bu olmuştu.

Sonrasında İdil ve arkadaşı Yağız arabayla İzmir’den gelmişler olanlar karşısında şok içinde kalmışlardı. İdil o kadar üzülmüştü ki, benim Aydın’da ne bok yediğimi sormayı bile unutmuştu. Çok şükür… Yağız, İdil ve ben cenaze ve defin işlemleri bitene kadar Aslan’ın yanından bir an olsun ayrılmamıştık.

Ne tuhaf… Aydın’da kalmamak için bir kadının evine sığınmıştım ve arkadaşımın beni gelip İzmir’ e götürmesini beklerken, hiç hesapta olmayan bir şey olmuş, beni evine alan kadın bana benden büyük torununu emanet ederek ölmüş ve ben yine birkaç gün Aydın da kalmak durumunda kalmıştım. Zaten her zaman, hiç hesapta olmayan şeyler kaderimizin yolunu belirlerdi.

 

İdil ve Yağız gelince Aslan kendini, sanırım ilk beni tanıdığı için, daha yakın hissetmişti bana. Dayısına haber vermiştik Aslan’ın dayısı da çok üzülmüş ve kahrolmuştu. En yakın on beş gün içinde Türkiye’ye gelebileceğini söylemişti. Aslan’ın dayısının adı İlyas’tı. İlyas abinin numarasını almış ve onu aramış Aslan’ın durumu hakkında konuşmuştum. Hiçbir akrabalarının olmadığını, Aslan’ın da asla yaşadığı ülkeye gelmeyeceğini ama bir şekilde tedavi olmasını istediğini söylemişti İlyas abi bana. Hatta Türkiye’ye döndüğünde onu bir hastaneye yatıracağını da anlatmıştı. Bunu duyduğum an kendimi çok kötü hissetmiştim, Aslan evlere bile sığamıyordu anneannesinin anlattığına göre. Bir hastaneye yatsa kafayı yerdi. Onun ev ortamına ihtiyacı vardı bana kalırsa. Abis Derneği’nde birkaç kez böyle insanlara yardım ettiğimizden sürecin ve duygu durumların nasıl olduğu hakkında az çok fikrim vardı. Aklımda ilk andan beri var olan teklifi İlyas abiye sundum. Evimin bulunduğu bahçede tek odalı, eskiden ailem de İzmir de yaşıyorken benim ders çalışmam için yapılan kulübe tarzı bir ev vardı. İçerisinde banyosu ve tuvaleti, minik bir mutfağı da vardı. Ailem Antalya’ya taşınma durumunda kalınca ben eve geçmiştim, o tek odalı ev de boş kalmıştı. Hala dayalı döşeli duruyordu. Aslan oraya yerleşse ve tedavisi boyunca yanında olsam, diye düşünüyordum. Görevli olduğum Abis Derneği’nden de yardım alarak Aslan’ı topluma ve kendisine geri kazandırabileceğimize yürekten inanıyordum. Vicdanım onu bu şekilde yapayalnız bırakmaktan yana değildi. Kalbim bundan yana değildi. Aslan her ne kadar benden büyük olsa da, yardıma muhtaç bir çocuk gibiydi. Ve anneannesi onu bana, hiç tanımadığı bu kıza emanet etmişti. İlyas abiyi neredeyse bir saat buna ikna etmeye çalışmıştım. İlyas abi en sonunda kabul etmişti ve Türkiye’ye döndüğünde her şeyi konuşacağını da söylemişti ve sayamadığım kadar da teşekkür etmişti bana.

Orada olduğum için bana teşekkür etmişti; ben kendimi orada olduğum için suçlarken. O kargaşa da anlayamamıştım, şimdi yeniden düşününce anlıyorum bunu seneler sonra. O an benim için orada olmak kabus gibi olsa da bir başkası için şükür edecek kadar çok şey ifade ediyordu.

Hayat, her şeye rağmen devam edebilecek kadar gamsız bir adam gibi olmasının yanında bir de oldukça görecelidir.

 Hayat ne kadar da göreceliymiş, bunu yaşadığımda öğrendim.

 

Zor olanı başarmış, İlyas abiyi ikna edebilmiştim. Sıra imkansız gibi görünende yani Aslan’daydı. Utana sıkıla, çekinerek yanına gittim. Cesur olmalıydım. İki gündür burada, bu evde kalıyorduk dördümüz. Aslan hiç konuşmuyordu. Çok düşünceliydi ve de çok üzgün. İdil her soru sorduğunda ondan kaçıyordum. Birkaç gelen giden olmuştu korka korka. Aslan, ilk anın aksine onları sakince karşılaşmıştı. Titremeleri de hala durmamıştı. Ben de ona yardımcı olmuştum gelenleri karşılamak konusunda. İçin içinden çıkarken, misafir karşılamak ne de zordu oysa. Aslan’ı çok iyi anlıyordum. İdil ve Yağız birazdan İzmir’e yola çıkacağımız için arabaya gitmişlerdi. Aslan onlara utana sıkıla teşekkür etmişti. Benimse onu almadan buradan gitmeye niyetim yoktu. Ama hiç beklediğim gibi olmadı. Aslan, önüne gelen bu teklifi tereddüt dahi etmeden kabul etti.

‘’Tedavi olmak istiyorum, anneannem de bunu isterdi… Ama sana yük de olamam.’’demişti. Sağlam olan elimle, titremeye devam eden sıcacık elini tuttum Aslan’ın. İyileşmek onun için farz olmuştu artık.

‘’Sen benden büyük olabilirsin ama bana emanetsin. Anneannenin vardır bir bildiği, değil mi? Bana yük olmayacaksın. İyi olman için ben ve ekip arkadaşlarım ilgileneceğiz seninle. Ben onlarla da konuştum. İzmir de herkes seni bekliyor. Hem İzmir, herkese koşulsuz şartsız sahip çıkar…’’ Elimi omzuna götürüp sıvazladım. Aslan yere bakıyordu. Devam ettim konuşmaya.

‘’Aslan, iyileşmek zorundasın ve en azından bu süreçte yalnız olmamaya, bana ihtiyacın var.  İstersen kapıdan yemek bırakır giderim, seni hastaneye gitmediğin sürece de hiç rahatsız etmem… Dayın bile kabul etti. Bu gurur yapılacak bir durum değil. Ben anneannenin son isteği bu olmasaydı da seni burada, bu şekilde bırakmazdım. Çok düşündüm… Yemin ederim bırakmazdım…’’

Aslan kızıl gözlerini bana dikti. Gözlerinden bir sürü duygu geçmişti.

‘’Vardır bir nedeni senin bu sokağa sürükleyen Allah’ın.’’ Dedi, sonra birkaç adım geri attı. Ona, beklentiyle bakıyordum.

‘’Ben eşyalarımı alayım… Bir de para kartını bulayım.’’

Dolu dolu olan gözlerim günler sonra gülmüştü. Başımı hızla, onu onaylarcasına sallamıştım.

O akşam Aslan yepyeni bir hayata başladığının farkındaydı bense bundan çok uzaktaydım. Bilmiyordum ve tahmin dahi edemezdim olacakları. O an kendi dertlerimi, Okyanus’un beni de içine alan gizemini unutmuş, doğruyu söylemek gerekirse göz ardı etmiş yalnızca Aslan’a odaklanmıştım. Melahat teyzenin ağzından çıkan o söz, kaderin ağlarına tutunuyor, Aslan’ı iyileşmeye, beni de Okyanus’a doğru sürüklüyordu. En ufak fikrim dahi yoktu.

Hiç hesapta yokken bir şarkı çalmıştı İzmir’e dönerken, hatırlıyorum. Ve hiç hesapta yokken o şarkı geleceğimi bana anlattı durdu yol boyunca. O şarkıyı anımsadığımda ellerim hala buz keser, tıpkı şimdi de olduğu gibi.

 

*

 

Eve döndüğümüzde İdil ve Yağız gitmişti. Yarın Pazartesiydi ve okuldan sonra Aslan için Abis Derneği’ne gidecektik. Ben ve Aslan kalmıştık. Anahtarla küçük evin kapısını açtım.

‘’Yeni evine hoş geldin.’’dedim, içeri girerken. O da tereddüt ederek yeni evine adım attı. Sırt çantasını koltuğun üzerine bıraktı. Odanın içindeki diğer kapıyı açtım.

‘’Burası banyo. İçeride hala hiç kullanılmamış, sabunlar ve şampuanlar var. Kullanırsın onları.’’ Aslan başını sallamakla yetindi. Çok mahcup gözüküyordu. Elimel karşıyı işaret ederek,

‘’Burası da minik bir mutfak işte istersen burada yemeğini kendin pişirirsin, zaten sabahları ben okulda oluyorum, derneğin işleriydi derken bir akşamları evdeyim. Ya da yalnız olmak istemiyorsan akşam yemeklerini birlikte yeriz… Sen nasıl istersen yeter ki rahat et.’’ Hızla buzdolabına yöneldim. İçine gelirken aldığımız abur cuburları yerleştirdim. Aslan, hala çok sessizdi. Daha da kendinde gözüküyordu ama acısı yüzünden okunuyordu. Pencereyi açtım, penceresi hemen benim evime bakıyordu. Aynı bahçedeydik evlerimizin arasında on metre ya vardı ya yoktu.

‘’Burası da benim evim. Bir şeye ihtiyacın olursa…’’diye söze başlamıştım ama Aslan da o an sessizliğini bozmuştu.

‘’Yankı Hera…’’ İki ismimle bana aynı anda seslenen tek kişi olmuştu Aslan. İdil bazen Yankı bazen Hera diyordu. Ondan duymuştu, yoksa ismimi sormamıştı bile. Sanırım ne söyleyeceğine karar veremediğinden ikisini birden söylemişti o da. Duraksaması kısa sürdü ve devam etti konuşmaya.

‘’Sen üzerimden kilitle kapıyı, keskin ne varsa da al götür bu evden.’’

Kendisine güvenemiyordu. Dudaklarımı bükerek derin bir nefes aldım. Onun bu hali beni bile paramparça ediyordu. Hala ayakta duruyordu. Ben de öyle. Yanına gittim.

‘’Ben yarın sabah sana kahvaltılık getiririm sonra üzerinden kilitler giderim seni… Zaten son sınıf olduğum için yoklama sıkıntısı çekmiyoruz. Erkenden gelip, seni derneğe götüreceğim. Sonra tedavin için ilk adımları atmış olacağız…’’ Başını sallarken ben de mutfakta keskin ne varsa toplamaya başladım tek elimle. Sırtım ona dönüktü. Aklımdan ve kalbimden binbir türlü şey geçiyordu.

‘’Yankı umarım seni zor duruma sokmam… Yemin ederim tek amacım, tek hayalim iyileşebilmek bu andan sonra… Bana… İ…’’

‘’Sana inanıyorum ve başaracağını da biliyorum. En çok kendin için.’’

Başını sallamakla yetindi. Kapıya doğru ilerledim.

‘’Sıcak bir duş al sonra dinlen bol bol. Bir şey olursa da numaramı biliyorsun, kaydettik ya gelirken. En olmadı pencereden seslen hemen gelirim ben.’’ Kapıyı açıp tam çıkacakken,

‘’Sağ ol Yankı Hera.’’dedi,

‘’Sen sağ ol Aslan.’’dedim ve kapıyı kilitleyerek hemen kendi evime gittim, büyük bir düşünce balonuyla.

*

İki hafta.

Tam iki hafta geçmişti tüm yaşananların üzerinden. Aslan bazı günler beni çok zorluyordu, bazen kendine de zarar veriyordu ama son günlerde bu daha da iyiye gitmeye başlamıştı. Başlamıştı ama ben hala diken üzerindeydim. Daha iyi anlaşmaya, daha fazla iletişim kurmaya başlamıştık. Üstelik yalnız da değildim. İdil ve Defne sürekli bana geliyorlar ve Aslan’la onlarda arkadaşlık ediyorlardı. Hatta birkaç kez İdil’in çok yakın arkadaşı Yağız da gelmiş, Aslan’la çok da iyi anlaşmışlardı. Bu iki haftalık sürede resmen beşli bir grup olmuştuk ve her şeyi beraber yapmaya da başlamıştık. Alçımın çıkacağı gün, ben, Aslan, İdil, Defne ve Yağız benim evimde toplanmış, hep birlikte komedi filmi izlemeye karar vermiştik. Kızlar mutfakta bir şeyler hazırlarken, Yağız ve Aslan oturmuş bir müzik hakkında birbirlerine yorum yapıyorlardı. Aslan’ı daha iyi görmek benim için büyük bir mutluluktu. Her şey yolundaymış gibiydi, zaten iki gün sonra İlyas abi de gelecekti.

İçimde halledemediğim, aşamadığım hissin adı Okyanus’tu.

O günden sonra onu ne görmüş ne de duymuştum. Son bir ayda başıma gelen olayları düşünmeden edemiyordum. Okyanus’la tanışmam bile beni bu  noktaya getirdiyse onun hayatında olmak kim bilir beni nerelere götürürdü. Bir anda, küçücük bir olay beni buralara getirmişti. Hiç tanımadığım bir adam tarafından evime kadar takip edilmiş, kolumu kırmış, rastgele önüme çıkan adamla başka bir şehre gitmeye mecbur kalmış, orada birinin kollarımda ölüşüne şahit olmuştum ve şimdi de o ölen kişinin torununu tedavi ettirmeye çalışıyordum. Ne garipti bu hayat. Bir anda, her şey alt üst olabiliyordu.

‘’Şşşş, gitti bizim kız. Alooooo!’’ diye bağırdı İdil. Daldığım yerden çıkardım bakışlarımı.

‘’Benim alçıyı çıkartmaya gitmem lazım.’’

Defne bir an baktı, varlığını bile unutmuşa benziyordu alçının.

‘’Geleyim seninle.’’dedi ben de başımı hayır anlamında salladım,

‘’Ben bir saatin içinde gelirim. Siz bakın keyfinize. Aslan şimdilik iyi ama yanında durmalısınız, size emanet.

İdil,

‘’Takma kafana. Git kurtul şundan.’’dedi, elindeki bıçakla alçımı işaret ederek. Akşam için yiyecek bir şeyler hazırlıyorlardı.

Kurtul, diyivermişti İdil. Keşke kurtulmak bir alçıyı çıkarmak kadar kolay olsaydı.

‘’Kurtulacağım.’’dedim ve ekledim, ‘’Akşama dönmüş olurum.’’

Üzerime ceketimi giyerken Aslan ve Yağız bana döndü,

‘’Görüşürüz, adamlarım!’’ dedim asker selamı verirken. İkisi de gülüp bana el sallamıştı. Onlara adamlarım diye hitap etmek hoşuma gidiyordu. Artık bir anımız bile ayrı geçmediğinden ileri derecede bir samimiyetin de temelleri böylece atılmıştı.

 

 

Hastaneye giderken çok düşünmüş, kendimi çokça kez vazgeçirmeye çalışsam da her zaman olduğu gibi kalbimin sesine yenik düşmüş ve kendimi Okyanus’la tanıştığım ilk yere giderken bulmuştum. Derneğin gecesinin kutlandığı yerin sokağına geldiğimde etrafa baktım. Sormam gereken sorular vardı. Almam gereken cevaplar. Hatta hepsi bir kenara dursun, karşısına geçip,

‘’Bak iki hafta geçti, bak hala nasıl da yaşıyorum.’’diyebilmek istiyordum. Hatta ona bir de diyecektim ki, ‘’Şimdi bu alçıdan da kurtulacağım. Hiçbir şeyim kalmayacak. İzmir’deyim bak, her şey harika.’’

 

Ben kendimden emin bir şekilde o mekana doğru ilerlerken, hayat bana öyle bir tokat atacaktı ki… Kendimi Okyanus’un avuçları içinde bulacaktım.

Dalgın ama bir o kadar da kendinden emin adımlarla, hatta farkında dahi olmadan başım dik bir şekilde yürüyordum. Mekanın ahşap kapısına doğru yaklaşırken birden biri önümü kesti.

‘’Merhaba. Bir şey sorabilir miyim?’’ Orta boylarda, saçları üç numara olan ve kopkoyu mavi gözleri olan bir adamdı. Gülümsemeye çalışarak,

‘’Buyurun, tabii.’’diye yanıtladım.

‘’Benim Şirinyer’e gitmem gerekiyor da… Yeniyim buralarda nasıl gideceğim?’’

Bahsettiği yer bulunduğumuz yere oldukça uzaktı. Etrafıma bakındım ve ona en kısa yolu tarif ettim.

‘’Sanırım aracınız yok. Karşıyaka Çarşısı’nı biliyor musunuz?’’ Başını olumlu anlamda salladı. Devam ettim, ‘’Güzel. Buradan bir yirmi dakika yürürseniz oraya ulaşırsınız. Çarşının sonunda İzban var. Tabii önce İzban’a binmek için kart almanız gerekiyor, yan taraftaki tekellerde satılıyordur mutlaka. İzban’a binerseniz hem daha kısa sürede hem de daha kolay şekilde gidersiniz Şirinyer’e. Yarım saate varırsınız.’’

‘’Sağ olun.’’dedi, gri kapüşonunu başına geçirerek ve kalın dudakları arasından bembeyaz dişlerini göstererek. Cevabımı beklemeden ilerledi. Bende birkaç adım sonra mekanın kapısındaydım.

Merdivenleri tırmanırken kalbim ağzımda atıyordu ve sanki söyleyeceğim her şey uçup gitmişti. Orada olduğunu biliyordum. Bilmekten de öte hissediyordum. Son basamağı da çıktığımda içerisi yine bomboştu. Tanıdık bir müzik çalıyordu içeride. Ortam loş olduğundan ilerliyordum yalnızca. Garson bile yoktu. Şarkının sözlerini algılamaya başladığımda, bu şarkının Aydın’dan gelirken çalan şarkı olduğunu anladım ve içimde ismini koyamadığım bir his oluştu. İçimdeki heyecanı bastırmıştı bu his. Acı değildi, sızı değildi. Korkuyla harmanlanmış bir histi bu sanki. Adını koyamadım.

 

O hissin adı ne hala bilmem. Çok isim taktım, çok isim bulmaya çalıştım ama bir türlü konduramadım hiç birini.

 

İşte oradaydı.

En köşede oturmuş, öylece önündeki kağıtlara bakıyor ve sigarasını içiyordu. Geldiğimi fark etmeyecek kadar dalgındı. Tam üzerine vuran sarı ışık onu ve onunla birlikte önündeki kağıtları da aydınlatıyordu. Ben yürüyordum, o hala beni görmüyordu.

 

Ben, o zaman ona yürürken, ruhuma ve kalbime ince ince sızılar işleniyordu. Onunla geçirdiğimiz süre boyunca ona hep yürüdüm durdum ama o’na hiç ulaşamadım. Olaylar ve hisler üst üste binecek ve o’nun kapısını her çalışımda hiç açılmayacak ve ellerim buna her defasında kırılacaktı. Aslında bu görüşümde onu biliyordum. O, en başımızdan sonumuzu hazırlamıştı, hatta sonumuzu hazırlamak o’na bile kalmamıştı. Bunu hissettiğimden midir, bilinmez o’ndan binlerce kez gidecek, bambaşka yollara sapacak ama her yolun sonunun da o’na çıkmasına yenilip duracaktım. O hiç kıpırdamayacak, hiç gelmeyecekti. Diyorum ya, ben o’ndan gerçekten gitmeyi başarana dek bin kere gidecektim; bir şekilde de ona geri gelecektim. Belki de o’na her zaman geleceğimden, hayatın onun yanında olduğundan adından daha çok emin olduğundan kımıldayamıyordu, bilmiyorum. Ama her ikimizin de o zamanlar bilmediği bir şey vardı; Hayat ikimizden yana da çıkmayacaktı. Öyle bir kaderdi ki bu, o daha onunla yeni tanıştığımda bile gitmişti benden. Başkalarının geçmiş hataları üzerimizden oynanacak, ömürlerce fark edemeyecektik bunu.

Fark ettiğimizde ne mi olacaktı?

Her şey ve hiçbir şey.

 

İçim titrerken başım dimdik ona doğru yürüyordum. Bu sırada yanımdan rüzgar gibi biri geçip benden önce Okyanus’a ulaştı. Elinde bir fincan kahve vardı ve masasına bıraktı ve ona sessizce bir şeyler söyledi. Okyanus, önce masasına konan fincana baktı sonra karşısındaki kumral kıza. Kıza bir şey söyledi, bir kağıt parçasına bir şeyler karalayıp uzattı ve ayağı kalktı. Artık aramızda çok az bir mesafe vardı,

‘’En çok o çocukla ilgilenilmesini istiyorum. Herkese yaptığımızın on kat daha fazlası yani.’’

Bu sözleri söyledikten sonra gümüş gözleri beni buldu. Kaşları havalandı, saklayamadığı bir şaşkınlık geçti yüzünden ama toparladı hemen kendini.

‘’Bu kadardı Diyar, gidebilirsin.’’dedi, kız başını sallayarak ve yanımdan yine rüzgar gibi geçerek gitti. Koyu renk, boğazlı bir kazak vardı Okyanus’un üzerinde. Saçları dağılmıştı. Bana doğru bir adım atmadı, olduğu yerde öylece durdu. Bense birkaç adım atarak aramızdaki mesafeyi neredeyse sıfıra indirdim. Çok kısa bir süre birbirimize baktık. Sessizliği bozan o olmuştu, yukarıdan bana ifadesizce bakıyordu, bense başım dik bir şekilde koca gözlerimi onun gümüşlerine dikmiş bekliyordum ağzından çıkacak sözleri.

‘’Gelmeni beklemiyordum.’’dedi, gözlerime bakmaya devam ederken.

Hiç düşünmeden, ‘’Ben de.’’diyiverdim. Sonra geriye doğru bir iki adım attım.

O’na gelmek ve o’ndan gitmek, ilk andan beri bu araftan ibarettim.

Yutkundum sertçe ve anlamsızca gözlerim doldu. Öfkeyle konuşmaya başladım,

‘’Yaşadığımı gör diye geldim. Nasıl da eskiye döndüğümü… Gör diye. Şimdi de buradan hemen çıktığımda bu alçıdan da kurtulacağım.’’dedim, elimi kaldırarak. Kaşları çatılmış, öylece bana bakıyordu. Bir şey demesini ve onunla kavga etmeyi istiyordum. Ben aniden duraklayınca aniden cevap verdi bana,

‘’Kurtulacağın tek şey alçı değilmiş, anladım.’’

Söylediği karşısında, dolu olan gözlerimi faltaşı gibi açarak ona baktım ve kafamı hafifçe sağa doğru kaldırdım.

Kurtulmayı dilediğim tek şey alçı değildi, bana hissettirdiği değersizlik beni ömürlerce kırgın bırakacaktı ona. Fakat bu yalnızca en küçük kırgınlığım olacaktı ona. Kalbim asla alçı tutmuyor hala.

 Böyle söylemesi, daha doğrusu bu kadar kolay anlamış olması beni daha da öfkelendirmişti. Ona her şeyi anlatmak, yükü onun omuzlarına salmak istedim bir an,

‘’Her şey…’’Sonra vazgeçip arkamı döndüm, sözlerimi yarım bırakıp gidiyordum. Yine.

‘’Her şey ne?’’dedi, sakin bir ses tonuyla. Ona bakmadan ve omuz silkerek yanıtladım.

‘’Hiçbir şey.’’  Merdivenlere geldiğimde aşağı inmeden önce ona son kez baktım.

‘’Bir daha çıkmam karşıma. Sen de çıkma.’’dedim, o da kaşlarını havya kaldırarak,

‘’Şüpheliyim.’’dedi, ona yeniden öfkeyle baktım ve yönümü değiştirip hızlıca ve öfkeyle ona doğru ilerledim. Yeniden.

Göğsüne ve koluna sertçe vurmaya başladım sağlam olan kolumla.

‘’Ben senin oyununun bir parçası değildim, değilim ve asla olmayacağım. Film mi çeviriyoruz, ne bu?’’ Okyanus hala olduğu yerdeydi ve kımıldamıyordu.

Vurmalarım bitince ona baktım.

‘’Değilsin, ortada artık bir oyun da yok. Öfkeni böyle çıkaracaksan buyur, vurmaya devam et.’’

Çenemi sıktım ve onu var gücümle itmeye çalıştım.

‘’O zaman ne bok vardı da Aydın’a geldim ben? Neler olduğunu bir bilsen…’’

Beni, onu ittiğim kolumdan tuttu yavaşça.

‘’Her şeyin eskisi gibi olduğunu söylemiştin. Yine kendin itiraf ettin her şeyin değiştiğini.’’

Tekrar yutkundum bu kez öfkeyle değil, acıyla bakıyordum ona. Devam etti sanki bir gün karşısına çıkacağımdan eminmiş gibi hazırlamıştı tüm konuşmasını ama bu kadar erken beklemiyordu. Sesi de gittikçe yükselmekteydi.

‘’İstediğin gibi olsun, Hera. Sen yine evinde dur. Eskisi gibi yaşa. Olmamışım gibi davran, olmamış gibi davran. Hiçbir şey kolunun kırıldığını, kapının önüne kadar herifin teki tarafından takip edildiğin gerçeğini değiştiremeyecek, biliyorsun değil mi? Bilmediğin tek şey, durumun ciddiyeti. Bugüne kadar hiç yalnız dışarı çıktın mı? Bi’ cevap versene.’’

Çıkmamıştım. Yanımda ya Aslan ya İdil ya da diğerlerinden biri vardı mutlaka ama şimdi anlamıştım. Okyanus bir şekilde ben onu görmesem de etrafımdaydı. Sessizce halletmişti ne varsa, belki hala hallediyordu. Farkına vardığım şeyle gerçek ilk tokadını atmıştı bana. Gözlerimi yere indirdim,

‘’Çıkmadım.’’dedim ona bakamıyordum artık.

‘’Haklısın.’’dedi, elini kolumdan çekerken. ‘’Bu klasik bir film değil ya da bir oyun değil. Karşılaşmamız gerekiyordu, karşılaştık. Olması gerekiyordu, oldu. Sen kendine iyi bak, ben karşına çıkmamaya çalışarak hallederim her şeyi.’’

Kuruyan dudaklarımı ıslattım,

‘’Çıkmazsın da.’’dedim, pürüzlü sesimle.

Başını salladı,

‘’Çıkmam, evet ama bilirsin sen de… Bilirsin, yolunun benden geçip bana çıktığını. Sana en başında da söyledim artık ne senin ne de benim hayatım eskisi gibi olacak. Buraya gelmekle de hata ettin üstelik.’’

Başımı dikleştirdim.

‘’Halletmene gerek yok. O yolları yak gitsin.’’

Ne söyleyeceğini dinlemeden, kulaklarımda yüksek sesle söylediği öfkeli kelimeleri çınlarken koşarak aşağıya indim. Ahşap kapıyı iterek çıktığımda rüzgar saçlarımın arasına dalmıştı. Nefes nefeseydim hızlıca yürümeye devam ettim. Dilim damağım kurumuştu. Ne bekleyerek oraya, onun yanına gitmiştim, bilmiyordum. Etrafıma bakınarak, korka korka yürüyordum artık. Demek ne çok şey olmuştu da Okyanus kendi tabiriyle halletmişti. Gelecek, bulanık bir suydu artık benim için.

Bizim için de.

Su içme ihtiyacıyla dolup taşıyordum. Kalbimde büyük bir yangın çıkmıştı, hissediyordum. Serçeler tepemde uçuşuyor, hava gittikçe kararıyor ve gök ağlamaya hazırlanıyordu.

Hala anlayamıyordum o zaman, neden hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını. Durduk yere cebime bir madde yerleştirilmiş, o küçücük poşet birçok olaya sebep olmuştu ama hala olayın ve kişilerin hayatımı yerinden edecek büyüklükte olduğunu kavrayamıyordum. Bu zamana kadar anlattığım insanlar da, buraya kadar, tıpkı benim gibi hiçbir şeyi anlayamamıştı. Olay, Okyanus’un yanında olma hatam değilmiş meğer… Bizzat o’nun yanında olmam için planlanmış her şey. İkimizin ayrı yollardan, farklı acılara gebe şeklinde olan geçmişi bir noktada birleştirilmiş ve iş artık içinden çıkılmaz bir hal almış. Bunu şimdi böyle anlatabiliyorum ama olay basit bir poşetin getirdiği yerden çok çok uzakta son buldu. O minik poşet nedenimiz olmuş yalnızca. Ben hala nedenini merak ederken, Okyanus’un az da olsa fikri vardı zannımca. Bu yüzden, o ilk fark edendi bir şekilde yeniden yollarımızın denk geleceğini. Benim anlamam, ikimizin gerçekleri birleşince anca gerçekleşecekti. İkimizin de gerçeklerini birleştirecek ama yine yapbozun eksik parçasını bulamayacaktık uzun süre.

Bulunca ne mi olacaktı?

Hiçbir şey ve her şey.

En yakındaki kafeye su almak için girivermiştim. O kadar hızlı yürümüştüm ki bu kafeye nasıl geldiğimi anlayamamıştım. Kafam, kalbim o kadar doluydu ki… Önümü göremez haldeydim. Suyumu almış, ücreti ödemek için sırada bekliyordum ki bir anda elektirikler kesildi. Etraf zifiri karanlığa bulandı. Sokak lambaları bile ışık yaymıyordu. Kafede bulunan herkesten şaşkınlık nidaları yükseliyordu. Suyu olduğum yere bırakıp çıkış yolunu bulmaya çalışıyordum, bu sırada herkes aynı şeyi yaptığından birbirimize çarpıyorduk. Hatta o karanlığın ortasında insanlar birbirleriyle kavga etmeye bile başlamıştı. Biri kolumdan çekti.

‘’Pardon.’’diyerek kolumu kurtarmaya çalıştım.

‘’Pardon beni yanınızdaki biriyle karıştırdınız sanırım.’’dedim, kurtulmaya çalışırken ama o her kimse beni hala sürüklüyordu zifiri karanlığın içinde. Elinden kurtulduğum an, boğazımda metal bir soğukluk hissettim. Korkuyla çığlık attım ama beni kimse duymadı. Kulağıma doğru sıcak bir nefes geldi ve konuştu,

‘’Sonunda yakalandın.’’dedi, fısıltıyla karışık olan kulağımdaki ses. Kalbim korkudan ve panikten ölecek kadar hızlı atıyordu. O kadar hızlı atıyordu ki, sanki bir daha hiç atmayacağını kabullenmişti. Çığlıklarım çaresizce devam ediyordu. Çırpınırken, o kişi her kimse daha da çok bastırıyordu bıçağı boynumdan enseme doğru. Ne olduysa o anda oldu. Cızırtıyla gelen büyük gürültüyle ışıklar bir anda yandı ve bazıları üzerimize doğru patladı. Eş zamanlı olarak sirenler çalmaya başladı. Üzerime doğru patlayan lambadan birkaç parça cam yanağımı kesmişti. Yüzümü buruşturarak boynumdan aniden çekilen bıçağa baktım. Sonra bir çift koyu mavi göz gördüm.

Onu hatırladım.

Bana yolu soran kişiydi bu.

‘’Bu burada bitmedi.’’dedi ve koşarak, herkes gibi bulunduğumuz yeri terk etti. Ben ani gelen bu şokla, ne yapacağımı bilemez bir şekilde etrafıma bakınırken yangın düğmesinde eli olan kişiyi gördüm. Sirenleri çaldıran kişiyi gördüm. Ama ortada bir yangın yoktu. O’nunla göz göze geldiğimiz an koşarak yanıma gelmeye başladı. Okyanus bana doğru koşarken, gözlerim tekrar karanlığa büründü ve olduğum yere yığıldım.

 

Gözlerimi açtığımda, sıcaklık karşıladı beni. Etrafıma bakındım.

İlk gördüğüm şey bir çift gümüş rengi göz oldu.

O’nun gözleri.

Evdeydim.

Uzun süre sessizce bekledik.

‘’Neden hallettin?’’diye sordum. Gece üzerimize çökmüştü ve etrafı mavi bir gece lambası aydınlatıyordu. Okyanus gelmeseydi şimdi nerede ve ne konumda olurdum, bilmiyordum. Bu adını veremediğim acı artık içime işlemişti. Bu acı artık tenim gibi bana ait olmuştu. Bu acı sanki altıncı duyumdu.

Adını koyamadığım acım, benimle birlikte senelerce büyüdü büyüdü. Tıpkı o an da hissettiğim gibi bir duyum haline geldi. Bazı günler yediğim yemek, içtiğim su, aldığım hava oldu. O an bunun beni nasıl ve neden sardığını anlayamazdım ama sonradan öğrendim. Şimdi tamamen biliyorum. İnsan kalu belada her şeyi bilir, dünyada unutur. Hisler hep kalır, unutulmaz yalnızca sizden saklanır.. Ben o zaman, yani her şeyin en başında bilmiyordum unuttuklarımı; ama hissediyordum.

Hissediyordum mahvolacağımı.

Hissediyordum; her şeyi ve hiçbir şeyi.

 

Okyanus, oturduğu tekli koltuktan kalktı ve uzandığım koltuğun diğer ucuna oturdu. Uzamaya başlayan kirli sakallarını sıvazladı, dağınık saçlarından kemikli ve bembeyaz parmaklarını geçirdi.

‘’Hera.’’dedi, önce bana bakmadan yalnızca karşıdaki televizyonun siyah ekranına bakarak. Olduğum yerde oturur vaziyete geçtim ve kahverengi, yumuşak battaniyeyi ev sıcak olmasına rağmen üzerime doğru çektim.

Sonra gri gözleri benim kocaman ela gözlerimi buldu.

‘’Ben halletmesem de, o yolu da yaksam, ayrı ayrı yeni bir yolda bulsak… Bir yerde yine… Biz seninle yine.’’

Sustu.

Kalbimin acısıyla yutkundum.

Derin bir nefes aldı ve cümlesini tamamladı.

‘’Olmayan bir yolda mecburuz yürümeye.’’

 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: