Dönemeç

Uzaklarında olduğumuz hayat, bu kez sesini duyurmak için yılların ne kadar hızlı geçmekte olduğunu hatırlattı. Zaten ne olacaktı ki… Biz ne olacağını sanmıştık! Her gün bir önceki gün kurduğum hayalin bıraktığı boşluğu yenisiyle doldurmaya çalışıyorum. Uzaklarında olduğum hayallerim ve günlerin bir çığlık gibi geçişi artık kulaklarımı tırmalamaktan başka bir şeye yaramıyor. Günler geçiyor ve benim başım gürültü kaldıracak kadar genç değil artık.

Su başında oturuyorum. Orada öyle sabit duruyorum sanki ayaklarımdan yere vidalamışlar, ellerimi göğsüme bağlamışlar ve gökyüzünü siyaha boyamışlar. Zihnimde canlandırdığım dünya hiç böyle olmadı ama hep böyle yaşadım; su başında mutsuz, suyun bir gün neşeyle akacağı ümidiyle.

Herkesin yaşamaya uğraştığı kısacık hayatları vardı. Geniş zamanlarda kurulan içi boş ‘seni özledik’ler, her evde bir telefon ahizesinden diğerine sırf sessizliği bozsun diye söyleniyor. Diğer uçtan çığlık kopuyor, kulaklar o çığlığa daima kapalı. Evren o çığlıkları yutar, yerine sessizliği, denizin hışırtısını ve kuşların cıvıltılarını bırakır. Herkesin yaşamak istediği kocaman rengarenk dünyasıydı, denizin hışırtısı ve kuşlarını sesleriyle bir güne uyanmak. Kocaman binaların üst katlarından yerin dibi görünmüyordu ama orada yaşıyorduk biz.

Herkesi izleyip kimseyi göremiyorum. Şimdi rüzgar esiyor mesela. Bulutlara tırmanmak hevesiyle çıktığımız binaların tepesinde, göğsümü neşter gibi yarıp dışarı çıkmak isteyen kelimelere teselli bekliyorum rüzgardan. Ayak bileğimde bir ip, ipin ucunda taş, taş yabancı birinin kolları arasında sımsıkı sarılı. Bu binalardan usanmakla dolu hayatım yerine dönmek istiyor, taşıdığı ağırlık sanki vazifesi gibi bırakmamakta ısrarcı kollar; beni de bırakın artık…

Bir Cevap Yazın