Denemeler

Şems ve Mevlana

Merhabalar sevgili Geceyim okurları, bugün sizlere bir hikâye anlatacağım. Bu hikâye hepimizin isimlerini hayatında en az bir kez olsun duyduğu ama aralarındaki ilişkiyi çok az kişinin bildiği iki alimin hikayesi. Birisi devrinin en bilge, en tanındık, eserleri dünyayı ve tüm İslam alemini etkileyen bir alim Mevlâna, diğeri ise Mevlana’yı Mevlâna yapan, onu aşk ateşi ile pişiren, onu derinliğiyle yakan, Mevlana’nın dostu, sırdaşı ve hocası olan Şems-i Tebriz’inin hikayesi.

Bu hikâye 29 Ekim 1244 yılında Mevlâna ve Şems’in ilk karşılaşması ile başladı. O zamanlar Mevlâna okumadığı kitap kalmayan, bilgili, müritleri olan bir hocaydı, yaşadığı dönemin en büyük alimlerindendi. Şems ise derin bir bilgeydi. Aslında Şems bir kibrit Mevlâna ise yanmaya hazır bir lambaydı. Şems kendine dost, bilgilerini paylaşacağı, ilahi aşk ateşiyle yanacağı birisini arıyordu. Bunun için memleketi Şam’dan yola çıkmış ve arayış içinde Konya’ya kadar gelmişti. Her yerde Mevlana’nın ismini duyuyordu ve inanılmaz derecede merak içerisindeydi, aradığı dostu sonunda bulabilecek miydi? Mevlâna ders verdiği dört medreseden biri olan Pamukçular Medresesi’nden talebeleriyle birlikte ayrılıp giderken Şems ansızın önüne çıkmış ve bindiği atın dizginini tutarak, “Ey dünya ve mana nakitlerinin sarrafı! Muhammed Hazretleri mi büyüktür, yoksa Bayezid-i Bistami mi?” diye sormuş.

Mevlâna, “Muhammed Mustafa bütün peygamberlerin ve velilerin başıdır.” diye cevap verince Şems, “Peki ama o, ‘Seni teşbih ederim Allah’ım, biz seni lâyıkıyla bilemedik.’ dediği halde Bayezid, ‘Benim şanım ne yücedir, ben sultanların sultanıyım.’ diyor.” demiş.

Bunun üzerine Mevlâna, “Bayezid’in susuzluğu az olduğundan bir yudum su ile kandı, idrak bardağı doluverdi; halbuki Muhammed’in susuzluğu arttıkça artıyordu. Onun göğsü Allah tarafından açılmıştı. Sürekli susuzluğunu dile getiriyor, her gün Allah’a daha çok yakın olmak istiyordu.” diye cevap vermiş.

Şems bu cevabı duyunca kendinden geçmiş çünkü onun gözünde Mevlâna “Peygamber daha üstün, Peygamber daha doyamadı Allah’a, ben de doyamadım gel öğret.” diyordu.

Şems geldiğinden beri Mevlâna onun yanından hiç ayrılmıyordu. Çünkü Mevlâna hayatında ilk defa onu gerçekten anlayan biriyle birlikteydi. Anlaşılmak ne büyük nimet…  Mevlâna ve Şems 3 yıl gibi kısa bir süre birlikte geçirdiler vakitlerini. Kimi kaynaklara göre iki ay kimisine göre ise altı ay hiç çıkmadan bir odada saatlerce, günlerce birlikte geçirirlermiş zamanlarını. Halk bu durumdan oldukça rahatsız olmuş, Mevlâna artık onlara vaaz vermiyor ve tüm vaktini Şems ile geçiriyormuş. İkisi arasında hiç umulmadık dedikodular çıkarırlar, bazı zamanlar bulundukları odanın anahtar deliğinden onları izlerlermiş. Ne zaman baksalar Mevlâna bir divanda Şems diğer divanda hiç konuşmadan öylece susuyorlarmış. Dışardan görünen iki suskun insan ama bilmezlermiş ki onlar aslında susarak konuşurlarmış. Mevlâna bir gün yazacaktı Şems ile neden sustuğunu ‘’Dilsiz-dudaksız konuşmayı bilen kulak lazım’’ diyecekti. Evet dilsiz dudaksız konuşmaktı bu. Herkes kelimeleri duyabilirdi ama sessizliğin içindeki bilgeliği işitemezdi herkes. Şems’in de Mevlâna için bazı sözleri vardır rivayet edilen ‘’Dilsiz dudaksız sözler söyleyeceğim sana. Bütün kulaklardan gizli bir şeyler anlatacağım. Herkesin içinde söyleyeceğim ama bir tek sen duyacaksın’’ İşte böyle bir aşktı aralarındaki…

Mevlâna Şems ile vakit geçirdikçe sadece onunla olmak, onunla konuşmak hatta onunla susmak istiyordu. Aşk ateşiyle pişiyordu Mevlâna. Kıvama geliyordu zamanla. Kıvama gelince yazabilecekti çünkü Mesnevi’yi. Yöre halkı meraklı acaba ne öğretiyor Şems Mevlana’ya, Mevlâna zaten çok bilgili, okumuş yazmış bir alimdi. Şems ona ne öğretebilirdi ki? Aslında Şems ona hiçbir şey öğretmiyordu. Fazlalıklarını alıyordu üzerinden sadece.

Mevlâna zamanını Şems ile geçirdikçe halkın arasında söylenen dedikoduların önü arkası kesilmemiş, gittikçe çirkefleşmeye aralarındaki ilişkiyi hiç olmadık yerlere çekmeye başlamışlardı. Bu söylentilerden rahatsız olan Şems hiç kimselere haber vermeden memleketi olan Şam’a dönmüş. Mevlâna için Şems’in yokluğu yüreğinde yanan bir ateş parçası olmuş, durmadan mektuplar yazıyormuş ona;

‘’Gittin ya, kalsan ne güzel olurdu, gitmişin neye yarar? Sen gittin ama bak senle ilgili olan bir şey bende, sessizlik bende. Gittin, heyhat, Pervane’ye döndü narin yüreğim sensizliğinde. Her yalnız aşık değildir, ama her yanmış aşkın kuyusunda yalnızdır. Ateşinden değil, ateşsizliğinden yanmışım. Ey aşkın sesi, nefesi gel bir an evvel. Dinsin artık kıyametin gürültüsü!’’

Günler geçiyor ama Şems dönmüyor, Şems olmadan Mevlâna aşk ateşiyle kavruluyor ve Şems’in neden gittiğine bir türlü anlam veremiyordu.

‘’Kim gücendirdi senin o nazende yüreğini, hangi kem söz, hangi sinsi nazar seni benden kopardı ey Şems. Varım yoğum sensin. Sen de yoksan, ben bir hiç ‘im bilmez misin? Kavline mestane olan Mevlâna’ya ayrılığı hediye etme, etme Şems.

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun, etme!
Başka bir yar, başka bir dosta meylediyorsun, etme!’’

Çok sevdiği kitaplarını bile okumuyor sadece onu arıyordu Mevlâna, Şems için;

‘’Senden önce kitaplarda arıyordum derinliği. Kitaplardan utanıyorum. Sen bütün kitaplardan daha derinsin.’’ Diyordu.

Mevlâna arıyordu aşkını, bulamadıkça daha çok yanıyordu. Kalem bazen elinden hiç düşmüyor, Şems’e mektuplarının arkası kesilmiyordu hiç;

‘’Gözümü yakmayan gözyaşını neyleyeyim, karanlığıma Şems olamayan yâri neyleyeyim. Canını yoluma post eylemeyen dostu neyleyeyim, Şems gibi bakmayan gözü neyleyeyim. 

Kırk senedir beklediğimdin, geç bulduğumdun, şimdi yoksun. Daha kaç sene bekleyeceğim. Çöldeki kumlar kadar susuzum, gelişin nisan yağmuru olsun. Hani dergahımızın avlusuna bakırdan koskoca bir tas koymuştun. Nisan yağmurları dolsun da orucumuzu bin bereketli yağmurla açalım diye. Gönlümün nisan yağmurlarıyla ıslanan gülü açmayacak mısın halâ?

Gel Şems, ayakların kudüm olsun, kolların rebap, soluğun ney olup vuslat müjdesini üfleyerek gel. Nasıl bir pınarsın sen Şems? İçtikçe susadığım. Nasıl bir ateşsin sen ey Şems? Yandıkça serinlediğim.’’

Mevlâna ilk kez yaşıyordu bu duyguları, aşkı ilk kez yaşıyordu. Mevlâna yaşadığı aşkı şu dizelerle anlatıyordu;

‘’aşk suskunluğumdu benim,
  aşk yangınımdı benim,
  aşk vurgunumdu benim,
  aşk yazımdı benim,
  aşk yasağımdı benim,
  aşk itirafımdı benim,
  aşk heyecanımdı benim!’’

Bazen dayanamıyor Şems’in yokluğuna ve koparıyordu feryadı,

‘’özledim, ey şems özledim, çık gel Allah aşkına!’’

Hz. Musa’nın Hızır’ı arayışı gibiydi Mevlana’nın Şems’ arayışı. Öylesine sürekli öylesine ümitli…

Halk bu duruma şaşırıyor Mevlana’nın bu haline anlam veremiyorlardı.  Hocasından, dostundan, sırdaşından ayrı kalan Mevlâna yemez, içmez, konuşmaz birisi olup çıkmıştı. Ona soruyorlardı “Sen Şems gelmeden evvel kimsenin şüphesi olmayan dört dörtlük bir mümindin, hocaydın, öğretmendin, müderristin. Sen her şeyi biliyordun, sana üstelik hocan söylemedi mi? Senin bilemeyeceğin bir şey kalmadı.” diye.  Hz. Mevlâna: “Evet doğrusunuz, doğru söylüyorsunuz.” diyor. ‘Peki, senin ibadetlerinde bir eksiklik var mıydı?’ diyorlar. Mevlâna: “Hayır.” diye cevap veriyor. ‘Peki, sen Şems’ten ne öğrendin ki böyle perişansın bu haline bak?’ diyorlardı.

   Mevlâna şu müthiş açıklamayı yaptı. Ve aslında bu açıklama Mevlâna ile Şems arasındaki ilişkiyi en güzel açıklayan örnektir;


   “Evet dediklerinizin hepsi doğru, fakat ben Şems’e rastlamadan önce üşüdüğüm zaman ısınıyordum, ama Şems’ten sonra artık ısınamıyorum. Çünkü Şems bana bir şey öğretti. Yeryüzünde bir tek mümin üşüyorsa, ısınma hakkına sahip değilsin. Bende biliyorum ki yeryüzünde üşüyen müminler var, artık ben ısınamıyorum. Eskiden açken bir çorba içince doyardım. Ama şimdi hiçbir şey bana bir besin hazzı vermiyor. Çünkü biliyorum ki açlar var. İşte Şems bana bunu öğretti. Bu öğrettiği şeylerse Fahr-ı Kâinat efendimizin ahlakının ta kendisidir.”  Dedi ve ekledi: “Onun ışığı vurmazdan önce ölü bir nakıştım sadece taş duvarlarınızda. O, elindeki yay ile vurmazdan önce tellerime; hep aynı nameyi çalıp söyleyen, kendi sesine yabancı bir kuru rebaptım. Ben onun avucunda bağlar, bahçeler ağaçlar görür; deryalar gibi geniş, deryalar kadar berrak sular görürüm. Onun avucunda çıkan ağaçların gölgesinde dinlenirim. Lâkin siz bunların hiçbirini göremezsiniz.” der. İşte böyle bir ilişkiydi onların ki tasavvuf aleminin dönüm noktası olan ilahi bir aşktı.

Sonunda Mevlana’nın mektuplarına Şems’ten cevap gelir

‘’Bırakmıyorum ki,

Gönülde düşünce olasın,

İstemiyorum ki gözlerde değersiz kalasın,

Seni canımda saklıyorum;

Gözümde gönlümde değil…

Hüzün ki en çok yakışandır âşıklara

Yandık, Yakıldık;

Ama hüzünden yana asla yakınmadık.

Ne de olsa biz mahzun,

Bir Peygamberin ümmeti değil miyiz?

Hüzün taze tutar aşk yarısını

Yaramdan da hoşum, yârimden de…

Ey Sevgili!

Bir geceliğine değiş tokuş etseydik yüreğimizi

Taşıyabilir miydin acaba bendeki seni’’

Mevlâna öper koklar mektubu, bulmuştur sonunda Şems’i. Oğlu Sultan Veledi çağırıp Şems’i ona getirmesini ister. Babasının bu hallerine dayanamayan oğlu kabul eder. Artık hasret düğümü vuslat bıçağı ile kesilerek hicran gecesi saadet sabahına doğacaktır. Kavuşmuştur artık Mevlâna Şems’ine. Ne yazık ki bu mutluluk uzun sürmeyecektir. Birkaç ay sonra Şems esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolur. Bazı kaynaklar Mevlana’yı sevenlerin kıskançlığı sonucu öldürüldüğünü yazar ama cesedi bulunamamıştır. Şems’in ölümünü “Taşta kan vardı, gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu. Taşta kan vardı. Bahçede ürkütücü bir serinlik. Cinayetin tek tanığı dolunaydı.” Diyerek anlatır Ahmet Ümit son romanı olan Bab-ı Esrar ’da.

İşte Şems ve Mevlana’nın hikayesi, Mevlâna üzerine araştırmalar yapan Cemal nur Sargut’un dediği gibi “Mevlâna Şems’le karşılaşmasaydı da tüm eserleriyle dünyaya tesir edecekti ama Mevlâna olmayacaktı.” Başka hikayelerde görüşmek dileğiyle. Sağlıcakla kalın 😊

Toplam Ziyaret Sayısı: 113

Selenay Sağlam

Merhaba ben Selenay, çokça okuyup biraz da bir şeyler yazıyorum. Ha bir de hayallerimin peşinden koşuyorum!

Selenay Sağlam

Merhaba ben Selenay, çokça okuyup biraz da bir şeyler yazıyorum. Ha bir de hayallerimin peşinden koşuyorum!

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: