Babaannem

Zaman kavramının bu denli akışkan bir hâl alıp göz açıp kapayıncaya kadar geçen süreyle hayatının özdeşleşeceğini bilemezdi. Ta ki çocukluk zamanlarında yaşadığı o krem rengi köşke, hayatının tam ortasında koşar adım giderken kendini bulana kadar.

Ellerini köşkün bahçesinin hafif boyası kavlamış ,demir parmaklıklı kapısında buldu .
Dört bir yanı kaplayan uzun otları ayakkabısıyla ezerek kapıyı açmaya zorladı . Sanki yılların yükünü taşıyordu, zamandan habersiz paslanan kapı. İki eliyle demirlikleri tutup tüm gücüyle açtı kapıyı . Bahçenin dört bir yanını sarmaşıklar sarmıştı. Hatta fırsat bulup pencere pervazlarını kaplayanlar bile vardı aralarında.

Gözleri sarmaşıklara hafiften dalarken, az ilerde salıncak kurduğu çınar ağacını fark etti . Önünde ise eskiden farklı olarak içi sudan çok yaprak kaplamış, küçük su havuzunu gördü .  Salınacağından da, yedi yaşından da eser yoktu şimdi.

Köşkün kapısına titrek elleriyle uzandı,yeniden duraksadı. Yüzünde buruk bir tebessümle , hemen kenarda duran saksıların altını aradı ve aradığını sanki yıllar hiç geçip gitmemiş gibi buldu . Babaannesi hep saksının altına koyardı köşkün anahtarını . 

Uzaklara dalıp içten içe düşündü.  Yoksa babaannesi evden insanların parmak uçlarından çıkarken de mi anahtarı buraya saklamıştı? Kapının kulbunu kendine doğru çekerek anahtarı çevirdi . İçinde  yılların tozunun toprağının bulunduğu köşke, ayakkabılarını çıkarıp girdi. Ne de olsa Zülüş’ü öyle isterdi. Zülüş babaannesinin kısaltılmış adıydı. Kendisi hep ‘Zülüş’ diyerek çağırırdı onu.

Köşkün kapısının kapanmasıyla boğazına  düğüm düğüm dizilen acıyı, son damlasına kadar hissetti . Hemen koşa koşa kilere gidip bez,fırça ne varsa bulup tabloların üzerinde biriken tozu, kapı altlarından ve pencere aralarından uçuşmuş yaprakları temizlemek istedi . Sonra temizlese ne farkedeceğini derin bir sarsılmayla hissetti. Gözlerini kapadı .  “Bu koku ” dedi içinden “işte tam da bu koku yedi yaşımdayken” diye devam etti kendi kendine .

Dışardan birisi pencereden  o koca adamı izlese ,delirmiş, kendi kendine dans ediyor sanardı.  Ama o geçmişe yolculuğa çıkmıştı.  Gözleri kapalı ve elleriyle evin içini işaret ediyordu .  “Burada bana ilk tekerlememi ezberletmişti” dedi. “İşte tam da burada fış fış kayıkçı oynardık , beni beline alır salonun bir ucundan bir ucuna götürürdü Zülüşüm” dedi.

Kendini bir anda  fısıltıyla da olsa “fış fış kayıkçı, kayıkçının küreği, hop hop eder yüreği ” derken buldu . O kısımda sesi aniden kesildi. Bir kişinin sadece tek bir kişinin yüreğinin hop hop etmesine o kadar ihtiyacı vardı ki. Bu sefer boğazındaki düğümlenme gözünden birkaç damla yaş  olarak düşüverdi .

Mutfağa doğru hafif yalpalayan  adımlarla ilerlediğinde, tezgahın üstünde bütün bir zamana tanıklık etmiş fırını gördü.  Dereceleri zamanın hızına dayanamayıp silinmiş ama kırmızı boyasından hiç ödün vermemişti. Fırının yanındaysa  hâla çocukluk zamanında sığabileceği kadar bir boşluk vardı . “Babaannem” dedi içinden . İşte beni tam da bu fırının yanına oturtturur ve sorardı: ” söyle bakalım Tâtâ  beni ne kadar seviyorsun ? ” ben de “çooooook derdim ” dedi. Sonra o da “ne kadar çok peki” derdi. Ben de iki kolumu, sanki sonsuza uzanırmışçasına açarak ” işte bu kadar çok,kocaman seviyorum derdim” dedi. O zaman da Zülüş’ü inandırırdı. 

Merdivenlere doğru yöneldi .
Bu sefer geçmişin o mucizevi şarkısını söyleyen plaktan, babaannesinin sesini tekrar işitti . ” hadi bakalım küçük adam , merdivenlerden ilk önce kim çıkacak? sayıyorum.  Üç diyince başlıyoruz ” bir anda yukarı doğru koşarlardı basamaklardan. Neyse ki zamanın uhrevi boyutundan silkelenip aniden merdivenleri çıkmaya başladı. 

Zülüş’ün odasının kapısını çaldı. Küçükken de hep böyle yapardı. İçerden ses seda gelmeyince kapı kolunu yavaşça kıvırdı. İçeri girdi  ve durdu . Bekledi bi müddet.  Sonra sanki karışısındaymış gibi sorularını yöneltip anlatmaya başladı ona onsuzlugu . ” nerdesin ? Beni bırakıp neden gittin? Beni kendine bu kadar bağlayıp tüm sırtımı sana yasladığımda neden beni tenha sokak aralarında,adres bilmediğim yerlerde bırakıp kayboldun ? Ben her gece, şimdi Zülüş gelecek diye uyumadım . Gözlerimi kırpmadan sabahın o en erken vakitleri, ev ahalisinin daha ayaklanmadığı zamanlar, sen geleceksin diye gözümü bile kırpmadan pencere kenarında defalarca bekledim. Neden beni bu kalabalık insan yığınının arasında bırakıp gittin ? Neden beni senden başkalarına güvenmek zorunda bıraktın? ” diyerek bağırıp çağırdığını düşünüyordu. Bir yandan titriyordu bir yandan da soğuk soğuk terliyordu, ameliyat masasında, babaannesini kaybettiği yaşı  bile çoktan geçmiş  adam.
Doktorlar son müdahale  için kalp masajına başlamışken. Ameliyathanenin kapısında sevdikleri , dostları hatta torunları bile onu beklerken . O ömrü boyunca beklediğini şimdi geçmişe dönüp aynı yerde küçük ve savunmasız bir çocuk olarak bekliyordu.

Bir anda konakta hızla koşan ayak seslerini duydu. Kafasında sürekli kurduğu ve özlemle beklediği babaannesi koşar adımlarla odasına girdi. Ve dilinden şu kelimeler döküldü .  ” gel buraya bitanem gel. Benim küçük babam . Kollarını kocaman açtı, yaşı babaannesinin yaşını bile geçmiş olan adam. Ve bir daha asla bırakmamacasına sarıldı . 

Ve o uzun tiz ses şimdi ameliyathane odasını bir an soğuklaştırdı. Doktor buruk bir sesle yanındaki hemşireye ölüm saatini söyledi . 

Küçük çocuk -yaşlı adam-geride kendisini sevenleri bir süreliğine bırakıp.  Ebediyete.  En sevdiğinin yanına göçüp gitti .

Bir Cevap Yazın