Buradayım

Aynanın arkasında kendisiyle konuşan, bir yansımadan başkası değildi. Kim olduğunu sorsalar ağzını kıpırdatmak için başkasını beklemek zorundaydı. Karşısında konuşan kim olursa olsun, ağzından çıkan her cümleyi desteklemek zorundaydı. Bundan da ölesiye nefret ediyordu. Sadece gitmeyi düşünüyordu uzun zamandır. Sanırım doğduğu günden beri… Ne zaman çerçevesinden çıkacak olsa biri lambayı açıyor yada odanın kara perdeleri çekilip, güneşin içeri dolmasına izin veriyordu. Her konuşmasında sesini kimsenin duymadığı geçiyordu muhakkak. 

Saatin kaç olduğu önemli değildi şu an, merak ettiği çok şey vardı. Merdivensiz bırakılan kör kuyular, bir kediden beklenen gülümseme ve gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar haberdardı O’ndan. Bu kısır döngü günden güne kasırgaya dönüyordu. Bir saatin tik-tak edişini duyuyor gibiydi, bazen günde bir kez, bazen hiç susmayacak gibi kemiriyordu beynini. Aynanın karşısına biri lazım, kimbilir kaç gün oldu bir insanın yüzü olmayalı! Buradan  bir şekilde çıkmalı,  yahut buradan bir şekilde çıkmalı. 

Kimsenin gelmediği vakitler, odanın içi toprak gibi karanlıkken, perdeyi açacak bir kol, kendini hayata çekecek bir el yokken düşünmeli ‘bu çerçeveden çıkınca ne yapacağım?’ En doğru kararı verebilmek için olsa gerek karanlık. Güneş sırf bunun için her gün yeniden doğuyor, her akşam sırtımızı dönüp yattığımız karanlık, evet, bu yüzden.

Günü geldi, karanlığa veda edecek ve güneşte yok olmayı da göze alarak ardı sırlı aynayı da kırıp çerçeveden uzaklara gidecekti. Öyle olmadı. Ayna kırıldı. Güneş o sırada pencereden içeri giriyordu yavaş yavaş. Şimdi kırdığı aynadan, çıktığı çerçeveden, geri dönmesi mümkün olmadığı karanlıktan yokluğa uçmanın zamanıydı. Aklında hayalinde yaşamak vardı. Hazır olmadığı bu vedayı aynanın parçaları ruhunu delik deşik ederken mırıldandı. Artık karanlık yoktu. Sadece huzur…

Bir Cevap Yazın