Tevfik Fikret Hayatı

Yarattığı konu zenginliği ile Türk şiirinin ufkunu açan, boyutlarını genişleten ve yeni bir şekil ve söyleyiş kurgusu oluşturmaya özen gösteren çabalarıyla kendinden sonra gelen kuşaklara, Cumhuriyet kuşağına ise fikri yönden büyük ölçüde örneklik etmiş sanatçıyı doğum günün içindeki haftada anıyoruz: Tevfik Fikret


Asıl adı Mehmet Tevfik olan Fikret, 26 Aralık 1867’de İstanbul Kadırga’da dünyaya gelmiştir. 11 yaşında Galatasaray Sultanisine girer. Çocuk yaşlarında Hac’a giden annesi Refia Hanımı, dayısını kolera hastalığından ötürü kaybeder. Ablası ise Hac’dan geri gelmiş ancak o da ağır bir hasta şeklinde dönmüştür. Talihsizlik Tevfik Fikret’in peşini bırakmaz, iftiraya uğramış babası sürgüne gönderilir ve 1905’te babası hayatını kaybeder.

1888’de yıllar sonra müdürü olacağı Galatasaray’ı birincilikle bitirir Tevfik, ardından Hariciye Nezareti İstişare Kalemi’nde işe başlar. Ancak burası ona uygun değildir ve kısa zaman sonra buradan ayrılır.

Galatasaray Sultanisi’nin ilk yıllarında bile özünden gelen şairlik kendini göstermiştir. İlk aşk şiiri Ahmet Mithat Efendi’nin Tercüman-ı Hakikat Gazetesi’nde çıkmış, bu şiir daha sonra Müntehabat-ı Tercüman-ı Hakikat’in 533. sayfasında “Mekteb-i Sultani dördüncü sınıf talebesinden Tevfik Beyefendi’nindir” takdimiyle yeniden yayımlanmıştır. Şiir Nazmi mahlasıyla yayımlanmıştır.

1891’de “Mirsad” dergisinin açtığı şiir yarışmasında birincilik kazanınca edebiyat çevrelerinde adını duyurdu. 1892’de Mekteb-i Sultani’ye Türkçe öğretmeni olarak atandı. 1894’te “Malumat” dergisini çıkaranlar arasında yer aldı. 1895’te hükümetin memur maaşlarında kesinti yapmasını protesto için görevinden ayrıldı.

Tevfik 20 yaşındayken dayısının kızı Nazime ile evlenir. Fikret’in Nazime Hanım’la evlenene kadar başka bir aşk hikayesine adı karışmamış. Fikret’in önemli yönlerinden biri güçlü aile bağlarıdır. Bu yıllarda Galatasaray’a öğretmen olarak girer. Bir süre sonra Recaizade Ekrem, Tevfik’i Ahmet İhsan’la tanıştırır ve Servet-i Fünun’da yazmasını önerir. Bu öneri kabul edilir ve Tevfik derginin yazı işlerinden sorumlu olur. Dergiye Ali Ekrem, Cenab Şahabettin, Halit Ziya, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit gibi isimler katılır. İlk şiirinden sonra artık Tevfik Fikret ismini kullanmaya başlar. Dergide çalışmaya başladıktan altı ay sonra Tevfik’in oğlu Haluk dünyaya gelir. Yıl 1895’tir.

Türkçe öğretmeni olarak Robert Kolej’inde çalıştığı sıralarda aydınlar üzerinde süren yoğun baskılar nedeniyle birkaç kez gözaltına alındı. Servet-i Fünun Dergisi’nin yazı işleri müdürlüğü’ne getirildi. Dergi onun döneminde Edebiyat-ı Cedide’nin yayın organı kimliği kazandı. II. Abdülhamit’in baskıcı tutumu sürekli bir rahatsızlık kaynağı olur. Bu yıllarda Fikret, ilk tutuklanma olayını yaşar ve bir gün sonra serbest bırakılır. Bir süre sonra da dergideki görevinden ayrıldı.

Rumelihisarı’nda planlarını kendi çizdiği bir ev yaptırmaya başlar. Üç katlı ahşap yapının inşaatı 1905’te tamamlanır. Toplumla arasına bir mesafe koyabileceği, mesleğine devam edebileceği, ülkenin gidişatını uzaktan izleyip eser üretebileceği Robert Koleji’nin hemen yanında bir ev yaptırarak “Aşiyan(yuva)” adını verdi.

Eşi ve oğlu Halûk’la birlikte buraya yerleşti. 1908’de 2’nci Meşrutiyet’in ateşli savunucularından biri oldu. Hüseyin Kazım Kadri ve Hüseyin Cahit Yalçın’la birlikte “Tanin” gazetesini kurdu. Gazete İttihat ve Terakki’nin yayın organı haline getirilmek istenince karşı çıktı ve Tanin’den ayrıldı.

Tevfik Fikret, Türkiye’nin yalnız edebi hayatında yenilik yapan bir edip değil, aynı zamanda fikir ve felsefede de, Osmanlılık ideolojisinin çok üstünde düşünüş tarzına sahip bir şairdir. Şiirde biçimde ve anlamda değişim istemesi, serbest müstezatın öncüsü olması, Sis, Tarih-i Kadim, Rubab-ı Şikeste, Han-ı Yağma, Promote gibi 100 yıl sonra bile önemli olan, geçerliliği giderek artan, hem güncel hem klasik olarak okunabilecek şiirlerin sahibi.

Başlangıçta Muallim Naci ile Recaizade Mahmut Ekrem şiirleri arasında uzunca bir arayış dönemi geçirdi. Daha sonra Fransız şiiriyle tanıştı. Özellikle François Coppe’den etkilenerek kendi şiirini yaratmaya koyuldu. Aşırı titiz tutumu, en küçük ayrıntılar üzerinde dikkatle durmasıyla kendine özgü bir üslup yarattı, döneminin tüm edebiyat ve şiiri üzerinde etkili oldu. Biçimsel kaygıları göz ardı etmedi, sürekli yenilik aradı. 1900’de yayınlanan “Rübab-ı Şikeste”de toplumsal sorunlara ağırlık veren şiirlerin yanı sıra, günlük konuşma diline yakın dille yazılmış şiirlerde vardı. Betimlemelerindeki ayrıntılı ustalığının ressamlığına bağlanır. Doğa şiirlerindeki doğayla uyumluluk da dikkat çeker.

Oğlu Halûk’un şiirlerinde büyük etkisi oldu. 1911’de yayınlanan ikinci şiir kitabı “Halûk’un Defteri”ndeki şiirler, en umutlu ve iyimser şiirleridir. Bu şiirlerde oğluna ve Osmanlı gençliğine çalışkanlık, yurt sevgisi, hak ve hukuktan yana olma gibi erdemleri öğütledi.

Çok yönlü bir sanatçı olan Fikret’in mimar ve ressam yanı daha az bilinir. Müzesinde resimleri sergilenmektedir. Şermin kitabıyla çocuklara unutulmaz şiirler armağan etmesi de elbette onu öncü bir şair kılar. Şermin Türk Edebiyatı’nda ilk eğitsel çocuk kitabıdır. Onu bu kitabı yazmaya iten iki neden vardır: Birincisi, Tevfik Fikret’in kız kardeşinin çok genç yaşta ölen kızı olan yeğeni Şermin’e duyduğu büyük sevgi, ikincisi de önemli bir eğitimci olan Sâtı Bey’in Şişli’de açtığı okul ve çocuk yuvası.

1911’de basılan “Rübabın Cevabı”ndaki şiirlerde halkın acılarını, zorbalıkları, baskı ve haksızlıkları anlattı. Bu kitapta yer alan “Tarih-i Kadim’e Zeyl” başlıklı şiirde, kendisini eleştiren Mehmet Akif Ersoy’a yanıt verdi din ve doğa konusundaki görüşlerini açıkladı. Kendisinin doğanın bir izleyicisi olduğunu söyledi. 1914’te yayınlanan “Şermin”de yalın bir dille yazılmış, kısa dizelerden kurulu, dolaysız bir anlatımın egemen olduğu şiirler yer alır. 30’lu yaşlarından sonra çevresindeki olumsuzluklardan oldukça etkilendi. Dünya görüşü, çağının koşullarını aştı. Özgürlük ve eşitliğe inandı. Sınıfsal çıkarlara dayalı yönetim biçimini eleştirdi, belli egemen sınıfların yönettiği devlete ve bu devletin koyduğu yasalara karşı çıktı. Özel yaşamında da katı bir ahlak anlayışı sürdürdü. İnsana büyük değer verdi. Ona göre tüm soruların üstesinden gelecek, mutlu yarınları hazırlayacak olan insandır. İnsanın üstünlüğünü sağlayan ise duyarlılığı ve sezgi gücünden çok düşünme gücü ve aklıdır.

İthaf (Şermin)
Yuvanın minimini yavrusuna:
Yuva şefkat yuvasıdır,
Annelerdir onu yapan;
Fakat, yavrum, senin yuvan
Bir marifet yuvasıdır,
Bunu ancak irfan yapar,
Bunun ayrı değeri var.

Sen yuvanı, orada sen
Kardeşlerinle koşarak,
Ötüşerek, oynaşarak
Öğrenirsin öğrenmeden
Nedir zahmet, nedir keder,
Faydalı birçok şeyler

Atatürk’ün, inkılapçı fikirleri dolayısıyla, ona karşı özel bir ilgi duyduğunu biliyoruz. Atatürk öğrencilik yıllarında Tevfik Fikret’i okur ve ondan genç yaşlarındayken büyük ölçüde etkilenir. Mustafa Kemal “Ben inkılâp ruhunu ondan aldım”, “Tevfik Fikret’i tanıyanlar, benim ne yapmak istediğimi kavrayacak kimselerdir” sözleriyle ilham aldığı kişilerin başında Fikret’in geldiğini vurgulamıştır.

Ünlü Türk şairi Tevfik Fikret’in, Haluk’un Defteri adlı eserindeki şiirlere ilham kaynağı olan, 1913 yılında Amerika’ya yerleşip sonradan rahip olan oğlu Haluk, 1965 yılı Haziranı’nda Florida eyaletinin Orlando şehrinde ölür. Michigan Üniversitesi’nden 1916 yılında Makine Mühendisi olarak mezun olan ve birkaç yıl çeşitli okullarda bu ihtisas dalında ders veren Haluk, daha sonra Orlando’daki Park Lake Presbyterian Kilisesi rahibi olmuştur.

Haluk’un Bayramı

Baban diyor ki: “Sevinmek çocukların, yalnız
Çocukların payıdır! Ey güzel çocuk, dinle;
Fakat sevincinle
Neler düşündürüyorsun, bilir misin?.. Babasız,
Umutsuz, ne kadar yavrucakların şimdi
Matem çığlığına benzer bayram şarkısı!
Çıkar o süsleri artık, sevindiğin yetişir;
Çıkar, biraz da şu öksüz giyinsin, eğlensin;
Biraz güzellensin.
Şu yoksulluktan sararmış yüz… Evet sevinmektir
Çocukların payı; ama senin sevincinle
Sevinmiyor şu yetim, ağlıyor… Hâluk, dinle!
(Refik Durbaş’ın sadeleştirmesiyle)

Orhan Karaveli’nin Tevfik Fikret ve Haluk Gerçeği kitabından bir alıntı: “Şiirlerinde açıkça görüldüğü gibi babam benden çok şeyler beklemiş, benim Türk Gençliği’ne örnek olmamı istemişti. Onun oğlu idim, babamı çok seviyordum ama yaratıcı, sanatçı bir insan değildim. Ne şiir yazmaya yeteneğim vardı ne de resim yapabiliyordum. Sonuçta, yurdunu seven sıradan bir insandım. Üstün nitelikli bir sanatçının sıradan bir oğlu idim! Bu gerçeği kabullenmenin babamı ne kadar sarstığım düşünebiliyorum. Bir de, İskoçya dönüşü İstanbul’da fazla durmadan bu kez Amerika’ya gitmem ve orada kalmam. Ölümünde bile yanında bulunamamam. Anglosakson ağırlıklı öğrenim görmemi istemişti ama oğlunu, tek çocuğunu bir daha görememek, özellikle son ve sağlığının bozuldu­ğu yıllarda onu büsbütün yıpratmış ve hayattan soğutmuş olmalıydı. Keşke, ölümünden önce yanında bulunabilseydim ve onu son bir kez görebilseydim…”

Tevfik Fikret, 19 Ağustos 1915’te henüz 48 yaşında şeker hastalığına yenik düşer. Vasiyeti gereği evinin bahçesine gömülür. Müzeye dönüştürülen evinin en önemli eserlerden bir tanesi Tevfik Fikret’in yüz maskıdır. Ölüm maskı geleneğinin Türkiye’deki ilk örneği olan çalışma Mihri Müşfik tarafından Fikret’in ölümünden hemen sonra şairin yüzünden alınmıştır. Kolundan olduğu ameliyattan sonra hayata gözünü yumar şair. Daha sonra Eyüp’teki aile mezarlığına defnedildi.

Bir Cevap Yazın